İstanbul'da Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul'da Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2015 Çarşamba

Işıl Gönen: “Sanat, sizde size rağmen var olmaktadır ve onu görünür, duyulur, hissedilir kıldığınızda, açığa çıkan kendi potansiyelinizdir. Bunun yarattığı sevinç, öz varlığınızın deneyimlenmesine aittir ki bu benzersiz, bütüncül bir mutluluk hediye eder.”

"Evvel Ahir İçinde" 100x120cm,
tuval üzerine karışık teknik
Işıl Gönen’in "Herkes Kendi Kendinde” isimli beşinci solo sergisi, Derinlikler Sanat Galerisi'nde 12 Şubat - 7 Mart 2015 tarihleri arasında izlenebilir. 

Işıl Gönen resimlerinde, tarih boyunca tüm kadim geleneklerde anlatılan, baba evinden ayrılıp çöle çıkan insanın, mitler/arketipler aracılığıyla kendini gerçekleştirme ereğine yönelişi konu edilmiş.

Sanatçının geçmiş sergilerinde izlemeye başladığımız deneysel malzeme kullanımı, bu sergisinde çok daha belirgin. Çimento harcı benzeri kumlu karışımlar, tül, keçe, deri, ağaç ve tüy gibi malzemeler, resimlerdeki simgesel dili kuvvetlendiriyor.. 

Serginizin öyküsünü aktarabilir misiniz?
“Herkes Kendi Kendinde”, ilk iki bölümünü 2011 ve 2012 yıllarında gerçekleştirdiğim “Evvel, Ahir…İçinde” ve “Herkes Kendi Mitinde” serisinin üçüncüsü. Bu sergi ile üçleme tamamlanıyor. Serginin temel metni İbn’ül Arabi'nin eseri "Fusûsu'l Hikem".


İbn’ül Arabi, bu eserinde adı geçen yirmi yedi peygamberin her birinin birer “hikmet”i, “kelime”yi temsil ettiğini söyler ve bizlere bu kelimelerin özlerini açıklar. Bu hikmetler, ilkeler olarak Jung’un “bilincin, bilinçdışına keşif yolculuğu” olarak tanımladığı insanın bireyleşme sürecinin, yol tabelaları, kilometre taşlarını işaret eder. Resimlerimde tüm bu yolculuğun, “temel varoluş öyküleri” denilen ve arketiplerin temsilcileri mitler eşliğinde bendeki yansımalarını izliyoruz.

Resim yapmaya nasıl başladınız?

Resimle ilişkim çok küçük yaşlarıma dayanıyor. Sanatın hep baş tacı olduğu bir evde büyüdüm. Annem ve babam müzik eğitimi almışlar. Annem resimle de ilgilenir, halen de takı tasarımcısıdır. İlk günlüklerim, onun eskiz defterlerinin boş kalan sayfalarıydı. Henüz ilkokul dönemindeyken annemle birlikte ayakkabı kutusunun içinde sergi davetiyeleri biriktirirdik. Çocukken, dinlediğim müzikleri çizerek tarif eder, yakınlarımın seslerini, renklerle karşılaştırırdım. Farklı işlerle meşgul olmam gerektiğinde dahi elimde kalem, boş ya da değil bulduğum her kağıt parçasına iz bırakmaya devam ederdim. 

Hasta olup okula gidemediğimde en büyük zevkim, dedemin bez ciltli “Büyük Ressamlar Ansiklopedisi” ve annemin büyük, resimli mitoloji kitabıyla birlikte yatağımın içinde başka dünyalara dalmaktı. Üzgün olduğumda babam neşemi yerine getirmek için beni büyük kırtasiyelerin resim malzemesi reyonlarını gezmeye götürürdü. 



Harun.. Musa'nın Anahtarı, 80x80cm,
Tuval üzerine karışık teknik
Ortaokul yıllarında resmin benim için vazgeçilmez olduğu iyice belli olmuştu ve ailemin de özenli takibi ve yönlendirmesiyle, o zamanlar henüz ilk olan İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü sınavlarına hazırlanıp, kazandım. Ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nde devam etti eğitim yolculuğum.

Resimlerinizin değişim ve gelişim sürecini kendi gözünüzden değerlendirir misiniz? 
Resimlerimdeki değişimleri birkaç döneme ayırabilirim. İlki akademik eğitim alırken atölye geleneği parantezinde devam eden, malzemeyi, tekniği tanımaya çalıştığım, klasik olanı, -izm’leri, ustaların yollarını tahsil ettiğim dönem. 
Ardından 2000 yılında mezuniyetim sonrası bir on yıl “Işıl nerede?” dönemi. Bu dönemde kucağıma hoşgelen kızım Doğa ve oğlum Çınar’ı, anneliği, yaptığım yolculukları, hayatıma giren ve hayatımdan çıkanların yansımalarını resmettim.

2010 yılında açtığım A’mâk-ı Hayal Sergisi, yeni bir dönemin başlangıcıdır benim için. Tüm o aramaların, “bu değil, burada da değil”lerin ardından, kadim gelenek ile tanışmak, o büyülü dilin benim için yepyeni olduğu kadar hayli de tanıdık olması hayranlık uyandırıcıydı. Kadim gelenek, mitler ile bağ kurup, bu halin zevkine vardıkça da “insan oluş”u anlatan bu zamanlar üstü “mitik” dil ile kendime ait ipuçlarıyla donandım. İşte kadim metinler eşliğinde, seriler halinde devam eden sergilerimde bu ipuçlarının, keşiflerin tezahürlerini izliyoruz.

"Haberci (Murat)", 120x100cm., 
Tuval üzeri karışık teknik
Sizi tetikleyen unsurlar, ilham kaynaklarınız neler?
Kadim Anadolu Geleneği, mitler, ezoterik metinler, rüyalar… tüm bunlar bize bizden haber veren kilometre taşları ve sembollerle ör(t)ülü bu dil sanat üretimi için bitimsiz bir kaynak. 

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?
“Sanat ruhsallığa elbise giydirmektir” der bir bilge…tüm tanımların ötesinde sanatın ve sanatçının temel sorumluluğu, özgün olmaktır.

Mutluluk ve sanat arasındaki ilişki nedir sizce?
Sanat, sizde size rağmen var olmaktadır ve onu görünür, duyulur, hissedilir kıldığınızda, açığa çıkan kendi potansiyelinizdir. Bunun yarattığı sevinç, öz varlığınızın deneyimlenmesine aittir ki bu benzersiz, bütüncül bir mutluluk hediye eder. Kendi öyküme dayanarak, sanatçı her üretiminde o sondaki sevince, mutluluğa talip olarak yaşar ve kabul eder tüm sancıları.

Sanatın insan yaşamındaki yeri ne olmalı?
Sanat kişilerin yaşamında ne kadar yer kaplıyorsa, kişilerin oluşturduğu toplumun düşünce yetilerinin, anlayışının, vicdan estetiği ile yenileneceği ve alınan kararların ve yapılan seçimlerin bu estetik anlayış ile birleştirici ve dönüştürücü olacağını düşünüyorum. 

Günümüz sanatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Günümüz sanatının bir hitap ve muhatap ilişkisi içinde şekillendiğini düşünüyorum. Sanatın temel niteliği özgün olmasıdır ancak bugün çağdaş sanat adına yapılanların daha çok, söz sahiplerinin beğenileri ve retleri üzerinden şekillenen, kendi değil de, “gibi “ olmakla kalmış, kavramsal yapının, eserin kendisinden ziyade eklenmiş altyazılarında okunabildiği üretimler olduğunu gözlemekteyim. Oysa bir ustamın dediği gibi “Sanat, yalancı değildir. Yalancılığı kaldırır.” Bu konuda sanat yazarı/ eleştirmenlerinin, galeri sahiplerinin, yönlendirmeleriyle, bu dönemin sanatı olarak, on yıllar sonraya ne bırakacağımız ile ilgili büyük sorumluluk sahibi olduklarını düşünüyorum.

İstanbul'u 5 duyunuzla tanımlamanızı istesem..
İstanbul’un balık çarşıları karakteristiktir, hele bir açken girin bir tanesine, Üsküdar, Kadıköy, Beyoğlu… her bir balığın, ekmeğin, köşede yeni kavrulan kahvenin, taze sebze ve meyvelerin kokuları birbirlerine karışır ancak hepsi de saygılıdır, kimse bir adım önden gitmez.

Renkler en canlı halleriyle tezgahlarda serilmiştir, koca bir paletin içindesinizdir, dokunmak serbesttir. Sesler her telden söyler, sıkı pazarlıklar vardır, davetkar sloganlar, kendi kendine fısıldayarak yapılan cüzdan hesapları… Elbette İstanbul rakıdır, kahvedir… Benim İstanbul’um sohbet sever…

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?

