Sanatçılarla Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanatçılarla Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2015 Salı

Reha Yalnızcık: Günümüz dünyasında birileri sanatın gücünü kırmak adına kendini sanatçı zannedenleri güdülüyor.

Ressam Reha Yalnızcık, gazetecilik yaptığım yılların (1981-1983) ilk röportajıydı.. Bugün blogumda ona yer verebildiğim için çok mutluyum. Huzur ve iyi duygular veren barışçı resimlerindeki renkleri ve yumuşacık çizgileri seviyorum..

Resim çalışmalarınızın zaman içindeki değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?
Kendimi bildim bileli hedefim; hep resimle yaşamak oldu. Bunun için adımlarken zihinsel olarak da doldum. Sergilerime başlarken ve sonrasında  düşüncelerim hep itişti öncelik için..

Mükemmelliyetçi bir yapıya sahip olduğumdan değişimler için daha sabırlı olmaya karar verdim zamanla. Kararımın ne kadar isabetli olduğunu bu sergimde de görüyorum.

Tuval üzeri akrilik, 50x50cm.
İlham kaynağınız, beslendiğiniz öğeler nelerdir?
Var oluşunu aklın almadığı alamayacağı güzelim dünyamız ve üzerinde barındırdığı kendi gibi sınırsız mucizeleri en büyük zenginliğimiz olan aklımızla buluşturunca düşünceleri barındıracak alanları bulmak imkansızlaşıyor.

Unicef kart çalışmalarınız ne zaman ve nasıl başladı? Unicef için nasıl çalışmalar yaptınız? 
Hatırladığım, Fatih Erdoğan'ın Unicef adına organize ettiği çocuk kitabı resimleme yarışmasında jüri üyesiydim. Unicef' den Alanor Olalı da vardı jüride. 

Tuval üzeri akrilik, Çapı 60cm.
Bir süre sonra Ankara Selvin Sanat Galerisi’nde sergim açıldığında Alanor Hanım’a davetiye gönderdim. Sergime gelmiş ve resimlerimi beğenip, Unicef ürünlerinde kullanılacak eserleri seçen yurtdışındaki jüriye göndermek istemiş. Galerinin sahibesi Selvin Gafuroğlu ilgilenmişler. 

Unicef jürisine gönderilen resimlerimden ikisi hem sanat jürisinden, hem de ticari jüriden geçince Unicef' e dolayısıyla dünyaya, “merhaba” demiş oldum.

Yurtdışında basılan ve tüm dünyada satılan bu ürünler ilgi gördü ve yenileri de Unicef koleksiyonlarında yer aldı. Toplam beş eserim sekiz ayrı üründe kullanıldı. Altı ayrı kartpostal üzerinde, telefon rehberi içinde ve bir diğeri kupa üzerinde yer aldı. Bu çalışmalar dışında yurtiçinde Unicef yararına açılan karma sergilere katıldım. Birkaçında kızım Perincan Yalnızcık ile ortak çalışmalarımızla yer aldık.

Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
Sanat; hayata güzelliklerin gözüyle bakmaktır. Sanatçı ise; görme problemi olanlara güzellikleri anlatmada yardımcı olmaktır.

Güncel sanat hakkındaki düşünceleriniz nedir? 
Günümüz dünyasında birileri sanatın gücünü kırmak adına kendini sanatçı zannedenleri güdülüyor. Ayrıca her alanda olduğu gibi sanat dünyasında da yoğun kavram kargaşası hakim. Donanımdan yoksun çıplak soytarılar Kral zannıyla ortada dolaşmakta.

Tuval üzeri akrilik. Çapı 60cm.
Beğendiğiniz sanatçılar ve eserlerinden bahsedebilir misiniz?
Güzele ve güzelliklere tutku ile ürün veren tüm sanatçılara sevgim ve saygım sonsuz...Bu duygularla yapılmış  tüm özgün işleri beğenirim.

Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Gerçek anlamda sanat eserleriyle gözgöze gelindiğinde kişilere katacakları, eserlerin içeriğine göre sınırsızdır. Bu özel olarak karşı karşıya gelişlerin dışında giydiklerimizden, tüm ambalajlı ürünlere, kitaplarımızdan her türlü basılı evrağa, alışveriş yaptığımız mağazaların vitrinlerinden dükkanların tabelalarına, apartmanlarımızın adlarının yazılışına, evlerimizin mimarisinden park ve bahçelerimizin düzenlenmesine, toplu taşıma araçlarından özel otolara kullandığımız her türlü araç gerece, sevdiklerimize aldığımız hediyeleri sarıp sarmalarken gösterdiğimiz özene, hepsinin içine katılmış sanat var adı “tasarım” olan. Endüstriyel sanatlar.. Bunun dışında birbirimize gülümseyişimizden, selamlamaya, mimiklerimizden bedenimizle yaptığımız hareketlere, sanatın farklı dalları da günlük yaşantımızda bizlerle...

İstanbul'u beş duyunuzla tanımlamanızı rica etsem?
Yokların yok olduğu kent İstanbul. 

18 Aralık 'ta İstanbul Leonardo Sanat Galerisi'nde açacağınız serginizin öyküsü nedir?
1984 yılında “Benim İstanbulum” başlığı ile açtığım sergide hayalimden yansıyan İstanbul görüntüleri ile yetinmeyip İstanbul ve ülkemizin hatta ülkelerin çeşitli sorunların göndermeler vardı çeşmelerin aracılığı ile... 

Yaklaşık  iki yıldır hazırlamakta olduğum “Tadı Hayalimin İstanbulu”nda  da anlatılanlar özde aynı, görsel olarak farklı.. Bu farklılıklar İstanbul'un doğasına yansımasının yanında göndermelerin biçimine de yansıdı, tabaklar girdi devreye, beslenme kültürümüzdeki değişiklikleri ve önlenemeyen açgözlülükleri anlatmak için...

Yaradanın oldukça cömert davrandığı coğrafyamızda atalarımız,  şükranlarının ifadesi olarak inançları ile oluşturmuşlar şehrimizin siluetini… Hep özen göstermişler yaradılanlara. Tek tek korumuşlar ürünleri genleri ile oynamadan. Ve bu ürünlerle beslenirken yemeklerini sanat eserine dönüştürmüşler saygılarının gereği Tadı Hayalimin İstanbul’unda… 

29 Eylül 2015 Salı

Reinhard Zich, think his artworks are like his children to develop and to ensure perfection for the sake of them..

I met an Austrian artist/actor Reinhard Zich, living in İstanbul; I visited his showroom in a nice historic house in Moda. "Between The Lines" was the name of his catalogue. I think his works exceeds the limits of the lines..

What do you think  about the contemporary art works  in Turkey and in theworld?
Turkey has a very young modern art scene which provides contemporary impulses to the art giving it vibrancy and soul. Worldwide there are so many different new experimentations in new art that it is a challenge to do something new. 


My inspiration source is based on a reflection of the experiences, challenges and opportunities and hence provides an authentic artistic synthesis. I choose Istanbul to live mostly, because it gives me a lot of new inspiration for my art work and new impulses, contexts, cultures and people.


"Logical Consequences", acryl, high polish gilding, pure gold 24 karat, on canvas, 120x150 cm, 2013
Tell me about pls. your solo expo in your Studio.. What is the concept? What kind of materials and technics do you use to create your paintings?

The concept to have my own shoowroom very close to my atelier is that my clients can come and see how I work and they can see also my finished work and can also directly acquire my artwork.

There are different types and technics of gold gilding. I use normaly the high- polish gilding and the polish-poliment gilding, oil paints fusing the traditional methods with new materials, colorwise artist acrylics.

"Authentic Chic" acryl, high polish-poliment gilding,
platinum gold 23.75 karat, on canvas, 70x90 cm. 2015
What is the "happiness" for you? Does the art do you happy?
Happiness is a big word. But I am happy when I am in the nature and when I can see the sun and the moon, the sea and the mountains and the animals which are living in the nature. I am happy when i receive love  and when I can give love.I am happy when I understand in a meditation that I am and all we are unique, I am happy when I hold a child in my armes, especially when it is crying and it needs consolation. I am happy when I feel free, when I can act and show what I feel, express myself openly.

