Cemal Reşit Rey Konser Salonu programında Jan Garbarek Group, Lura, İngiliz Oda Orkestrası ve Kremerata Baltica & Gidon Kremer konserlerine gidilecek.
Kings of Convenience 12 - 13 Nisan’da Babylon’da, müzikleriyle huzur bulunacak.
Salon'da Nisan ayında Nigel Kennedy Quintet ve Suzanne Vega var, şimdiden kumbara doldurulacak. :)
İstanbul Müzik Festivali Haziran'da, program belli ama çok üzüyor bilet fiyatlarıyla yine beni. En istenilen bir iki konsere gidilip, ense izlenilecek. İstanbul Caz Festivali programı da Mayıs başında belli olur, beller sıkılmalı, konserlerle ruhu doyurmalı.
Bu arada Bach Before After konserleri var ki, özellikle 28 Şubat tarihinde Sirkeci Garı'nda olan konsere koşulmalı. (Benim sanırım nefesim yetmeyecek, gidenler bana anlatsın.)
Hülasa, can çeken buraya yazılmamış konserler çokmuş, şimdilik liste buymuş. (Of daha bunun yaz konserleri de var!)
13 Şubat 2012 Pazartesi
12 Şubat 2012 Pazar
Tumbalalaika
Müzik, yaraları sarmalar derim ya hep, herhalde şu hayatta değişmez düşüncelerimin en başında gelir. Kendimde gözlemlediğim dermanı müzikte bulma hikayesi, çok eskilere dayanır; hani annenin eline yapışıp çocuk yaşında müzikallere gitme zamanlarına. Batı Yakasının Hikayesi'nden ya da Aristophanes'in Kuşlar'ından kendime pay çıkarmakta zorlandığım, müziklerinde büyülenmiş bir biçimde seyirciler arasında mıh gibi oturduğum çocuk yaşlarıma...
Hayat, öyle oyunlar oynuyor ve akabinde oynatıyor ki insana; umutlu bir bakış açınız varsa bu gelecekte sizin için harika bir yol, zıttı karanlık bir bakış açınız varsa ise diplerde bir mağaradan farksız oluyor, tecrübeyle sabittir dememe burada gerek yok sanırım. :) Neyse, biz müziğe gelelim devamında hatta filme, filmi izleyenler yukarıda neden bu kadar laga luga yaptığımı daha iyi anlayacaklardır ki, izlemeyenlerin de listesinde yer etsin filmimiz.
Prendimi l'anima İngilizce meali The Soul Keeper aslında 2002 yapımı, ben de sanırım geçen yıl izlemiştim. Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung tarafından tedavi edilmeye çalışılmış -edilmiş- sonrasında da psikanaliz alanında çalışmış Sabina Spielrein adlı kadının hayatını anlatan filmin çekilme hikayesi de hayli ilginç. Yakın zamanlarda Cenova yakınlarında bir evde bir dolu mektup bulunur, Freud ve Jung dışında Spielrein'e ait mektuplar vardır. (Tabii devir mektup devri, bilimadamları da öğretilerini ve fikirlerini mektuplarla birbiriyle paylaşıyor.)
Bu yetenekli kadının hayatı hakkında film ne kadar bize taraflı - tarafsız bilgi verir bilinmez ama. Tarih, cinsiyetler arası eşitsizlik, psikanaliz çalışmaları, savaşlar, sonuçlar ve nedenler, umut - umutsuzluk ikilemleri, Stalin, Lenin, Mayakovski, çocuklar, faşizm, Hitler, sanat, aşk ve müzik filmden ilk aklıma gelen kelimeler. Varın unuttuklarımı siz düşünün... İzlemeyenler için özen gösterdiğimden filmden bu kadar anekdot yeter diye düşünüyorum, muhteşem bir film değil elbet ama bu kadar araştırma sonucu çıkan detaylar izlenmeye değer.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim, David Cronenberg'in A dangerous method filminde de aynı isimler kahramanlarımızdır: Jung, Freud ve Spielrein. Zamansızlıktan izleyemediğim filmler listemin en başlarında yer alan Cronenberg'in bu filmini izledikten sonra, buradan bir karşılaştırma yapacağıma eminim.