Geçmişin özenli mimari estetiğini, teknoloji ile günümüz gereksinimlerine uygun halde yeniden yorumlanması, koruma ve restorasyon adı altında yapılan çalışmaların hakikaten asıllarına sadık kalma nezaketi ve sorumluluğu ile sürdürülmesi… ve özellikle terk edilmiş halde bekleyen bir çok güzelim yapının, üreten insanlara atölyeler olarak tahsis edilip, yaşar (ve yaşatır) hale getirilmesi…


www.isilgonen.com

Işıl Gönen
İstanbul Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü 
eğitiminin ardından, 2000 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. 
Katıldığı çeşitli fuar ve karma sergilerin ardından 
Amak-ı Hayal (2010), 
Evvel, Ahir… İçinde (2011), 
Herkes Kendi Mit’inde (2012),
Balık Deryanın İçinde, Deryadan Habersiz (2013)
adlı solo sergileri ile Derinlikler Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluştu.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Bazı Yüzler Unutulmaz.. Galeri Eksen'de

"Tuncel Kurtiz"  Zafer Erkan, 50x95cm.Tuval üzeri yağlıboya ve akrilik.
Nişantaşı Galeri Eksen’de “Bazı Yüzler Unutulmaz” Sergisi 12-28 Şubat 2015 tarihleri arasında açık kalacak. Serginin konseptini unutulmaz bakışlar, gülen, konuşan gözler, çok farklı anlamlar barındıran yüzler üzerine portreler oluşturuyor.

Resim, heykel, seramik, illüstrasyon, dijital baskı, video ve fotoğraf olmak üzere disiplinlerarası sergiye katılan sanatçılar Ahmet Kiracı, Aslıhan Aksun, Berrin İlhan, Beste Koş, Ceren Topsakal, Çağdaş Erçelik, Deniz Gökduman, Ercan Olgun, Esra Kürtür, Ethem Onur Bilgiç,  Ezzaldin Shahrori, Gökçe Pehlivanoğlu, Harun Tole, Maryam Sahafzadeh, Murat Berköz, Nezihe Bilen Ateş,Onur Şenbaş, Saydan Akşit, Tayfun Gülnar, Yeşim Ustaoğlu, Yoldaş Ataseven, Zafer Erkan.


Küratör Şeref Akşit: “Bazı yüzler, baktığımız ilk andan itibaren bizi etkisi altına alır ve aynı sonsuz anlarda belleğimizi o donuk zamana hapseder. Sanat tarihinde eşsiz figürlerin unutulmaz yüzleri; Michelangelo’nun kavmine kızan Musa’sındaki kızgın, tatminsiz yüzü, Da Vinci’nin Mona Lisa’daki hüzünle karışık gülümseyen yüzü, Bernini’nin Davut heykelinde, Golyat’a taş atan öfkeli bakışları… Müzik dünyasında “Rock N Roll’un büyükannesi” lakabıyla Tina Turner yılmaz kahkaha dolu gülümseyişiyle, reggae müziğinin babası Bob Marley’in sıcak, umutlu gülüşü…

Filmlerden izlediğimiz bazı özel yüzler de asla unutulmaz; Persona filmindeki Elisabeth karakterinin durağan, kendini beğenmiş özgüvenlikteki geniş, arzu nesnesine dönüşen ölümsüz yüzü, Jack Nickolson‘ın Jack Torrance karakteriyle Shining filmindeki manik/korkutucu bakışları, Marlyn Monroe’nun ölümsüz pozlarındaki şuh, sıcak gülüşü, Brad Pitt’in Fight Club filmindeki yakışıklı ama serseri haliyle Edward Norton’a dönen çoklu yüzü, Bir Zamanlar Amerika filmindeki ‘Harmonika’ karakteriyle Charles Branson’un ölümlere alışık soğukkanlı yüzü, Casablanca filminin unutulmaz yüzü Inrad Bergman, Türkan Şoray’ın biraz utangaç, biraz şımarık bakışları, Şener Şen’in şakacı gülümseyişi, Yılmaz Güney’in “çirkin kral” bakışları, Barış Manço’nun efsanevi güleç yüzü, uzun saçları, Turist Ömer Sadri Alışık’ın güldürürken düşündüren saf/kurnaz bakışları, uzun yıllar toplumcu gerçekçi filmlerde oynamış “ağır abi” Tuncel Kurtiz’in toplumsal duyarlığını sürdürdüğü kederli, kaygılı bakışları.

Diğer yandan siyaset/politika dünyamıza yön vermiş, pişkinliğin ‘her şeye bir kılıf uydururuz’un bulucusu “Demokrasilerde çare tükenmez” lafının ebesi Süleyman Demirel gülüşü, Hindistan’ın İngiliz sömürülerine karşı pasif direnişiyle efsaneleşen kurtuluş kahramanı Gandhi’nin dingin, vakur yüzü…

Aşina olduğumuz yıldızlardan, hiç tanımadığımız, bazen ışıklarda karşıdan karşıya geçerken bir anda tutulduğumuz ve bir daha hiç görmediğimiz, benzerine rastlamadığımız, rastlayamayacağımız görsel hafızamıza kazınmış unutulmaz yüzler.  Bir kaş-göz, bakış, bazen bize sempatik, dikkat çekici gelir ya da karizmatik görünür, o bakışa yoğun anlamlar yükler, çok şey katarız. Daha sonra sahip olmadığı ve belki hak etmediği anlamları bile ona biz yakıştırırız. O bıraktığı iz zihnimizden hiç silinmez ve bazı keskin hatılı, belirgin yüzler gerçekten unutulmaz.

Diğer yandan, tam tersine, bazı yüzler de net hatırlanmadığı, çocukluğumuzdan beri görmediğimiz, tam anımsanamadığı, ya da flu hatırlandığı, şu an hayatta olmayan veya uzaklara gidip haber alamadığımız bir yakınımızın belirsiz yüzü asla unutulamaz. Çocukluğumuzda hatırladığımız o hayaletsi silüeti gözlerimizin önünden gitmez.” 

Open Call // Open Door Sergisi 6 Mart'a kadar gezilebilir..

Nesrin Esirtgen Collection, Mısır Apartmanı'nın 5. katındaki mekanında 20 Ocak- 6 Mart arasında açık kalacak Open Call // Open Door Sergisi’nin katılımcıları, Deniz Derin Akıncı, Asphodel, Sibel Diker, Ahmet Rüstem Ekici, Özge Enginöz, Şinasi Göktürkler, Mehmet Can Gürsoy, Selma Hekim, Tuba Merdeşe, Mary Moon, Umut Özöver, Esra Sağlık, Kıvılcım Harika Seydim, Güneş Topalöz, Ozan Uzun.  Sergi, pazar pazartesi hariç her gün 11:00 - 18:30 saatleri arası gezilebilir.

Nesrin Esirtgen, hem koleksiyonunu sanatseverlerle paylaşabilmek hem de Türkiye’deki sanat ortamına katkıda bulunabilmek amacıyla kurduğu, ticari kaygı taşımayan mekanında sanatçılara hayallerindeki projeleri gerçekleştirebilmeleri için destek veriyor. 


Sergi’deki Toplar çalışması Ahmet Rüstem Ekici’ye ait:


"Top nesnesi, medeniyetler boyunca insanları birleştiren spor dallarının, oyunların, insanları bir arada tutan gücü ile eğlencenin aracı ve çoğu zaman da rekabetin nedeni olmuştur. Aynı zamanda top çocukların dışarı çıkma araçlarından biridir. İçeride yer alan baskılı dünyadan kurtuluş, sokağa kavuşmada kullanılan en küçük ulaşım aracıdır. Sokaklara dökülmedir.

Top asiliktir, baş kaldırıştır, bazen gitmemesi gereken yerlere giden top, çocuğun tanık olduğu ilk bıçaklı vahşetin kurbanı olabilir. Masumiyetinin yanında ayrımcılıklara da sebebiyet veren özelliği, kümeleştirme, kutuplaştırma gibi ötekileştiren bir tutumda sergileyen top, etkisinden uzun süre kurtulamadığım 1993 yılına ait, senaryosu Cemal Şan tarafından yazılmış, Orhan Oğuz tarafından yönetilmiş ve yapımcılığını Memduh Ün'ün üstlendiği "Dönersen Islık Çal" filminin final sahnesinin unutulmaz bir parçasıdır.

İstanbul'da yaşamadığım dönemlerde onlarca bina arasında final sahnesi ile hafızama kazınan bu film, İstiklal Caddesi’nde her yürüdüğümde, filmdeki cücenin yaşanmamış çocukluğu, gizlice sakladığı onlarca topun, ölümünün hemen ardından filmin diğer öteki karakteri olan travesti tarafından bulunması ve bu topların İstiklal Caddesi’ne fırlatılmasını aklıma getirir.

Nesin Esirtgen Galerisi ziyareti sırasında, İstiklal Caddesi’ne açılan bu kapı ve pencereden görünen filmin çekildiği teras, her daim bu film ile bağlantımı korumama neden olmuştur. Topların çıktığı geçit, film ile aramdaki bağın gizli kapısıdır. 