Of course also my art works makes me very happy.. When I wake up in the morning my first thoughts are how I will continue today with my artwork. They are like my children that I want to develop and ensure perfection for the sake of them.

What is the "success" for you?
Succes is when finally I complete my art work how I envisaged it that it should look like and when people and my clients love my artworks. Then I am ready for the next challenge seek the opportunity to paint a new.

Why and when did you choose İstanbul to live in? And speciallly Moda?
Moda I chose as a base due to the active arts scene and its authenticity, its very liberal very close to the sea and many other artist are living here, so you may say an ideal basis for new emergening art.

How do you describe İstanbul with your five senses? As a smell, a view, a touch, a flavour and a sound?
I like the smell of the sea with a slight breeze wind that brings all different smells of Istanbul together. I like the view from Bostancı to the four princess Islands.

Istanbul is touching me because the people are so friendly and and they try to give their best when I need help. I enjoy to eat fresh fish in Istanbul. I always buy it at the fish market, prepare it so it stays authentic. There are so many sounds but one that stands out to me is ships signals are tooting and seagulls are screeching in the background, the fusion of nature and technology, freedom and structure. When the musicians on the ships play their instruments typical turkish songs.


 "Promising Darkness" 125x250cm, acryl, gold oil pastel,
platin gold 23,75 karat, on canvas.    This is the half of the picture.. :))) 
To see the whole picture you have to go on 13 & 14 Octobre between 16.00 - 19.00 t
Reinhard Zich's showroom  (adress: Halis Efendi Sok. No.4 Moda Kadıköy İstanbul)




When will be yout next presentation?
My new contemporary art creation "Promising Darkness " will be presented in few days..

It is not only a creation but a message to the world. Dedicated to all victims from the past over the presence to the future. 

You will be captivated and overwhelmed with emotions by the words which are written in the uneasy red triangle...


Reinhard Zich was born in Vienna in 1961. His early life was heavily influenced by his mother who instilled in the young Reinhard a sense of creativity, and passion for the arts. 

Upon compleation of his acting training he moved to Rome in 1985 where he preformed in both stage and screen. His movie appearances included also "La vita e bella" and "Karol", a Pope who remained a man. While living in Berlin in 2005 he began to paint. His unique technique involves a combination of acrylic and gold leaf. He has recieved many private commissions from Rome, Hamburg, Berlin, Vienna and Brussels.

He has played parts in the movies "Çanakkale Savaşı 1915" and "8 Saniye" under the direction of Ömer Faruk Sorak. He has opened his first showroom in the Kadıköy/Moda area of the city. The works in this exhibition are the first offering of an unique artist.

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Saim Altuncu: "Suluboyanın özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir."



Suluboyanın romantik şeffaflığı, renklerin zarif akışkanlığı, bir ipek tül gerisinden seyrettirdiği resimleri seviyorum. Suluboya sanatçılarına hayranlığım da bundan.. Konuğum Saim Altuncu..

Resim çalışmaya ne zaman, nasıl başladınız? Hep suluboya mı çalıştınız?
Lise çağlarında karakalem desenler yapardım. Abim güzel sanatlarda okuyordu o dönem, ben de onun yanında kalıyordum. Okuluna sık sık giderdim. Çizgilerimi düzeltir, temel bilgiler verirdi. Pastel resimler de yapardım ama resim bir tutku değildi benim için o zamanlar. Ne zaman ki suluboyanın büyüleyici etkisi ile tanıştım, ondan sonra tamamen suluboyaya yöneldim.


Resimlerinizin zaman içinde değişim ve gelişimini kendi gözünüzden  aktarabilir misiniz?
Suluboya sevgi, sabır, emek ve çok idman gerektiren bir teknik. Kullandığınız kağıdın, boyanın ve fırçanın da önemi var. Kullandığınız malzemenin kalitesi arttıkça ilerleme hızınızda aynı paralelde gelişiyor. Suluboya süprizlere açık bir teknik. Suyla boyanın dengesini kurmak, kağıdın buna vereceği cevabı hesaplamak ve istenilen efektlere ulaşmak zaman ve çalışmayı gerektiriyor. Yaptıkça gelişiyorsunuz.