Bir belgesel film daha var ki, Prendimi l'anima' yı izledikten sonra aramış ama bulamamıştım: Ich hiess Sabina Spielrein Bu yazıyı okuyanlara sesleniyorum, bir yerlerde bulursanız bana haber edin yeter. Dilerseniz, Sabina Spielrein'in hayatı hakkında buradan detayları öğrenebilirsiniz.
Filmin müziklerine gelecek olursam; ilk akla gelen pek tabii Tumbalalaika olur. Aslında ilk önce isminden giriş yapmak lazım. Balalaika, şurada görebileceğiniz gibi 3 telli geleneksel bir Rus çalgısı. Tum+balalaika da "çal balalaikayı", "ses ver balalaikandan" gibi bir hale geliyor. Şarkının kökenine baktığımızda, eski bir Rus Yahudi şarkısı, biraz Jewish - Klezmer müziğine de aşinaysanız zaten bu sizi şaşırtmıyor. Naif bir şarkı, sözleri de pek tatlı, işte filmdeki iki sahneyle Tumbalalaika ve filmdeki Spielrein'ın Jung'a gönderdiği mektuplardan buraya düşenler altta sizleri bekliyor.
Hamiş, muhteşem film Das leben der anderen'de dediği gibi: "Umut, en son terk eder."miş...
Birkaç gece önce, rüyamda uçsuz bucaksız bir ovada dörtnala koşan bir at olduğumu gördüm. İşte benim hayatım da bu galiba. Uçsuz bucaksız bir ova. Geç oluyor, gözlerimi açık tutamıyorum. En iyi dileklerimle.
Ruhunun bekçisi.
Hayat, öyle oyunlar oynuyor ve akabinde oynatıyor ki insana; umutlu bir bakış açınız varsa bu gelecekte sizin için harika bir yol, zıttı karanlık bir bakış açınız varsa ise diplerde bir mağaradan farksız oluyor, tecrübeyle sabittir dememe burada gerek yok sanırım. :) Neyse, biz müziğe gelelim devamında hatta filme, filmi izleyenler yukarıda neden bu kadar laga luga yaptığımı daha iyi anlayacaklardır ki, izlemeyenlerin de listesinde yer etsin filmimiz.
Prendimi l'anima İngilizce meali The Soul Keeper aslında 2002 yapımı, ben de sanırım geçen yıl izlemiştim. Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung tarafından tedavi edilmeye çalışılmış -edilmiş- sonrasında da psikanaliz alanında çalışmış Sabina Spielrein adlı kadının hayatını anlatan filmin çekilme hikayesi de hayli ilginç. Yakın zamanlarda Cenova yakınlarında bir evde bir dolu mektup bulunur, Freud ve Jung dışında Spielrein'e ait mektuplar vardır. (Tabii devir mektup devri, bilimadamları da öğretilerini ve fikirlerini mektuplarla birbiriyle paylaşıyor.)
Bu yetenekli kadının hayatı hakkında film ne kadar bize taraflı - tarafsız bilgi verir bilinmez ama. Tarih, cinsiyetler arası eşitsizlik, psikanaliz çalışmaları, savaşlar, sonuçlar ve nedenler, umut - umutsuzluk ikilemleri, Stalin, Lenin, Mayakovski, çocuklar, faşizm, Hitler, sanat, aşk ve müzik filmden ilk aklıma gelen kelimeler. Varın unuttuklarımı siz düşünün... İzlemeyenler için özen gösterdiğimden filmden bu kadar anekdot yeter diye düşünüyorum, muhteşem bir film değil elbet ama bu kadar araştırma sonucu çıkan detaylar izlenmeye değer.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim, David Cronenberg'in A dangerous method filminde de aynı isimler kahramanlarımızdır: Jung, Freud ve Spielrein. Zamansızlıktan izleyemediğim filmler listemin en başlarında yer alan Cronenberg'in bu filmini izledikten sonra, buradan bir karşılaştırma yapacağıma eminim.
Bir belgesel film daha var ki, Prendimi l'anima' yı izledikten sonra aramış ama bulamamıştım: Ich hiess Sabina Spielrein Bu yazıyı okuyanlara sesleniyorum, bir yerlerde bulursanız bana haber edin yeter. Dilerseniz, Sabina Spielrein'in hayatı hakkında buradan detayları öğrenebilirsiniz.