Topları sadece ana ve ara renk olarak ayırmamaya gösterdiğim özen, evrende her türlü zıtlığın ara formlarının da yer almasına bir gönderme ve bütünlük hassasiyetidir. LGBT temalı bir film olmasına ek olarak yayılma durumu, ana cinsiyet baskıncılığına bir son, ara, hatta hiç sayılanların kapılar ardında gizli kalmama, kalıplara sığmama, bireysel ve kitlesel bir özgürlük coşkusudur. Galeride dolaşan top ise ona istediğiniz rengi ve yeri vermeye özgür olduğunuz, saf parça olarak nitelendirilebilir"

23 Ocak 2015 Cuma

Gül Erali: ".. yaşamın güçlükleri karşısında kayalaşmak zorunda kalarak dişiliklerinin yuvarlak hatlarını yok edip, başları dimdik yukarıda, hayata tutunan kadınlar.."


Kızıltoprak Sanat Galerisi, 17 Ocak- 10 Şubat 2015 tarihleri arasında  seramik sanatçısı Gül Erali’ye ev sahipliği yapıyor. 

Otuz yılı aşkın sanat yolculuğunda soyut figuratif heykel çalışmalarının yanı sıra  sarmal hareketleri ve keskin hatları bulunan geometrik formu eserlerinin merkezinde tutmuş olan sanatçı, bu sergisinde "kadın" kavramını mercek altına alıyor. 




Ana tanrıça motiflerinden  yaşam  mücadelesinde taşlaşmış kadınlara, hayata tutunabilme kavgasından sevgi ve umudun yansımalarına kadar pek çok kurguyu "kadın" süzgecinden geçirerek yapıtlarına yansıtıyor Gül Erali..

Seramik çalışmaya nasıl başladınız?
Avusturya  Lisesini bitirdikten sonra  seramik eğitimime  1976-80 yılları arasında  Viyana Güzel Sanatlar Akademisi ve Linz Güzel Sanatlar Akademisi’nde Avusturya hükümetinden aldığım başarı bursu ile devam ettim. 1981 senesinde İ.D.G.S Akademisi Seramik Bölümü’nden mezun oldum ve bugüne kadar hiç ara vermeden seramik çalışmalarıma atölyemde devam ettim.

Eserlerinizin değişim ve gelişim sürecini kendi gözünüzden değerlendirir misiniz?
Eserlerim iç dünyamı yansıttığı için, duygularımla   orantılı olarak değişim gösterirler.

Sizi tetikleyen unsurlar, ilham kaynaklarınız neler?
İçsel kavgalarım , çevremde gözlemlediklerim, kızgınlıklarım, çaresizliğim,  hayallerim, özlemlerim, sevinçlerim, hepsini beni tetikleyen unsurlar ve ilham kaynaklarım olarak  olarak sayabilirim..

Güncel serginizin öyküsünü aktarabilir misiniz?
Bu sergide  yaşamın güçlükleri karşısında kayalaşmak zorunda kalarak dişiliklerinin yuvarlak hatlarını yok edip, başları dimdik yukarıda, hayata tutunan kadınlarım var.

Özgürlükleri kısıtlanmış kadınlar, bu dünyadan kaçmaya çalışırken girdapa kapılan insancıklar ve tabii ki tüm bunların yanısıra umut dolu ilişkiler..



Sanatın insan yaşamındaki yeri ne olmalı?
Hayal dünyamızın genişlemesi, dünyaya ve olaylara farklı açılardan  bakabilmemiz  için yaşamda sanata mutlaka yer  verilmesi  gerektiğine inanıyorum

Sanat ve Sanatçı tarifiniz nedir?
Sanatçı herkesin gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini  daha derin ve farklı boyutlarda algılayarak bunu eserlerine yansıtabilen kişidir diye düşünüyorum..

Sanat  ise yaratıcılığın, hayal gücünün ve duyguların dışa vurumudur..

Mutluluk ve sanat arasındaki ilişki nedir sizce?

Kendi adıma, sanat eşittir mutluluk diyebilirim. 30 seneden beri, hastalığımı, sıkıntılarımı, problemlerimi unuttuğum tek mekan atölyem oldu.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Adil Salih ve Vedat Örs, iki tutkulu ressam.. "Pochade"larıyla 21 Aralık'ta "Küçümenler" sergisinde..

2 Ocak'a kadar The Art Studio'da  (Bahariye Cad. Soner Sok. No. 6 Moda) açılan “Küçümenler” Sergisi'nde Adil Salih ve Vedat Örs'n iç dünyaları, günlük yaşam notlamaları ve hayata bakışlarını “pochade”ları üstünden izleyebilirsiniz.. 

"Küçümenler" sergisi için biraraya geliş öykünüzü anlatır mısınız?
Adil Salih - Yolculuğumuzun olgu ve kavramları çook insanla benzeşebilir.  Bizde de dostlukla pekişirken Talat Arı “ikinize sergi yaparım” demiş oldu.. Önce Teşvikiye Kent Sanat Galerisi'nde açtık.. Şimdi de Kalkedon'a geçtik.. The Art Studio'dayız bu hafta...
Vedat Örs -Günümüz  insanının  birbiriyle iletişimi maalesef  sanal alemde  gerçekleşmekte.. Eski sohbetler kalmadı.  “İç  dünyalarının girdabından  karga çığlıklarıyla kaçışlar (Atilla İlhan’dan alıntı)” birkaç  klavye tuşu..  Hesapsız kitapsız karşılıklı samimi sohbet ve diyaloglar çok ve çok azaldı..  Yolda karşılaşıp “iki laflayalım özledik..” den  sonra samimi bir ortama geçildiğinde, Türkiye’de resmin ne olduğu, koleksiyoncunun (sanatçının yaşı, işlerin büyüklüğü ya da küçüklüğü)  takıntıları, bunların gerçek koleksiyoncu tavrıyla örtüşmediği, kimsenin birkaç göz atıştan sonra izlemeyeceği resimlerin peşinden koştukları, çoğu ressamın da, “koşsunlar..”  resimleri yaptığı  üzerine sohbetler..  Sanata içten yaklaşımın ne kadar azaldığı,  “nicelik mi, nitelik mi?” sorusunun karşılığında  iş’in büyüğü küçüğü olmaz, yapılan her iş yaşamımızın herhangi bir anından bir dışavurum  değilmi?” den oluşan bir sergi..




Adil Salih'ten bir pochade
Pochade eserleriniz hangi duygular ile ortaya çıktı?
VÖ - Pochade.. tuval resminin doğurgan kadını..  An’da yaşayan lekeler, çizgiler..  geleceği içinde taşıyan..
AS - Rahatlık..  Alır, beğenmeden geçer, bozar, yırtar atarsın.. Vaad’e açık.. deniyorsun.. Pochade'lar tuvale geçerken kapılar hazır oluyor..  

Anlık duygularla yapılan küçük eserler ve çok zaman alan büyük eserler kıyaslanabilir mi?
VÖ - Sanat  işinin büyüğü küçüğü olmaz ki.. Sanatçı , sanatçı ise eğer  aynı duyguyu, büyüğü ile küçüğü ile yaşar.
AS – Her tür teknik bakış, yaklaşım olması gereken.. Tabii ki zaman eleği zeminimiz. 

Günümüz resmindeki duygular hakkındaki gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?
VÖ - Gerçek sorun sanat izleyicisindedir. Spekülatörleri  saymıyorum bu noktada..  Bir türkü, şarkı ya da jazz- rock- klasik müzik  dinler gibi resimden keyif almayıp sadece  sanatçının  adı, yaşı, resim boyutu vb.  şeyleri baz alıyorsa, izleyici nerede? sorusu başlar.  Gerçek izleyicinin olmadığı bir toplumda da sanattan bahsedilemez gibi geliyor bana..
AS – Zenginliktir çeşitliliktir.. doğru bakınca tüm dünyada boyaya asıla  dönüş sürüyor.. Bizde de.. 


Vedat Örs: "Gerçek izleyicinin olmadığı bir toplumda
sanattan bahsedilemez gibi geliyor bana.."
Hayallerinizdeki, yaşantınızdaki ve eserlerinizdeki kadınları anlatabilir misiniz?
VÖ- Hayaller istekleri içinde barındırır ve isteyince de her şey olur. Yaşam anlıktır aslında, yaşamın içine bir program, gelecek hesabı koyarsanız bir başka insanın hayalinin objesi olabilirsiniz. Yol haritası verilmeyen,nerede duracağımızın nerede öleceğimizin bilinmezliğinde zamana  birkaç çizgi ya da leke koyup birkaç duble ile içine müzik eklediğimizde kendimizi iyi hissediyorsak olay budur..
AS - Hayatla yüzleşmemizi ancak hayallerimizle çekilir kılabiliyoruz..  Karakter  tipleme de denebilir..  Elimiz ayağımız, onlar bizden...   bu gövdedeki kan  damarlarımızda  gezmezse neyleriz?