Son resim serinizin öyküsü nedir?
Böyle bir planlamam yok. Genelde o anki duygularımın paralelinde gelişiyor. Bazen kent manzarası, bazen ıssız bir köy yolu oluyor. Çektiğim fotoğrafları tararken buluyorum ilgimi çeken konuyu.

İlham kaynağınız, beslendiğiniz öğeler nelerdir?
Genelde uzun yürüyüşler, seyahatler, buralarda çektiğim fotoğraflar,  yaptığım eskizler etkili oluyor.

Suluboya tekniği resim temalarınızı sınırlıyor mu?
Suluboya heyecanlı yapısıyla her türlü konunun resmedilmesine olanak veren bir teknik. Özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir. Resme başlar ve bitirirsiniz. Suluboya'nın şiirsel, transparan efektlerini  başka bir teknikte bulamazsınız.



Hangi sanatçıların hangi eserlerini beğenirsiniz?
Ülkemizde suluboyayı sevdiren ve öğreten Işıl Özışık, Orhan Gürel, Sait Günel ve Burhan Özer'in resimlerini beğenirim. Yabancı suluboyacılarda Alvaro Castagnet, Bernhard Vogel, Liu Yi’yi beğenirim.

Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
İnsanlık tarihi boyunca, insanları evrimleştirip, duygusal boyutta idrak seviyelerini yükseltip, DNA'larına güzeli ve iyiyi işlemeye çalışan, daha medeni dünyalar yaratmak için gösterilen görsel veya yazınsal çabalara sanat diyebiliriz. Bütün bu kaygılar içinde kendini paralayanlara da sanatçı…


Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Sanatın gelişmediği toplumlarda, hiç bir sosyolojik gösterge iyiye doğru devinmez.  Tam tersine kıt zekalı, öngörüsü olmayan, tembel, yalancı, kötü insanların sayısı hızla çoğalır. 

Sanat, kümülatif gelişen, topluma etkisinin zaman aldığı bir olgudur. Bu düşünüldüğünde, bizim durumumuz hayli zor görünüyor. Böyle bir toplumun bireyleri ancak takımları kazanınca mutlu olabilirler ya da bir yerden avanta bir şey bulduklarında…


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Birgül Tekin: Boncuk tasarımlarımı doğru kullanımda görmek mutlu ediyor beni.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan önemli..


Eski Datça'da yaşamaya başladıktan sonra ilk dikkatimi çeken mekanlardan biri de köyün girişindeki seramik heykel ve cam boncuk dükkanı oldu: Sevo Seramik.. Sevdeğer ve Melek Şule Kantürk'ün seramikleri, Birgül Tekin'in de cam çalışmalarının sergilendiği showroom/atölyenin vitrininde de bir sarman kedi uyuyordu sepetinde. Gelen geçen takılıyor, fotoğrafını çekiyor..

Cam sanatçısı Birgül Tekin ile tanıştığımda arkadaşlığı da tasarımları da bana çok keyif verdi. Evinin yanındaki atölyesinde buluştuk bir gün. Ateşin önünde cam çubukları boncuklara dönüştürmesini seyrettim uzun uzun.. Boncuklarının masalsı renklerine, yanyana geldiklerinde oluşturdukları zerafete takılı kaldım.. Sizlerle paylaşmadan da edemedim..



Ne zamandan beri cam çalışıyorsunuz? Boncuk ve takı tasarımındaki yolculuğunuzu anlatır mısınız?
Cam yolculuğum 16 yıl önce Beykoz'da faaliyet gösteren Cam Ocağı'nı keşfetmemle başladı.. 
O günlerde adı henüz duyulmamış, yer - iz tarifleri yapılmamıştı... 

Arabaya atlayıp tam bir  pazar günümü harcayarak arayıp bulduğum Riva Deresi kıyısında bir cennet mekan Cam Ocağı.. İlk ve belki de en şanslı öğrencilerinden biri sayılırım.. Şu anda hepsi de cam çalışmalarını keyifle sürdüren dört kişilik bir sınıftık. Öğretmenimiz Almandı. Helga Seimel...