Filmin müziklerine gelecek olursam; ilk akla gelen pek tabii Tumbalalaika olur. Aslında ilk önce isminden giriş yapmak lazım. Balalaika, şurada görebileceğiniz gibi 3 telli geleneksel bir Rus çalgısı. Tum+balalaika da "çal balalaikayı", "ses ver balalaikandan" gibi bir hale geliyor. Şarkının kökenine baktığımızda, eski bir Rus Yahudi şarkısı, biraz Jewish - Klezmer müziğine de aşinaysanız zaten bu sizi şaşırtmıyor. Naif bir şarkı, sözleri de pek tatlı, işte filmdeki iki sahneyle Tumbalalaika ve filmdeki Spielrein'ın Jung'a gönderdiği mektuplardan buraya düşenler altta sizleri bekliyor.
Hamiş, muhteşem film Das leben der anderen'de dediği gibi: "Umut, en son terk eder."miş...
Koruyucu melek...
Ruh Bekçisi
Ruh Bekçisi
Annemle babam, Rusya'ya dönüp
beni burada bıraktılar.
korku içinde.
Yalnız kalmak istemiyorum.
Yemeyi kesmeliyim.
Böylece, geri döndüklerinde,
tek bulacakları şey, elbiselerim olur.
bir de ayakkabılarım.
Yüzlerini görmek için burada
olamayacağım için üzgünüm!
Anneme, Tumbalalaika'nın notalarını
bırakıyorum, en sevdiğim şarkı.
Babama hiçbir şey bırakmıyorum.
beni burada bıraktılar.
korku içinde.
Yalnız kalmak istemiyorum.
Yemeyi kesmeliyim.
Böylece, geri döndüklerinde,
tek bulacakları şey, elbiselerim olur.
bir de ayakkabılarım.
Yüzlerini görmek için burada
olamayacağım için üzgünüm!
Anneme, Tumbalalaika'nın notalarını
bırakıyorum, en sevdiğim şarkı.
Babama hiçbir şey bırakmıyorum.
Sevgili dostum,
Rusya'dan ayrıldığımda, bir Çar vardı. Bir Devrim bulmak için geri döndüm. Lenin, bu kara cahil ülkeyi, çağdaş bir demokrasiye dönüştürmek için, işini yarıda kesmek zorunda kalacak! Ama herkes kollarını sıvamaya hazır görünüyor. Ben de üzerime düşeni yapmaya çalışacağım. Sanırım ilk kez bir psikanalist, bir anaokulunun başına getiriliyor. İspatlamaya çalıştığım şey şu ki, eğer bir çocuğa en başından özgürlüğü öğretirsen , gerçekten de özgür olmak için büyür. Fazlasını istemek bu, biliyorum, kolay da olmayacak. Ama tutkuyla istiyorum bunu.
Birkaç gece önce, rüyamda uçsuz bucaksız bir ovada dörtnala koşan bir at olduğumu gördüm. İşte benim hayatım da bu galiba. Uçsuz bucaksız bir ova. Geç oluyor, gözlerimi açık tutamıyorum. En iyi dileklerimle.
Ruhunun bekçisi.
Güneşimden Kaç
Anne Köpek Sera'yı hatırlarsınız belki, mahallemize acılar içinde düşmüş; hamile, ürkek ve hasta bir köpekti. Sağlığı el verdiğince, mutlu günler yaşadı. En son mahallemizin son kalan eski konaklarından birinde yaşayan komşumuz bakıyordu. Hayat işte...
Sera'nın çocuklarından bazıları öldü, bazıları sahiplendirildi ve bu iki çılgın da, arka komşum oldu. Yemekleri, suları sağlanıyor, oyunlarına meze olunuyor. Geçenlerde bir gece beni taksiden inerken yakaladılar, "Sen, bu saatte nereden böyle, bakalım." edasıyla yokuştan koşturmaları vardı ki, görmeniz lazım. Sokaklar sessiz ve insansız olunca, haliyle daha bir neşeliler, beni de neşelerine çamurlu patileriyle ortak ettiler. Tamam, Jack Wolfskin logosunu pek severim de, tüm palto hatta yanağımda da olunca nasıl oynadığımızı anlamadım. :) Nasıl oldu, ne ara o kadar zıpladılar farkında değilim, neşeli düdükler...