Aşk nedir? Günlük yaşamımızdaki yeri nedir?
VÖ - Aşk bana göre arıza bir durumdur..  Sevgi çok daha önemli.. ''Herşeye rağmen sevmek'' kendi hayallerimle, “an” da yaşamalarımla, kendine ait hayalleri ve “an”larıyla yanımda olan kadınlar... Her ne kadar kadın figürlerinin olduğu işlerimde birlikte olduğum kadınlara ait öykülerin olmadığını düşünsem de ister istemez yaşanılan herşey bir şekilde dışavuruluyor gibi..
AS - Küçücük bir zerreden hayat ağacımızı anlamak.. köklerine, yapraklarına dokunmak içtenlikle.. Ve gözdemiz yurdumuz değil midir? Ve ifademiz  sözle sesle… Bir terzinin işareti ve makasından sonraki o yeryüzünü yırtarcasına... Aşk olmazsa her şey niye var ki?

Vedat Örs pochade'ları..

9 Aralık 2014 Salı

Mert Özgen ve "No.5" Kadınları..

Mert Özgen.. İlk gördüğüm andan beri sevdim ben bu çocuğu.. İzlemeye başladım. Cesur, çalışkan ve kibar bir insan.

Resmini eleştirmek bana düşmez. Sadece şunu söyleyebilirim.. Onun kadınlarına baktığımda içim ürperiyor.. Acıyı ve duygunun nasırlaşmış halini hissediyorum.. Modern kadının porselen güzelliğinde  teni ve aldığı yaraların kapanamayan izleri beni derinden etkiliyor.. Başarılı resimler.. 

İstanbul'daki ikinci kişisel sergisinin açılışı çok kalabalıktı.. Benim gibi düşünen çok insan var demek ki.. Başarıları devam edecek biliyorum..

Yağlıboya ve desenlerden, farklı kadınlara ait hikayelerden oluşturduğu “No.5” adlı kişisel resim sergisi Galeri/Miz’de 4 Aralık’ta açıldı. 2 Ocak’a kadar gezilebilir. 

Beyazlığın içinde biraz moda, biraz opera... 
Mert Özgen, kadınlığa ait hikayeleri Puccini’nin, Donizetti’nin ve Verdi’nin operalarından, Carmen’den, Norma’dan esinlenerek yorumlamış.. 

Çağın en etkin moda ikonuyla birleştirip, kurguladığı portrelerle izleyiciyi kendi sahnesine davet ediyor.. Güzellik ve huzursuzluk, durağanlık ve yoğunluk zıtlıklarını kendine has diliyle resmeden Özgen, sahnede ve kamera önünde “nesneleşen” kadın figürlerini hikayeleriyle ve duygularıyla ele alıp, kadının gücünü, kırılganlığını, dinginliğini ve aşkınlığını anlatmayı amaçlamış.

Mert Özgen 1988 doğumlu. 
Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü, Neş’e Erdok ve Nedret Sekban Atölyesi’nden 2010'da mezun olmuş. 

2008 – 2009 yıllarında Erasmus bursuyla gittiği İtalya’daki Accademia di Belle Arti di Bologna'da sanat öğrencisi olarak bulunmuş. İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı’nda eğitimine devam ediyor..

Kişisel Sergileri:

2014 "No.5"  Galeri/Miz- İstanbul
2013 "Ten/Flesh"  Galeri/Miz – İstanbul
2009 "Mert Art"  House Night – Bologna

Katıldığı Fuar ve Karma Sergiler:

2014  Contemporary Istanbul
2014  24.Artist Sanat Fuarı Tüyap İstanbul
2013  23.Artist sanat Fuarı Tüyap İstanbul
2010  İpek-Ahmet Merey Resim Yarışması
2009  19. Artist Sanat Fuarı Tüyap İstanbul
2009  Mostra International Transito - Accademia di bella Arti di Bologna
2008  Türk Kalp Vakfı 20. Resim Yarışması - İstanbul

17 Kasım 2014 Pazartesi

Burçin Erdi: "Barok dönemde ışık kaynağı mum iken, artık bilgisayarlar, telefonlar, elektronik aletler olarak gözüktü bana."

"Yusufçuk", tuval üzerine karışık teknik, 116 x 200 cm. 2013
Burçin Erdi'nin "Transformasyon" solo sergisi  Ankara'dan sonra, şimdi de 19 Kasım - 8 Aralık arasında İstanbul Seyrantepe'deki Summart Sergi Salonu'nda  açılacak. Işık oyunları ile çok ilginç bir sergi.. Kaçırmayın derim..

Ressam Burçin Erdi dört yıldır İspanya'daydı.. Başarılarını duyduk, gururla takip ettik.. Ankara'da Nisan ayında açtığı sergisi "Transformasyon"da tekniği, duygusu ve fikriyle de büyük beğeni toplamıştı.

Moda'daki atölyesinde soğuk kahvesini içtim. Öyle lezzetli bir sohbet  ettik ki.. tamamını aktarabilmem zor.. Eserlerini yakından gördüm. Üç boyutlu etkisi yaratan renk, teknik ve yerleştirmelerinden, fikirlerinden çok etkilendim...

Sanatçı kimliğinizin gelişim ve değişimini anlatır mısnız?
Mimar Sinan Üniversitesi resim bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı ve sanatta yeterlilik programını da aynı üniversitede tamamladım. Öğrenciliğimden itibaren aralıksız, aktif olarak resim yapmaktayım.

Doktoramı  yaparken tez çalışmam vasıtasıyla İspanya’da dört yıl yaşadım ve çalışmalarıma devam ettim. Bu süreçte  Avrupa ülkeleri  ve Amerika’da sergilerim devam etti, bienallere ve fuarlara katıldım. 

Ankara’daki son sergide resimlerinizdeki özel ışıklandırma birşeylere gönderme yapıyor gibi..
Herzaman görünenin ardındakiydi beni çeken. Son sergimde özel bir ışıklandırma kullandım. Resimlerimin bir yüzünü mavi ışık altında çalıştım. Mavi ışık altında başka bir görselle karşılaşmayı hedefledim. 

Ben bu ışığa günümüz barok ışığı dedim. Barok resimde ışık kaynağı resmin içindedir. Barok dönemde ışık kaynağı mum iken, artık bilgisayarlar, telefonlar vesaire elektronik aletler olarak gözüktü bana. Bu ışığı mavi gördüm ve onu resimlerin içine koydum. Günümüzde çok sıradanlaşmış bir konuydu bu, hepimiz günümüzün bir bölümünü bu ışıkta geçiriyoruz. Buralardan haberleşiyor, buralardan ülkeyi ve dünyayı takip ediyoruz.

İstanbul projeleriniz nedir?
Ankara’da açtığım Transformasyon sergimin devamını istanbul’da da gerçekleştirmek istiyorum. Bu sergide resimde üçüncü boyuta bir geçiş yaptım. Bunu geliştirmek istiyorum. 

Ayrıca farklı disiplinlerin biraraya gelerek oluşturduğu daha boyutlu projeler yapmak istiyorum.. Sinema, dans, müzik, resim ve heykel vs… Heyecanın sıcak kalması, paylaşılması ve farklı şeylerle birbirini besleyebilmesi için…

Toplumla sanat arasındaki ilişki hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Toplumumuzda sanatın ürkütücü bir yere konulduğunu düşünüyorum. Toplumdan uzaklaştırılmış, yüceleştirilmiş bir yer.. Bu kırılmalı..  

Sanatçı toplumun bir parçasıdır.  Bunu hissetmesi ve  hissettirmesi gerektiğini düşünüyorum.  

Toplum ve sanatçı birbirlerini şablonlaştırıyor. Sanatçının bir tanımı yoktur. Şablonu olamaz.. Toplum bunu seviyor.. Sanatçının giyimi, kuşamı, yaşamı, marjinal bir yere konuyor… 

Yaşanan gerçeklerden kopulmamalı, görüneni -her ne kadar ardındakine bakıyorsak da- reddetmemeliyiz. Hayatın içinde omalıyız. Gerçekliğiyle yaşamalıyız. Sanatçı kendini de sanatını da yabancılaştırmamalı..

"Gündüz Bekçisi", tuvalüzerine karışık teknik, 240 x 200 cm., 2013
Sanattan anlamıyorum... cümlesine ne diyorsunuz?
Anlaşılmıyorsa sanattır... var ya.. Sanatçı da, sanat  da yüceltilip duruyor. Uzaklaştırılıyorlar. "İyi iş" iyi iştir. Kendini hemen belli eder.. Ayırdına varmak için müthiş bir alt yapı gerekmiyor. 

Sanat dünyasının bariz problemi nedir sizce?
Sanat dünyasında özellikle ülkemizde, birbirimizden çok uzaklaştığımızı hissediyorum. Farklı alanlardan insanların biraya gelerek daha zengin üretimler yapılması gerektiğini düşünüyorum. Öğrenmek sonsuzdur ve birada daha doğru ve heyecanlı çalışmalar yapılabilir. Disiplerin biraya gelme zamanıdır bence.

Sanat ve mutluluk ilişkisi nedir sizce?
Sanat  üretimimde malzemem ne olursa olsun bu bir mutluluk arayışı.. Malzeme benim hayatım. Üzüntü, mutluluk, sevinç.. Herhangi bir duygu veya yaşananalar, zaman, gündem.. Hayatın kendisi benim malzemem.

Beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Sanatımın malzemesinin hayat olduğunu düşündüm hep. Yaşadıklarım, gözlemlerim harmanlanarak resimlerimin içerisinde yerlerini aldılar.  Gözlemlediğim herşeyin bana ve resimlerime katlanarak değer kattığını düşünüyorum.  

En derin içerikli anlatımların, sadelik ve samimiyetten geçtiğini düşünüyorum. Önce insan kendini betimlemeli, kendini beslemeli ki samimi tutumu ile insanlara ulaşsın. Sanatçı doğal olmalı Yaşanan zamandan, değişimlerden, teknolojinin getirdiklerinden, bilimin geldiği yerlerden  kopmadan gözlem yapmaya devam etmeli.
  
"Dybbuk", tuval üzerine karışık teknik, 160 x 200 cm., 2013

Beğendiğiniz sanatçılar kimler?
Her sanatçıda başka bir şey görüyorum. Farklı  yönleriyle farklı zamanlarda beni etkiliyor,  dikkatimi çekiyorlar.. İsim veremiyorum…

"Kayıp", tuval üzerine karışık teknik, 116 x 200 cm., 2013
Sevilla'daki serginiz gurur verici bir haberdi.. İzlenimlerinizi aktarabilir misiniz?
İspanya, Sevilla, Casa de la Provincia Sanat Galerisi’ndeki sergim oldukça önemli bir sergiydi benim için. Eski bir saray olan bina, günümüzde müze ve kültür sanat buluşma noktası olarak kullanılmakta. Konumu Sevilla’nın en bilinen Triunfo meydanında üçgenin bir parçasıdır. Alcazar bahçeleri, Giralda Kathedrali ve Casa de la Provincia vilayet binası olarak geçer. Dünyanın birçok bölgesinden insan bir müze şehir olan Sevilla’yı görmeye gelir. 

Sergim çok sayıda izleyici ile buluştu. Bu mekan dünyanın ve İspanya’nın çok sayıda önemli sanatçılarına evsahipliği yapmıştır. Müze koleksiyonunda bir resmim yeralmakta. Sergimin açılışını belediye başkanı yaptı. Bana orada verilen değer, Türkiye resim sanatının hatırı sayılır bir seviyede olduğunu göstermektedir. 

Yaşadığınız şehirlerde sanat nasıldı?
Yaşadığım şehirlerde sanat, günlük yaşamın her yerindeydi.. Yaşadığım herşey resmime farklı yollarla katıldı. Bazen bunu sonradan görsem de, yaşadığım herşey bir şekilde varlığını hissettirdi. 

Akşam yemekleri temasından yola çıktığım resimler değişimini kendi içinde gösterdi. Türkiye’deki akşam yemekleri, İspanya sofralarına döndü. Sofralarda derin sohbetler içindeki insanlar zamanla ayağa kalktı, içselleşti. Sorgulanan  da sorgulayan da değişim geçirdi.  Bazen dışardan gözlemledi sadece, bazen iç sorularla yüzleşti., kendini sorguladı. Tesadüflere izin verdi.
  
"Yerçekimi", tuval üzerine karışık teknik, 160 x 200 cm., 2013

İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
Kontrastlar geliyor aklıma hemen.. Koku deyince bir yandan ferahlatıcı deniz-iyot kokusu öte yandan ağır insan ve ızgara kokuları.. Martı seslerinin yanısıra gürültüler..  Deniz ve kalabalıklar.. İstanbul’un tadı elbette rakıdır benim için… Rakının tadı İstanbul’un dışına çıktığınızda aynı değil..

Coğrafi konumuyla İstanbul bir kesişim noktası. İçinde bir çok farklı kültür ve doku barındırıyor. Büyük bir zenginlik, benim için de, sonsuz bir malzeme kaynağı.. 

Tarih ve kültürler İstanbul’u katmanlaştırmıştır. Her bölgesinde çeşitlilik gördüğünüz şehir, aidiyet duygusuyla yüzleştirir sizi. Neye aitsiniz? Burada büyümüş olmak bile yabancı hissettirir bazen. İstanbul’u yaşamak, çokluğu yaşamak, her an her duyunun açık olmasını gerektirir. Sanki bir anda birçok hayat yaşıyormuşsunuz gibi.

4 Kasım 2014 Salı

Serpil Aslan: ".. görmezden geldiğimiz, sahiplenemediğimiz, tanımlamadığımız ve gün ışığına çıkarmadığımız için karanlıkta bıraktığımız duygularımız.."

Serpil Aslan’ın 14 Ekim’de Maçka Sanat Galerisi’nde açılan ve 29 Kasım'a kadar izlenebilecek kişisel sergisi “Amigdala/Amygdala”yı gezerken içimi büyük bir ürperti kapladı. Mekanın soğuk mimarisi ve sanatçının tekinsiz görünen heykelleri ile işbirliği yapıp bu hissi başarıyla yaratmıştı üstümde.. 

Basın bülteninde yazılanlara göre sanatçı, mistik simgeler ve çocukluk psişeni üzerinden insanlık olgusuna odaklanarak birebir gerçekleştirdiği çocuk heykelleriyle insanların “Amigdala”sına vurgu yapıyor. 
Çalışmalarının çıkış noktasını spritüalizm, bilinçaltı, rüya, kimlik, cinsellik, toplumsal yargılar, düzen, kadın erkek arasındaki hiyerarşi gibi kavramlar oluşturuyor. Siyah beyaz heykellerinin her birinde vurucu bir peak (zirve) yaşatan kırmızı rengin de etkisiyle çok daha çarpıcı ve bazen de algıyı zorlayarak kendini gösteriyor, izleyiciyi “irrite” (rahatsız) ediyor. 

Heykellerinizin ilham perileri kimler, neler?
Çocuklar ve çocukluk çağımız benim çıkış noktamdır, ilham kaynağımdır. Çocuklar, çocuklara dair ne varsa (mistik simgeler, çocukluk travmaları) çocukluk psişeni üzerinden insanlık olgusuna odaklanarak heykellerimi oluştururum.


Malzemeleriniz nedir?
Genel anlamda karışık teknik diyebileceğim malzemelerimi kısaca saymam gerekirse, epoksi, efeskim tecnogrout, polyester, peruk, pvc boya ve çeşitli vernikler diyebilirim.


Serginizdeki heykellerde göze çarpan kırmızı vurguları anlatabilir misiniz?
Siyah - beyaz heykellerimin her birinde vurucu bir peak (zirve) yaşatan kırmızı rengin etkisi, izleyicinin odaklanabileceği bir vurgu noktasıdır. İzleyici, heykellerde kırmızı renk olan obje , nesne veya kısım her ne ise çok daha net, spesifik çok daha çarpıcı ve bazen de algıyı zorlayarak kendini gösteren heykelleri inceleyip, hemen sonrasında bu heykellerin onlarda yarattığı “irite edici” hisle yüzleşiyor.


Serginizin adı ve eserlerinize değen anlamı hakkında bilgi verir misiniz?
Sergimin adı olan “Amigdala” kavramı, en basit haliyle beyindeki endişe ve korkunun kaynağı olan bademcik şeklindeki kısımdır. Beyindeki duygu merkezidir. Ve bunların başında da "korku" geliyor.


İşte tam bu noktada benim heykellerimin altyapısı oluşuyor. Hepimizin maruz kaldığımız fakat görmezden geldiğimiz, sahiplenemediğimiz, tanımlamadığımız ve gün ışığına çıkarmadığımız için karanlıkta bıraktığımız duygularımız vardır.

Yaşadığımız geçmiş olaylar, bugünkülerle karşılaştırılır ve aynıymış gibi algılayıp fevri hissiyatlara, davranışlara yol açar (korku - anksiyete - panik atak gibi).. Sahip olduğumuz travmatik hatıralar, flashback (yeniden yaşantılama), çocukluk çağı travmaları, anksiyete işte tüm bu duyguları heykellerimde kullanarak insanların "Amigdala" larına yüklenmek istedim. 

Tasarımlarınızın gelişim ve değişim sürecinden bahsedebilir misiniz?
Son dört senedir çocuk heykelleri üzerine işler üretiyorum. İlk zamanlar çocuk kıyafetleri üzerinden deneyimlemeye başladığım heykel sürecim yerini hayalden tasarladığım komposizyonlardan sonra birebir çocuk heykelleri yapma isteğine bıraktı.


İki boyutta etkili duran desenlerimi en gerçekçi, duygu yüklü haliyle daha çarpıcı nasıl yaratabilirim? sorusuyla gelişim ve değişimim başlamış oldu. 2012 de ürettiğim ve etkili görülen “ölü” çocuklar serisi ile ciddi bir sürece girmiş oldum ve hemen sonrasında da siyah – beyaz heykellerime daha bütünleştirici olduğuna inandığım üçüncü bir renk olarak kırmızıyı dahil etmeye karar verdim ve böylece ortaya Amigdala serisi çıkmış oldu.