Çocukluktan beri kanıma işleyen fakat önce konuyla alakası olmayan bir eğitim süreci (iktisat), daha sonra yoğun iş yaşamı.. Büyük şehir stresleri, para kazanma ve çocuk büyütme eğitme telaşı.. Ve hep ertelediğim camın renkli ve büyülü dünyasıyla ilk buluşmam..


Nasıl ortaya çıkıyor bu boncuklar ve takılar?
Önce cam çubuklara hayat veriyorum.. Anlık ruh hallerim yönetiyor boncukların renk ve şekillerini.. 
Sonra sıra tasarıma geliyor.. Kolyeler, küpeler, bileklikler. Tek üretim. Bazen bir kolyeyi bir günde bazen iki saatte tasarlıyorum ruh halime bağlı olarak.. 

Pek çok dalı olan bu renkli dünyadaki tercihim Lampwork boncuktan yana oldu. Renkli cam çubukları yaklaşık 800 santigrat derecede oksijen/LPG ateşinde eritip şekillendiriyorum.  Cam boncuklarıma artı değer olarak takı tasarım deneyimlerimi de kattım. 


Tasarımlarınızı nerelerde görmek hoşunuza gidiyor? 
Boncuk takı tasarımlarımı doğru kullanımda görmek beni çok mutlu ediyor.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan.. Bunlar da "doğru kullanım" ın alt satırları..

İstanbul'dan uzak olmak nasıl bir duygu? Datça'ya ne zaman yerleştiniz?
Dokuz yıl önce İstanbul’dan adeta kaçarak yerleştiğim ve kendi cennetimi bulduğumu düşündüğüm Eski Datça’da çok keyifle sürdürüyorum yaşamımı ve cam çalışmalarımı.


Hayatınızdaki değişiklikler tasarımlarınıza nasıl yansıdı?
Yaşamımdaki olumsuz olaylar ve özellikle de zor insan ilişkileri üretimimi ve hayal gücümü daima olumsuz etkileyip beni körleştiriyor... Bu nedenle de kendi cennetimde, kendi dünyamda belki de biraz izole yaşamak beni mutlu ve verimli kılıyor.

Size göre zanaat ve sanat hangi noktada buluşuyor?
Sanat-sanatçı-zanaat-zanaatkar kavramlarının içiçe geçtiği tanım karmaşasının yaşandığı günümüzde kendimi bu kavramların hiçbirinin içine sokmak istemiyorum.. 

Bu kavramlarla ilgili hiçbir derdim asla yok.. Camı seviyorum, üretiyorum, tasarımlarımı  yapıyorum.. Hepsi bu kadar..

29 Haziran 2015 Pazartesi

Melis Buyruk: Gerçek dünyaya ait olmama hissinin mutlulukla doğrudan bir bağlantısı olduğuna inanıyorum.

Pg Art Gallery, 8 – 31 Temmuz tarihleri arasında Melis Buyruk’un “You are Here! (Buradasın!)” isimli ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapacak.

Seramik sanatçısı Buyruk, çalışmalarının büyük bir bölümünde bu malzemeye en görünür işlevsel formlarından biri olan tabak olarak yer veriyor. Endüstriyel bir formu, şekil itibariyle olduğu gibi kullanmasına karşın ele aldığı bağlam, tabağı bir tasarım nesnesinden sanat nesnesine eviriyor..



Son serginizin öyküsü nedir?
"Buradasın /You are Here" ilk kişisel sergim.  Sergide insana ait parçaları, uzun bir yemek masasında, beyaz yemek tabakları içerisinde, güllerle süslenmiş olarak göreceksiniz. Serginin ana teması, insan bedeni aracılığı ile anlatılıyor. Tabaklara yerleşmiş parçalar, hiçbir cinsel kimliği işaret etmiyor. İnsanı sosyal, etnik veya cinsel kimliklerinden arındırarak sadece beden, yani et ve kemik olarak ortaya koyan ve bu sayede eşitleyen bir bakışla yaklaşmaya çalıştım. Bedeni var olduğumuz müddetçe "süsleme" arzumuz ve bu döngü üzerine bir sergi. 