Balkona çıktım da; şimdi kendileri horul horul uykudalar, D vitaminleri alıyor aman rahatsız etmeyelim...
Sera'nın çocuklarından bazıları öldü, bazıları sahiplendirildi ve bu iki çılgın da, arka komşum oldu. Yemekleri, suları sağlanıyor, oyunlarına meze olunuyor. Geçenlerde bir gece beni taksiden inerken yakaladılar, "Sen, bu saatte nereden böyle, bakalım." edasıyla yokuştan koşturmaları vardı ki, görmeniz lazım. Sokaklar sessiz ve insansız olunca, haliyle daha bir neşeliler, beni de neşelerine çamurlu patileriyle ortak ettiler. Tamam, Jack Wolfskin logosunu pek severim de, tüm palto hatta yanağımda da olunca nasıl oynadığımızı anlamadım. :) Nasıl oldu, ne ara o kadar zıpladılar farkında değilim, neşeli düdükler...
Balkona çıktım da; şimdi kendileri horul horul uykudalar, D vitaminleri alıyor aman rahatsız etmeyelim...
9 Şubat 2012 Perşembe
Nyfes
Yatmadan önce hüzünlü bir şeyler dinlemek hiç adetim değildir aslında. Ama bu aralar, yalnız kalabildiğim sayılı zamanlarda, pek bir yokluyor hüzün. Sessiz gemi yolcularım, şu dünyada yanında güvenli ve değerli hissettigim iki güzel adam; dayıcım babacım Aydın Erel ve sevgilim - dostum Ali, yıldız gibi parlıyorlar göğümde. Nyfes (Brides) filminin ruhu sızlatan müziğiyle...
8 Şubat 2012 Çarşamba
Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...
![]() |
| Suluboya, 34 x 24 |
Sokaktaki insanlar, kıyılar, iskeleler, balıkçılar, tekneler, evler... Karda, yağmurda, gün batımında, sabahın köründe… İstanbul'un en güzel hallerini suluboya resimleriyle belgeleyen bir ressam Ömer Muz. Bu blogda mutlaka resimlerine yer vermeliydim. Acıbadem'deki atölyesinde buluştuk:
İstanbullu musunuz Ömer Bey?
İstanbullu musunuz Ömer Bey?
Evet Acıbadem. Kendimi bildim bileli bu semtte yaşıyorum.
Benim İstanbul’um ne yazıkki artık yok. Kentsel dönüşüm projeleriyle İstanbul bize giderek daha çok yabancılaşacak. Çocuklarımızın yaşayacağı İstanbul ile bizim yaşadığımız İstanbul arasında çok büyük farklılıklar olacak. Benim bahsettiğim İstanbul, Sait Faik, Salah Birsel, Orhan Veli İstanbul’udur. Orhan Pamuk’un romanlarında yaşattığı İstanbul’dur…
İstanbul’a dair hayal projeniz?
Benim bütün sergilerim İstanbul’la ilgiliydi. İstanbul aşığı ressam olarak anılırım. Bu da bana büyük bir mutluluk veriyor.
Suluboya çalışıyorsunuz. Zoru seçmişsiniz.
Evet. Çoğunlukla suluboya çalışıyorum. Suluboyada zor olanı yapabilmek keyif veriyor. Herkesin yaptığını yapmayı sevmeyen bir karakterim var. Sanatta ve kişilikte sıradanlığı sevmem. Bu da beni özel yapıyor. Yapılmayanı yapmak anlamlı geliyor.
Eğitiminiz?
Alaylıyım. Akademik eğitim görmedim.
Ustanız?
Ustam yok. Kendi kendimin ustasıyım.
Resim yapmaya nasıl başladınız?
Tam olarak tarihini veremem. Resim yapma duygusu çocukluk dönemimden başlayarak olgunluk dönemimde de devam eden bir tekamül süreci. Hiç tamamlanmayan bir süreç. Sanatta durmak yoktur. Kendini sürekli aşmak ve yenilemektir sanat.