Kavramsal sanatı tercih nedenleriniz nedir?
Çünkü ben heykel yapmak üzere yola koyulup bu amaca yönelik fikirler üretmek yerine geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerimi, üzerinde araştırmalar yaptığım kavramları uygun malzemeler ile ifade etme amacı içindeydim. Bunu da en iyi, kendilerini alışılageldik (sanat eseri) biçimde göstermeyen sanat eserleri için kullanılmaya başlanan kavramsal sanat tercihim ile yapabilirdim.  


Sanat ve sanatçı tanımınızı alabilir miyim?
Sanat, belli kalıplar içine konulamayan, estetik olan, yaratıcılığın veya hayal gücünün ifadesi olarak insan duygularının dışa vurumudur. Sanatçı ise, herkesin duyduğunu, gördüğünü, hissettiğini, düşündüğünü farklı şekilde duyan, farklı şekilde düşünen, farklı şekilde hisseden, farklı şekilde yorumlayan, yansıtandır; duyulmayanı duyan, görülmeyeni gören, olmayanı bulan kişidir. 



Toplumu sanatla barıştırma görevi size verilseydi neler yapardınız?
Öncelikli görevim sanatta evrenselliği hedeflemek olurdu. Sanatı yorumlamak, özümleyebilmek, anlamak, sanatla iç içe olmakla mümkündür. Sanat, bir toplumun gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır. Peki bizler, birey veya toplum olarak ne kadar sanatla ilgiliyiz? Topluma faydalı olabilmek için neler yapabildik veya yapmaktayız?

Sanatın var oluşunu, sanatın toplum ile ilişkisini, dış etkenlerin sanatçıya nasıl yansıdığını ve sanatçının bunu nasıl ifade ettiğini, kent yaşamındaki yabancılaşmayı, kent insanındaki mutsuzluğu, kırık dökük insan ilişkilerini yansıtmaya çalışır ve düzeltmek için gereken her şeyi gerçekleştirirdim.. Unutulmamalıdır ki, bir toplumun ilerlemesinde en önemli etkenlerden biri bilim, kültür, felsefe, yaşam standartları ve sanat arasındaki etkileşimdir. 


Sanatın mutluluk ile nasıl ilişkilendirebilirsiniz?
Sanat başlangıçta bireysel bir eylem olduğu için sanatçıya haz veren bir süreçtir. Benim için öyle..
Bu ilişki, çok ruhani bir edinimdir aslında.. Sanatçı tasarladığını oluşturup–üretip, ortaya çıkan sonuçtan duygu-his açısından memnun ise, aynı zamanda bir izleyici olarak da işe baktığı zamanki hissiyatı aynı ise, işte o zaman yaşanılan deneyim haz verici bir mutluluk oluyor. 



İstanbul'u beş duyunuzla nasıl tanımlamak istersiniz?
Sanırım bu güzel soruyu en iyi Orhan Veli’ nin İstanbul'u dinliyorum adlı şiirinden bir alıntıyla cevaplayabilirim;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.. 



Serpil Aslan Berkin Elvan heykeliyle

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
İstanbul gibi büyük bir metropolitan’de yaşayan biri olarak, nüfus artışının yoğunluğunu da düşünürsek bu şehirin olmazsa olmazlarından biri Sanat Kütüphanesidir diye düşünüyorum. Toplumu sadece sanata dair keşfetmeye yönlendirecek, teşvik edecek, hem teorik hem deneysel pratiklere ulaşılabilecek büyük bir sanat alanı oluşturma hayalim var. Sanat, düşünceyi besleyen ve daha farklı düşüncelerin ortaya çıkmasında büyük rol oynayan alandır. Hızla artan nüfusa karşın sanatla yeterince ilgilenmiyoruz, yeterince düşünmüyor ve yeni fikirler de üretmiyoruz. İşte bu durumdan şikayetçi olduğum için sanatla ilgilenilebilecek bir “Sanat Kütüphanesi” platformu oluşturmayı planlıyorum.

2 Kasım 2014 Pazar

Ergun Çağatay: "Bu ülkenin insanları her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız?"

Ergun Çağatay, 09 – 25 Ekim 2014 tarihleri arasında, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde açılan “Merceğimde Elli Yıl” sergisi için bir röportajında “dijital öncesi analog çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce, klasik anlamda çekilmiş gerçek fotoğrafların son kareleridir, gerçek tarihdir” demiş..


Serginin bazı fotoğraflarını ve sohbetinden çok keyif aldığım değerli sanatçı Ergun Çağatay ile röportajımızı sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum..

"Merceğimde 50 Yıl” serginizde en çok ilgi gören fotoğrafların öyküsünü anlatabilir misiniz? Sergideki her fotoğrafın ayrı bir hikayesi var diyebilirim. Bu sergi hayatımda ilk defa fotoğraf satmak amacı ile giriştiğim bir olay oldu.. Eskiden bizi besleyen kaynaklar özellikle mecmualar ve kitap yayınlarıydı. Dijital teknoloji nedeniyle ya çok küçüldüler veya kapandılar. Bunun yanı sıra bir fotoğrafın internete düşmesi sonucunda o fotoğraftan telif hakkı açısından bir hayır gelmesini beklemek anlamsız bir umut olur. Artık o fotoğraf genelin, halkın malı olmuştur.. isteyen istediği gibi kullanır ve bunu takip etmek de samanlıkta iğne aramaktan zordur.. Gerçi bu tür şeyleri takip eden bildiren telif ajansları var.. diyelim ki kimin nerede nasıl kullandığını öğrendiniz. Hindistan’da bir yayınevi kullanmış.. sonra ne yapacaksınız? Hindistan’a gidip o yayınevini dava mı edeceksiniz? Komik bir şey olur. 

Bu sergiyi tasarlarken satış düşüncesi kafamda ön planda tuttuğum kaygımdı. Gündelik hayatımızda -özellikle bu ülkenin insanları- her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız? Satış amaçlı sergi düzenlemek fotoğrafçıların daralan gelir kaynakları arasına giren yeni bir seçimlik oldu..

Sergi için bakana hoş bir duygu verecek fotoğraflar seçmeye çalıştım. Bana burada hangi resmin en fazla sattığını mı soruyorsanız? O zaman cevap “Atlar” olur.

Ama satılmadan en fazla ilgi gören Aşık Veysel fotoğrafı oldu.. Aşık Veysel’in belki bir benzeri daha olmayan fotoğrafını torunları görmek için Ankara’dan geldiler..

İlk çektiğiniz fotoğrafı hatırlıyor musunuz?
Evet hatırlıyorum.. aynı binada oturan gazeteci bir arkadaştan ödünç aldığım kötü bir Rolleflex taklidi makinayla Sultanahmed’te beatnik’lerin (o zamanın hippileri) gittiği Yener diye bir lokanta vardı.. orada çekmiştim.

Küçükken kime öykünürdünüz?
Öyle gözümde büyüttüğüm birisi yoktu.. sorumsuz bir hayatı hep özledim ama sorumluluklardan hiçbir zaman kurtulamadım.. bana güvenenleri yüzüstü bırakaydım özlediğim sorumsuz hayata ulaşabilirdim ama o zaman da ben olamazdım.. kısaca özlemim eşyanın tabiatına aykırı birşeydi.. buna rağmen pek ender olarak böyle bir fırsat çıktığı zaman kaçırmamağa çalışırım..


Yaşamınızda sizi siz yapan “an”ları ve “fotoğraflar”ı aktarabilir misiniz?
Yaşamımda beni ben yapan fotoğraflar yerine kaçırdıklarım canımı cok yakmıştır.. o olaylardan aldığım dersler herhalde beni daha iyisini yapmaya, üretmeye zorlayan etkenler olmuştur.. ama gerçekte yaptığım şeyler hoşuma gitmez.. kendi fotoğraflarımı beğenmem.. yaptığım işlerin iyi olduğunu başkaları bana göstermiştir.. bunun sayısız örnekleri var.

Size fotoğrafını çekme iştahı uyandıran şeylerin evriminden bahsedebilir misiniz? Yani 20-30-40-50-60 yaşınızda neleri fotoğraflamak istediniz? 70 yaşınızda neleri hedefliyorsunuz?
Kişi yaşlandıkça hayat tecrübesi onu törpülüyor. İsterseniz bazı insanlar için akıllanıyor da diyebilirsiniz.. ama buna karşılık kişinin enerjisi de azalıyor ve hantallaşıyor. Fotoğrafçılık enerji isteyen bir iş.. yaratıcılık ise yeteneğin yanında kültürel birikim isteyen bir nitelik yani zamanla kazanılan bir olgu. Bu ikisini dengelemesini bilen kişiler süper üretici olabiliyor. Şimdi sorunuza baktığım zaman.. ben fotoğrafa geç, otuz yaşlarında başladım.. hala enerjim vardı ama büyük atılım yapacak bilgi birikiminden yoksundum.. hele altmışlı yılların ortasından yetmişli yıllara Türkiye bir yoklar ülkesiydi. Fotoğraf üzerine malzeme bulmak (aklınıza ne gelirse) bir acınası durumun aynasıydı.