Sanatta kurallara inanıyor musunuz?
Sanat, duygulara dayanan bireysel bir tavır bana göre. Kurallara inanmıyorum. Aksine sanatçının, her türlü kaygıdan ve iradeyi sınırlandıran kuraldan uzak, üretebilmesinden yanayım. Nietzsche “Yaratıcı olmak isteyen, önce her şeyi yıkmakla işe başlamalı” der. Hiçbir zaman “bir şeyleri yıkmak” gibi bir amaçla ürettiğimi söyleyemem ama kuralları da umursamıyorum.


Sergiye hazırlanma süreciniz nasıldı? Neler üzerine daha çok odaklandınız?
Bir sanat izleyicisi de olarak, çağdaş sanat galerilerinde, malzemesi “seramik” olan bir iş neredeyse hiç görmüyordum. Seramik korkulan bir malzeme. Geleneksele kaçan bir algısı var ve dolayısıyla nasıl konumlandırmalı, ne üzerine konumlandırmalı gibi noktaların üzerinde çok durdum. “circle” çok hassas ve ince bir iş. Hem bunu vurgulamalıyım hem malzemeyi odak noktası yapmamalıyım gibi handikaplarım oldu. Neticede beton ve aynadan yardım aldım.

Seramik çalışmaya ne zaman ve nasıl başladınız?
2003 yılında Güzel Sanatlar Seramik Bölümü’nü kazandım. Seramikle tanışmam da okul ile birlikte oldu.
 


Çalışmalarınızın değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?
Zaman ile birlikte, iç dünyamda, hayatımda ve dünyaya bakışımda değişimler yaşıyorum herkes gibi. Bu değişimler yorumuma farklılıklar katıyor doğal olarak.. Bundan yıllar önce daha temiz bir zihinle dünyaya bakarken en büyük derdim kimyasal ve biyolojik kirlenmeler iken bugün varoluşu daha başka bir dille sorgulamaya çalışıyorum. Bunun yanında malzeme ve teknik açısından da araştırmalarım oluyor. Tabi bu da işlerime yansıyarak değişimime katkı sağlıyor.

Eserlerinizin malzeme - konsept dengesi hakkında neler söylemek istersiniz?
Çalışmalarımda malzeme olarak porselen ve seramiği kullanıyorum. Yemek tabaklarında olduğu gibi hazır malzemelere de başvuruyorum. Seramik veya porselenin sanatsal anlamda uzak durulan, korkulan bir malzeme olarak bir izlenimi var. Bu malzemeden bahsedilince aklımıza ilk gelen şey de tabak! Bu sergide ben de ilk akla gelen "tabağı" endüstriyel bir ürün olarak alıp bir sanat nesnesine çevirdim.. 

Melis Buyruk
Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
Aslında bir tanımım yok. Kalıba sığdırmaktan da, büyük cümlelerden de hoşlanmıyorum. Kendini sanatçı olarak tanımlayan herkes sanatçı ve ürettiği de sanattır. Burada tabii genel geçer faktörler ve göreceler olacaktır ama değinmiyorum

Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Bir sanatçı olarak, atölyeme girdiğim andan itibaren üretmek benim için zorluklarıyla da, hazzıyla da beni gerçek dünyadan soyutlayan ve andan koparan bir eylem. Gerçek dünyadan kopmak da iyi hissetmek için yeterli geliyor.

Bir sanat izleyicisi olarak da aynı şekilde.. bambaşka beyinlerin ürettiği fikirlere ulaşmak beni yaşadığım andan çekip çıkartıyor. Gerçek dünyaya ait olmama hissinin de mutlulukla doğrudan bir bağlantısı olduğuna inanıyorum.

16 Haziran 2015 Salı

Sevgi Karay heykellerindeki gerilim..




Sevgi Karay'ın heykelleri insana okyanus derinliklerinin ışıksız ve gizemli ortamında yaşayan mikro organizmaları, toprağın altında yaşayan varlıklarından habersiz olduğumuz sürüngenleri hatırlatıyor ve hatta ötesini…  

Heykellerinize konu olan yaratıklardan, beslendiğiniz kaynaklardan bahseder misiniz?
Manevi olarak tasavvuf bilgisinden, görsel olarak doğadan besleniyorum. Heykellerimdeki yaratıklar doğanın her yerindeler..