Peyzaj’larınızı yerinde mi, fotoğraftan mı çalışıyorsunuz?
Peyzaj’larınızı yerinde mi, fotoğraftan mı çalışıyorsunuz?
Sketch defterime eskiz ve karalamalar alırım. Fotoğraftan da çalıştığım oluyor. Önce fotoğraflayıp sonra suluboya çalışıyorum.
Nasıl çalışmayı seviyorsunuz?
Müziksiz çalışmam. Bach, Vivaldi, Mozart… Klasik müzik dinleyerek çalışırım. Zaman zaman da özüme dönüp kendi müziklerimizi dinlediğim oluyor.
Belgesel çalışıyorsunuz.
Evet resimlerimdeki bu tadı seviyorum. Zaman zaman ironik mesajlar vermeyi de seviyorum. Geçmiş-gelecek arasındaki doku değişikliklerini resimlerime yansıtmak istiyorum. Benim İstanbul’um çocukluk dönemimin, anılarımın İstanbul’u. 50’ler, 60’lar… 80’lerdeki korkunç değişime kadarki bölüm yani…
Sanat ve Toplum dediğimde ne söylemek istersiniz?
Sanatı var edebilmek için insanın kendi toplumsal gerçekliğini bilmesi, kültüründen, özünden beslenmesi gerektiğine inanıyorum. Kendi köklerimizden beslenmeliyiz. Kültürü, mekanı, tarihi ile sanatçı kendi çağının tanığı olmalıdır. Türk toplumuna baktığınız zaman kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına renkli bir mozaik görürüz. Folklorik ve coğrafik lezzetlerle karşılaşırız. Ulusal, uluslar arası binlerce sanatçıyı besleyecek zengin malzeme var bu topraklarda.
Şanslıyız.
Şanslıyız.
Evet. Anadolu’nun zengin motifleri, günümüze kadar gelen o kadar çok malzemeyle karşı karşıyayız ki… Sanatçıyı yüzyıllardır besleyen ve besleyecek zengin bir arşivle yüzyüzesiniz.
Sanat eğitimini toplum için gerekli görüyor musunuz?
Çok küçük yaşlardan itibaren başlaması gereken bir eğitim, sanat eğitimi. Devletin sağlam bir kültür sanat politikası olmalı. Maalesef çok küçük istisnalar hariç, hiçbir hükümet döneminde ülke sathına yayılabilecek böyle bir çalışma yapılmadı.
Yapılsaydı ne değişirdi?
Yapılsaydı ne değişirdi?
Günlük yaşamın her alanına yansıyan davranış biçiminden tutun da tiyatrosu, sineması, mimarisi, plastik sanatlarına kadar çok şey değişirdi. Sokaklarımızın, bahçelerimizin, balkonlarımızın estetik bir duruşu yok. Rant avcılarına teslim edilmiş bir şehir oldu artık. Sanattan yoksun bırakılmış kesimler. Estetikten yoksun tavırlı insanlarımız… Batı medeniyetlerinde böyle değil. En basitinden sokaklarımıza bakalım. Kış gününde giyim kuşamda herkes koyu renkleri tercih etmiş. Siyahlar, kahverengi ve grilerle karanlık iç dünyalarına sahip gibiler. Ana babalarımızdan aldığımız eğitimde bile “kir göstermesin” anlayışı var.
İstanbul doğru sanat eğitimi almış bir insanla nasıl olurdu?
İstanbul doğru sanat eğitimi almış bir insanla nasıl olurdu?
İstanbul daha farklı olurdu. Tarihsel dokusunu, estetik dokusunu kaybetmezdi. Teknolojk değişime kurban edilmiş bir şehir şimdi İstanbul. Mimar ve Mühendisler Grubu’nun geçenlerde dediği gibi gökdelenler İstanbul’un bağrına saplanmış birer hançer gibi duruyor.
Sanattan, kültürden uzak yaşayan bir toplumun geleceğini çok aydınlık görmemiz mümkün değil. Son 10 yılda ciddi anlamda geriye gidiş var. Gelir kaynaklarının geniş olduğu dönemlerde koleksiyonerler daha çok resim alıyordu. Sergilerimden biliyorum. Eskiden daha çok sergi gezilirdi. Ekonomik parametrelerle çok ilgisi var gerçi… Aydınlanma süreci durdu. Geriye gidiş var. Sanat hareketlerinde bir tıkanma var. Medyada sanat programlarına ayrılan yer azaldı. Sanat haberlerine yer veren kanal sayısı az. Devlet televizyonlarında daha çok sanat programı var.