Ben fotoğrafı okuduğum kitap ve mecmualardan öğrendim. Arada bir Ara’nın (Ara Güler) yazıhanesine gider, onun ne yaptığına bakar bir şeyler kapmağa çalışırdım.. öğretici kaynak yoktu.. deli gibi oradan oraya koşardım.. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’den ancak basın kartı ile yüz dolar alarak çıkabilirdim.. bir insan o parayla nereye gider, büyük fotoğrafçı olma yolunda nasıl yol tutardı? Tüm bu zorluklara rağmen bir şeyler yapmaya çalıştım..


Başka ülkelerdeki yayınlardan kazandığım paralarla akıllı akılsız bir takım maceralara sürüklendim ama istediğim gibi başımı alıp gidemedim. Daha sonraları vize almak sorunu çıktı ki tam insanın ayağına takoz olacak olaydı.. Bu nedenle Amerika’ya gittim. Ülke büyüktü, tek vize çok yeri ve olayı kapsıyordu. Paris Havaalanı’nda 1983 yılında yaşadığım Asala terör olayı sonunda altı yıl kadar tedaviler, ameliyatlar ve kaplıcalara gitme zorunluluğu fotoğraf hayatımı baştan sona değiştirdi. Amerika’ya bir daha çalışmak için gidemedim, oysa orada çok iyi dikiş tutturmuştum. Bir daha hiç çalışamayacağım diye düşünürken yeniden elim ayağım tutmaya başladı. Bu arada uzun uzun düşünmeye vaktim oldu. Hastanede yatarken kafama takıldı ve “Türkçe Konuşanlar” kitabı fikri doğdu. On yılı aşan bir uğraştan sonra rüyamı gerçekleştirdim. Yaşım 70’ i geçiyor, elim ayağım tuttuğu sürece çalışmak istiyorum. Çalışmak üretmek için kafa yormak insanı dinç tutuyor. Kafamda yapılacak yarım düzüne proje var ama proje gerçekleştirmek için çok para lazım.. şartlar çok değişti daha ağırlaştı.

Beğendiğiniz fotoğraf sanatçıları kimler?
İşlerini sevdiğim takdir ettiğim bir düzüne fotoğrafçı var. Hepsinin ayrı ayrı nitelikleri var. Bir kişinin tüm nitelikleri kendi şahsında toplaması imkansız. Ufak bir örnek.. İngiliz Donald Mc Cullin’in kuşkusuz gelmiş geçmiş en iyi savaş fotoğrafçısı olduğuna inanıyorum. Kimse onun kadar değişik savaşlara girip canlı çıkmadı. Öte yandan İsveçli fotoğrafçı Lennart Nielsen, geliştirdiği akıl almaz tekniklerle ana rahmine düşen embriyonun (doğuma kadar ana karnında plasenta içinde) çektiği fotoğraflarla bir hayatın oluşunu insanlara ilk defa gösterdi... Biri ölümü diğeri hayatın oluşumunu fotoğrafladı. İkisi biribirinin tersi şeyler.. her ikisi de çok önemli fotoğrafçılar.. Bu örnekleri defalarca çoğaltmak mümkün gerçekten.. isim vermem gerekmiyor.


İstanbul’u beş duyunuzla tanımlamanızı rica etsem.. 
Bana göre İstanbul’u bilgisizliğimiz, görgüsüzlüğümüz, kültürsüzlüğümüze ilaveten doyumsuz para ihtirasıyla öldürdük.. bir ölüyü tarif etmek içimi acıtıyor.

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Hayır yok.. İstanbul fotoğrafları bir sakız gibi çiğnene çiğnene bayat bir tad aldı.. Yeni bir şey söylemeli.. Çekersem bu şehirde gözümü tırmalayan zevksiz ve görgüsüz şeyleri çekerdim. Sonuç çirkinliklerin biraraya toplandığı bir şey olurdu. Bu da İstanbul’a haksızlık olurdu.. bu şehir her şeye rağmen güzel bir kent..

Ergun Çağatay
15 Ocak 1937’de İzmir’de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej’den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris’te Gamma Fotoğraf Ajansı’na girerek foto muhabirliğine adım attı.  1980’de New York’ta Time/Life Grubu’nda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü Asala'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanıp hastanede uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılı çalışmalarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya’dan Brezilya’ya kadar dünyanın birçok ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı.


Avrupa’ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa’da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine önemli araştırmalar yaptı. Paris’te Nathan Yayınevi için “Türkiye” kitabını hazırladı. Kapsamlı projesi– Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk”  kitabında, okuyucuları, özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk – Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına eşsiz bir yolculuğa çıkarttı. Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makalelerinin yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi’nden Prof. Bernt Brendemoen’in takdim, Ergun Çağatay’ın önsözü ve Doğan Kuban’ın giriş yazıları, 400 fotoğraf ve 34 makale yer alıyor. Kitap, Kasım 2006’da ingilizce olarak (Turkic Speaking Peoples) Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi 2008’de İstanbul’da yayınlandı. 

Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı “Bir Zamanlar Orta Asya” kitabı ile beraber hazırlanan aynı isimdeki sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas/ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu. Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü’nün kuruyup çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Film Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.                                                                        


Norveç'te Tekneler, 2015



10 Eylül 2014 Çarşamba

ArtInternational'ın yönetmeni Dyala Nusseibeh, birbaskaistanbul'a verdiği röportajda çağdaş Türk sanatının geldiği noktayı çok etkileyici bulduğunu söyledi..

ArtInternational Uluslararası Sanat Fuarı bu yıl 26-28 Eylül tarihlerinde İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde açılıyor. Modern ve çağdaş sanatın ünlü isimlerini bir kez daha İstanbul’da buluşturan fuara 24 ülkeden 80 seçkin galeri katılıyor.

Türkiye'den katılan galeri sayısı sadece oniki: Galeri Manâ, NON, Pi Artworks, PİLOT, Rampa, ArtSümer, x-ist, Galeri Zilberman, Dirimart, Galeri Nev, Rodeo, Sanatorium.

ArtInternational’ın yönetmeni Dyala Nusseibeh, birbaskaistanbul'a verdiği röportajda çağdaş Türksanatının geldiği noktayı çok etkileyici bulduğunu söyledi:  "Son yıllarda İstanbul’un sanat ortamı organik bir şekilde gelişiyor ve bu, dışarıdaki sanat ortamının çok fazla ilgisini çekiyor. ArtInternational’ın da bu anlamda doğru bir zamanda yapıldığına inanıyorum. Özellikle yurt dışından gelen misafirlerimiz için, merak ettikleri Türkiye çağdaş sanatıyla karşılaşmak ve İstanbul’da olmak çok heyecan verici."

Türkiye, Türk sanatçıları ve koleksiyonerleriyle ilişkiniz ne zaman başladı?
Yaklaşık 3 yıl önce, fuar kurucularından biri olan İngiltere kökenli Montgomery firması tarafından İstanbul’daki sanat ortamını araştırmam istenmişti. İstanbul Bienali'nin başarısının, Türkiyeli galerilerin ve sanatçıların uluslararası sanat fuarlarına katılımının ve görünürlüğünün artışının ve önemli sayıda Türkiyeli koleksiyoneri ismen tanımaya başlamamızın ardından, Montgomery İstanbul’da yeni bir sanat fuarı lanse etmek için doğru bir zamanlama olup olmadığını anlamak istedi. Bu sebeple Türkiye’de yeni bir sanat fuarı düzenleme konusunda ve buradaki sanat sahnesine anlamlı bir katkıda bulabilmek amacıyla Türkiyeli galericiler, sanatçılar ve koleksiyonerlerin bakış açılarını ve fikirlerini almak üzere Türkiye’ye geldim ve büyük bölümüyle ilk defa olarak tanışma imkanı buldum.  

Osman Dinç "Yağmur Çeşmesi", 2013, Pi Artworks, London/Istanbul
Uluslararası sanat koleksiyonerlerinin Türk sanatçılarına ilgisi nasıl sizce?
Geçen yıl çok fazla uluslararası konuğumuz vardı. Hem fuar davetlileri hem de Bienal’I izlemek isteyenlerin buluştuğu bu dönemde gördük ki, Türkiyeli sanatçılar çok fazla merak ediliyor. Az once de söylediğim gibi, Türkiye çağdaş sanatının yükselişi dışarıdan ilgiyle izleniyor. Küreselleşmiş dünyamızda, Roma, Paris, Londra gibi ‘kültür merkezi’ şehirlerinin etkisi ve egemenliğinin azaldığını sıkça duyup okuyoruz. İşte bu durum, İstanbul gibi kültür dünyası yeterince keşfedilmemiş şehirlere öne geçme fırsatını sunuyor ve bence çok sayıda insan bunun heyecan verici olduğunu düşünüyor.