Deniz canlıları, böcekler, fosiller bana onları çağrıştırıyor. Denizin yumuşaklığı ve kıpırtısı içindeki gerilimi, zıtlıkların birlikteliği ve her alandaki gerilim benim ilgi alanıma giriyor.

Devamı...

20 Mayıs 2015 Çarşamba

İskender Giray: İstanbul şakaya gelmez, hazırlıksızsan yutuverir. Ruhunu hissederek yaşamak esas olmalı, aksi halde geriye şu an sadece beton yığını ve kaos kalır..

İlk kez  Moda Caddesi üzerindeki "Ağaca Ağıt" heykeliyle dikkatimi çekmişti.. Sonra yan sokağımdaki atölyesini keşfettim. Daha sonra da gazeteci Nuh Köklü anısına yaptığı heykeli..  

Sanatçının düşündürenini severim. İnsanları şaşırtmayı başarmaları, algılarını zorlamaları bei mutlu eder.


İskender Giray yaptığı sokak heykelleriyle bu misyonu taammüden yüklenmiş bir sanatçı. Demir ve metal borulara sözünü geçirebiliyor olması fizik mühendisi olmasından da kaynaklanıyordur belki ama İskender Giray'ın elinde can buldukları bir gerçek.


Ne zamandan beri heykel çalışıyorsunuz?
8 yıldır tam zamanlı olarak diyebiliriz... Öncesinde de tatile çamur götürüp, insanlar denize girerken, kaldığım bungalovun önünde tatil boyunca figür çalışmışlığım vardır veya bir bıçak, biraz ip ve sazlıklarla, yine insanlar suda oynarken tatilimi geçirmişliğim...


Heykellerinizin değişim ve gelişimini kendi gözünüzden değerlendirebilir misiniz?
Biraz zor bir soru bu. Mutlaka gelişiyorum, çalışan herkesin geliştiği gibi. Bu gelişim sırasında da mutlaka değişiyorumdur hem içsel hem de iş anlamında. Sürekli, yenisini denemek gibi doymaz bir istek var içimde. Tekrarlamaktan hoşlanmasam da malzemede ve teknikte, tekrarsız gelişim olmuyor. Tekrarı malzemede ve teknikte bırakmaya, sanatımdan uzak tutmaya gayret ediyorum. Hiç bir zaman tamam "ben oldum" diyemeyeceğim bir daldayım ki aslında öyle denebilecek bir hayat olmaması gerektiğine inanıyorum. "Yeterince geliştim" dendiği gün gelişmeyi bırakır zaten insan. Dolayısıyla, eksiklerime konsantre olmaya çalışıyorum. Bu bağlamda da gelişimimi gözlemlemeyi ve yorumlamayı, beni sevenlere (aileme, arkadaşlarıma) ve işlerimi takip edenlere bırakıyorum:). 



İlham kaynaklarınız ve malzeme kullanımınızdan bahseder misiniz?
Ben işin biraz karanlık tarafındayım. Anlatma arzum o yönde çalışıyor. Zaten çocukluğum dahil, biraz pesimistimdir. Çocukluk fotoğraflarımın büyük kısmında gülmüyorum, çok ciddi bir ifadem var.  Ama mutsuz bir çocukluk değildi benimki.. Ablam gülüyor mesela. Bu arada gülmeyi çok severim ve çok da gülerim. Sadece içgüdüsel olarak sonuçların üzerindeki menfi etkenleri saptamaya çalışıyorum.  Bu durum içime eleştiri isteğini de getiriyor. Bu isteği de iş yaparak doyuruyorum. İnişi yaşayıp çıkışı işimle sağlıyorum. Malzemeyi sadece işin duygusuna göre seçiyorum demek isterdim fakat işin bütçesine göre de değişiyor. Ama metal ağırlıklı çalıştığım kesin.  