Bu bir çelişki değil mi?
Bu bir çelişki değil mi?
Devlet televizyonlarının asli görevlerinden biri bu. Yapmaları gerekiyor zaten.
![]() |
| Ömer Muz atölyesinde |
7 Şubat 2012 Salı
Gregory Alan Isakov
Mütevazı insanların yavaş yavaş dinozorların dünyasına göçtüğü, tevazunun kelime anlamından bihaber insanların gittikçe çoğaldığı günümüzde; samimi ve mütevazı müzikleri sevip pamuklara sarmalı diye düşünüyorum. Bundan dolayı da Gregory Alan Isakov ile tanışın istedim. Kendisi Güney Afrika, Johannesburg doğumlu, Philadelphia'da büyümüş. Son birkaç aydır onun müziğini dinliyorum diyebilirim.
Isakov'un 2003 yılından beri yaptığı albümlerinde, şu aralar kazı çalışmaları yapan bir arkeolog olarak; October, empty, sea, stones kelimelerini sevdiğimden midir nedir, tüm albümlerine pek ısındım, hatta uyku öncesi ninni yaptım diyebilirim. :) Tam da uykudan önce bu satırları yazarken, uzun süredir yazmak istediğim bu müzisyeni daha da vakit kaybetmeden kayıtlara almak istedim. Bakalım; derinliği, naifliği, duruluğu, samimiliği, sesli sessizliği ve besteleriyle size de kendisini sevdirecek mi?
This Empty Northern Hemisphere (2009)
That Sea, The Gambler (2007)
Songs for October (2005)
Rust Colored Stones (2003)
Gregory Alan Isakov websitesiyle de beni sevindirdi, tasarımı, içeriği pek yerinde, hem de şarkılarında olan ruhu da sitesine yansımış, bir bakın derim. Bakarken de liriklerine de ilgi gösterin, harika sözleri var kendisinin.
Bu Boş Kuzey Yarımküre'de gecenin ikisinde, sınıfların sınıf sınıf ötekileştirildiği ayrıştırıldığı bu boş yarımkürede; kendim gibi ikinci sınıf - öteki - insanlarla bu şarkıları paylaşmaktan onur duyarım. Nokta.
![]() |
This Empty Northern Hemisphere (2009)
That Sea, The Gambler (2007)
Songs for October (2005)
Rust Colored Stones (2003)
Gregory Alan Isakov websitesiyle de beni sevindirdi, tasarımı, içeriği pek yerinde, hem de şarkılarında olan ruhu da sitesine yansımış, bir bakın derim. Bakarken de liriklerine de ilgi gösterin, harika sözleri var kendisinin.
Bu Boş Kuzey Yarımküre'de gecenin ikisinde, sınıfların sınıf sınıf ötekileştirildiği ayrıştırıldığı bu boş yarımkürede; kendim gibi ikinci sınıf - öteki - insanlarla bu şarkıları paylaşmaktan onur duyarım. Nokta.
5 Şubat 2012 Pazar
Inge Löök'un Kadınları
Inge Löök'ün illüstrasyonlarını, bundan bir süre önce şans eseri arkadaşımın fotoğraflarınında görmüştüm. Bir yerlere kaydetmediğime mi yanayım, onun bu illüstrasyon sanatçısının ismini hatırlamadığına mı? Sonuç olarak uzun süredir kendisini arıyordum, Google'a çok danıştım, lakin sonuç elde var sıfır! Ne elimde bir illüstrasyon ne de sanatçısının ismi vardı.
Dostlarım bilir, bir şeyi bulmaya kafamı taktıysam sebat eder, sabırla izini sürerim, serde arkeolog olmanın izleri neyse ki hala var. :) Sabreden derviş hesabı, dün yine oturdum Google search başına text aramada neler yazdım anlatamam ve sabrın selameti: Rusya domainli bir sitede bir illüstrasyonuna rastladım. Sonrasında image search ve gelsin illüstrasyonlar...