Amerika, Asya, Ortadoğu, Avrupalı sanatçılara birlikte üretim imkanı verecek bir etkinlik planlıyor musunuz? Fikir ve düşüncelerin paylaşılabileceği söyleşi ve paneller organize edilecek mi? Fuar izleyicilerine ne gibi sürprizleriniz var?
Katılacak galeriler ve getirecekleri işlere baktığımızda yine heyecan verici bir ArtInternational bizi bekliyor diyebilirim. Henüz açıklamadığımız için burada söyleyemiyorum ama artistik direktörümüz Stephan Ackermann’ın hazırladığı artistik programın büyük sürprizler barındırdığının tüyosunu verebilirim buradan. Asya’dan önde gelen galeriler bu yıl ilk defa fuara katılacak; sanatçılarının fuar programına katılımını sabırsızlıkla bekliyoruz.

Konuşma Programı için, SPOT Projects’in kurucuları Tansa Ekşioğlu ve Zeynep Öz ile çalışıyoruz. Davetli konuşmacılar arasında Avrupa, Amerika ve Ortadoğu’dan tanınmış şahsiyetler yer alıyor.

Etrafındaki coğrafyanın da farkında olarak, politik, bürokratik ve ekonomik engellerle dolu bir Türkiye'de ne gibi kültürel öngürüler olduğunu tartışacağımız bu konuşmaların Türkiye’de ciddi bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz. Başak Şenova’nın küratörlüğünde hazırlanan Video Programı, alternatif sanat kurumlarına ve sanatçı inisiyatiflerine ev sahipliği yapan İnisiyatifler ile izleyicilerin alternatif izleme deneyimiyle karşılaşacağı Projeler bölümlerinin de altını özellikle çizmeliyim. 

JOAN MIRÓ, "Statue", 1975, Galerie Lelong, Paris
Fuarınızda geçen seneki gibi "Non Profit Bölümü"nüz ile sanatçı gruplarına ve Türkiye'nin bağımsız sanatçılarına yer tahsis etmeyi düşünüyor musunuz?
Elbette. Ticari galeriler ve grupların yanı sıra bağımsız grup ve sanatçılara olanak sağlayan İnisiyatifler Bölümü bu sene de en keyifle hazırladığımız bölümlerden biri.

Türkiye'den katılan galeri sayısı neden bu kadar az?
Fuara yapılan başvuruları değerlendiren Danışma Kurulu’nun kararı bu elbette. Ama şunu çok net söyleyebilirim ki, ArtInternational’ın önceliği ve Türkiye’deki diğer fuarlardan en önemli farkı, program kalitesini yukarıda tutması.  Bunu galeri seçimlerinden artistik programın hazırlanmasına ve mekanın düzenlenmesine dek her detayında yakalamaya çalışıyoruz. Türkiye’den de uluslararası galerilerin başarısını ve kalitesini düşündüğümüzde onlarla yan yana gelebilecek galerileri seçmeye dikkat ettik.

Geçen seneki fuar hakkında fikir verebilecek ziyaretçi sayısı, ziyaretçi profili ve eser satış adetleri ve satış rakamları hakkında bilgi verebilir misiniz?
Fuarın halka açık günlerinde ziyaretçi sayısını tam olarak sayamamış olsak da, aralarında önemli isimlerin de bulunduğu 5000 yerleşik ve uluslararası koleksiyonerin VIP programımıza katıldığını biliyorum. Satış rakamı olarak 1. yılın toplam satış rakkamına sahip değiliz ancak satılan en pahalı eserin 1 milyon Avro'ya, en az pahalı eserin ise 800 Avro'ya satıldığı bilgisine sahibim – bu nedenle herkese uygun bir eser vardı diyebilirim!

Fuarın sanat dünyasına ne gibi katkıları olacak sizce?
Henüz ikinci senede bunu söylemek için çok erken olabilir ama ArtInternational’ın Türkiye’deki gerçek çağdaş sanat ortamı için ciddi bir boşluğu doldurduğunu ve onu en iyi temsil edecek platforma dönüşeceğine inanıyoruz.

Blogumun klasik sorusunu sorup  “İstanbul hakkındaki izlenimlerinizi beş duyunuzda” aktarabilmenizi rica edebilir miyim?
Görme – Boğaz, Haliç ve ufuk noktasını vurgulayan muhteşem camiler ve kiliselerden oluşan manzara. Ve Mısır Çarşısı’ndaki rengarenk baharatlar.
Koku  – Taze meyve suları, Türk kahvesi, deniz kokusu!
Dokunma – Halılar, çiniler, pudra şekerli Türk lokumu
Tat  – Döner kebap, taze balık, patlıcan ve pilav
İşitme – Trafik! Ve martılar

İstanbul'a dair bir hayal projeniz var mı?
Evet, Fuar kapsamında tüm yıl boyunca yerli ve yabancı sanatçılar için “sanatçı yerleştirme programı” başlatarak, sanatçıların sanatlarını ifade edebilecekleri stüdyo/atölye imkanı yaratmak.. Hiç şüphesiz İstanbul herkes için ilham kaynağı olacak bir şehir!

Katalan ressam ve heykeltıraş Joan Miró'nun bronz heykelleri ve kâğıt üzerine çalışmaları Paris’in en önemli galerilerinden biri sayılan Galerie Lelong’un standında sergilenecek. Miró'nun iki metrelik “Statue” heykeli de, Haliç Kongre Merkezi’nin terasına, fuarın heykellerin sergilenmesi için ayrılmış bölümü “By The Waterside”e yerleştirilecek.

Joan Miró'nun heykellerinin 1970’lerde, kağıt eserlerinin ise 1949 – 1951 ve 1970’lerde üretildiğini söyleyen Galerie Lelong direktörü Patrice Cotensin, sanatçının ailesi tarafından haklarını korumak ve yürütmek için kurulan Successió Miró ile birlikte bütün eserlerinin kataloğunun da yayıncısı..

Banksy, Kate Moss (Original Colourway), 2005,
Screenprint on paper, 70 x 70 cm, © Banksy / Andipa Gallery

ArtInternational Uluslararası Sanat Fuarı'nda İngiltere’nin köklü galerilerinden Andipa’nın standında pop art sanatının en önemli temsilcilerinden David Hockney izlenebilecek. 

Campbell'in çorba konservelerinden Marilyn Monroe’ya, çağımızın popüler ve ikonik isimlerini kullanarak yeniden ürettiği eserleriyle pop art sanatında çığır açmış Andy Warhol de fuarda yer alacak.

20 yıla yakın süredir ülkesi İngiltere başta olmak üzere pek çok Amerika ve Avrupa ülkesinde şehir duvarlarına yaptığı protest resimleri ile çok konuşulan, “gerilla sanatçı” Banksy ve ölü hayvan figürleriyle büyük tartışmalar yaratan Young British Artists Grubu'nun en önemli temsilcilerinden Damien Hirst, Andipa Gallery ile Türkiye’ye geliyor.

Damien Hirst, Oleoylsarcosine, 2008, Etching on 350 gsm Hahnemuehle paper,
85 x 62.5 cm (33 1/2 x 24 5/8 in), © Damien Hirst / Andipa Gallery

21. yüzyıl İngiliz heykel sanatının en önemli isimlerinden Peter Burke'ün ve etkileyici vazolarıyla tanınan, kadın alter-egosu “Claire” olarak da bilinen ve 2003 Turner Ödülü sahibi Grayson Perry’nin orijinal eserleri de fuar boyunca izlenebilecek.

Sanat dünyasında “Görünmez Adam” olarak tanınan Çinli sanatçı Liu Bolin de işleri Türkiye’de ilk kez sergilenecek sanatçılardan.. 

Galerie Paris-Beijing standında yer alacak sanatçı, kamuflajı bir sanat eylemine dönüştürüyor ve kendini, seçtiği bir fonla aynı desene boyayarak gizleniyor. Özellikle Çin hükümetine karşı yaptığı politik çalışmalarıyla ses getiren Bolin, telefon kulübesinden süpermarkete, Çin Seddi’nden Olimpiyat Stadı’nın bir parçası olmaya varan performanslar sergiliyor. 

Liu Bolin, Hiding in the City, Red Door, 2014, Galerie Paris-Beijing

Fotoğraf sanatının Kafkası’ olarak anılan 20. yüzyılın en çok tanınan kadın fotoğrafçısı Diane Arbus’un işleri de New York'un en ünlü galerilerinden biri olan Robert Miller Gallery bünyesinde ArtInternational'a geliyor. Galerinin fuarda sergilenecek sanatçıları arasında iki büyük isim var: Herbert List ve ‘Punk rock’ın vaftiz annesi’ Patti Smith..

Kariyerine eşi Allan ile birlikte Vogue, Harper’s Bazaar gibi dergilere çektiği fotoğraflarla başlayan Arbus, ayrılmalarının ardından onu meşhur eden portre fotoğraflarına yöneldi. İki kere Guggenheim Ödülü’nü kazandı. Sirkler, çıplaklar kampı, parklar, akıl hastaneleri, üçüncü sınıf otel odalarını mesken tutan Arbus’un modelleri de engelliler, transeksüeller, cüceler, devler, kısacası toplumun ‘ucube’ saydığı insanlar oldu.

                        Diane Arbus’un en popüler fotoğraflarından ‘Toy Hand Grande’