Inge Löök, 61 yaşında Finlandiyalı bir sanatçı, bir diğer uğraşısı da bahçecilik, bu iki keyifli işi beraber yapıyor. İllüstrasyonları, Old Ladies ve Natural Life olarak iki farklı başlıkta incelenebilir. Benim burada sözünü etmek istediğim illüstrasyonları: Old Ladies serisi. Şimdilik (anladığım kadarıyla) 32 farklı Old Ladies çalışması var.
Ben anaerkil bir aileden gelen; nine, anneanne, anneanne kardeşi büyük teyze, anne arasında büyümüş biri olduğumdan Löök'un kadınları bana çok tanıdık geldi. Üstüne üstlük harikulade kadın dostlarım, onlarla geçirdiğim muhteşem keyifli zamanlarımdan olsa gerek, illüstrasyonlar bana pek manidardı. Ayrıntılar, renkler, neşe illüstrasyonların ortak paydasıydı.
Löök, acaba yaş almış kadınlarla fazla geçmişi olduğundan mı bu illüstrasyonları yaptı diye meraklandım. Şöyle bir hayatına baktığımda; annesi, üç kızkardeşi ve erkek kardeşiyle, 7 katlı büyük bir apartmanda neredeyse yüz çocukla beraber büyümüş. Apartmanlarında Fifi ve Alli adlarında kardeş iki yaşlı kadın yaşarmış ve pek çocukları sevmezlermiş. Löök, kibarlığı ve sevimliliğiyle onlarla iletişim kuran tek çocukmuş. :)
Bunlar, Löök'ün çocukluğundan kalma anılardan mı çıktı bilinmez ama benim hayallerimdeki yaşlılığımın resmidir! Hayatımdaki harika dostlarımla yaşadığımız keyifli anılar ve gelecekte yaşayacaklarımız için...
Dostlarım bilir, bir şeyi bulmaya kafamı taktıysam sebat eder, sabırla izini sürerim, serde arkeolog olmanın izleri neyse ki hala var. :) Sabreden derviş hesabı, dün yine oturdum Google search başına text aramada neler yazdım anlatamam ve sabrın selameti: Rusya domainli bir sitede bir illüstrasyonuna rastladım. Sonrasında image search ve gelsin illüstrasyonlar...
Inge Löök, 61 yaşında Finlandiyalı bir sanatçı, bir diğer uğraşısı da bahçecilik, bu iki keyifli işi beraber yapıyor. İllüstrasyonları, Old Ladies ve Natural Life olarak iki farklı başlıkta incelenebilir. Benim burada sözünü etmek istediğim illüstrasyonları: Old Ladies serisi. Şimdilik (anladığım kadarıyla) 32 farklı Old Ladies çalışması var.
Ben anaerkil bir aileden gelen; nine, anneanne, anneanne kardeşi büyük teyze, anne arasında büyümüş biri olduğumdan Löök'un kadınları bana çok tanıdık geldi. Üstüne üstlük harikulade kadın dostlarım, onlarla geçirdiğim muhteşem keyifli zamanlarımdan olsa gerek, illüstrasyonlar bana pek manidardı. Ayrıntılar, renkler, neşe illüstrasyonların ortak paydasıydı.
Löök, acaba yaş almış kadınlarla fazla geçmişi olduğundan mı bu illüstrasyonları yaptı diye meraklandım. Şöyle bir hayatına baktığımda; annesi, üç kızkardeşi ve erkek kardeşiyle, 7 katlı büyük bir apartmanda neredeyse yüz çocukla beraber büyümüş. Apartmanlarında Fifi ve Alli adlarında kardeş iki yaşlı kadın yaşarmış ve pek çocukları sevmezlermiş. Löök, kibarlığı ve sevimliliğiyle onlarla iletişim kuran tek çocukmuş. :)
Bunlar, Löök'ün çocukluğundan kalma anılardan mı çıktı bilinmez ama benim hayallerimdeki yaşlılığımın resmidir! Hayatımdaki harika dostlarımla yaşadığımız keyifli anılar ve gelecekte yaşayacaklarımız için...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