Bu konuda daha önce böyle bir soruya verdiğim cevabı tekrarlayacağım.. Metaller ağır elementlerdir.  Yıldızlar kütle çekimiyle merkezlerine doğru kendilerini sıkıştırır. Çok sıkışıp içindeki küçük atomları birleştirerek daha büyük bir atom türetir. Bu şekilde enerji üretirler ve yine bir kısmını aynı sürecin tekrarı için kullanırlar. Bu zincir birleştiremeyeceği büyüklükte atomlar oluşuncaya kadar sürer. Güneş, dünyada bulunan ağır element yüzdesine ulaşamadan sönecek. Yani o demirler, bakırlar, altınlar, bizden çook önce güneşten çok daha büyük bir yıldızda oluştular… Çok yaşlılar, milyarlarca yıl yaşındalar… Bizden sonra da dönüşümde kalacaklar. Biz de içimizde bu elementleri barındırırız. Dolayısıyla biz de aynı dönüşümün daha kısa süreli uğrak noktalarıyız...  Onlar bizim temel parçalarımızdan, yani biziz… Dolayısıyla bizde duygu olarak da karşılıkları var…

Sokaklar heykellerinizle ne zamandan beri ve ilk nasıl tanıştı?
Sokağa ufak çaplı resim denemelerim oldu fakat "Ekmekçi Berkin'i Arıyor" sokağa bıraktığım ilk heykeldi. Kısaca içimdeki anlatma ve gördüğüm boşluğu, oraya zaten kafamda yerleştirdiğim işle buluşturma arzusuna yenik düşmem sonucu oldu. Yani bir çeşit evindeki duvarı, boş alanı süsleme güdüsüyle yapıyorum..  fakat genelde anlatma,  fikrimi söyleme gibi kaygılar barındırıyor. 

Sokak heykellerinize gelen tepkilerden bahseder misiniz?
Tabii ki toplumdaki çeşitlilik yorumlara da yansıyor, Bir kısım bu işi maddi çıkar olmadan yaptığıma inanmak istemiyor mesela:) Bir kısmı yobaz, bir kısmı küçümser, bir kısmı zaten saldırgan. Ama Kadıköy halkının geneli seviyor. Ben de bundan mutluluk duyuyorum tabii.

Günümüz sanatını 10 yıl öncesiyle karşılaştırdığımızda sizce hangi büyük değişimler yaşandı?
Gün geçtikce hızlanıyor bilgi akışı fakat 10 yıl önce geçmişe göre yeterince hızlıydı. Türkiye için konuşuyorsak, özgürlükler, sansürler ve baskılar anlamında hızlı bir kötüye gidiş var diye düşünüyorum... Eskiden de iyi değildi zaten ama giderek kötüleşiyor. Zihinler bu bilgi akışında açılacağına korkup kapanıyor. Hala heykelin anlamından bağımsız, hayvanların cinsel organları, kadın heykellerin göğüsleri konuşuluyor. Heykelin hassas bir parçası varsa ertesi gün yok oluyor, kırılıyor. bütün bunlara rağmen dayanan heykellerin de bir kısmı otoriteler tarafından kişisel zevkler doğrultusunda yıkılmadıysa, orada duruyor. Ama i,ş kapalı kapılar ardında galerilerde bir sektör olarak akmaya devam ediyor. Onların da tabii mahalle tarafından basılma, bıçaklanma veya ideolojisi yüzünden tutuklanma ihtimali ayrı. Böyle bir ortamda hayatta kalmaya ve özgür düşünüp eleştirmeye çalışıyor sanatçı. Genç sanatçılarda en büyük değişim direnmeyi öğrenmek oldu diye düşünüyorum... 

Fakat sorunuz daha genel bir soru sanırım. yine bu bilgi akışında inanılmaz bir tüketim doğuyor. Eserleri canlı izlemek yerini hepimizin bildiği gibi sanal ortamda izlemeye bıraktı. Artık heykeller, resimler önümüze tek tek de gelmiyor. 15'li 20'li gruplar halinde bakıp paylaşıp bırakıyoruz. Bu hız üretime de yansıyor. Dolayısıyla işler hızlı yapılıyor. Zaman artık çok daha pahalı. Disiplinlerden, akımlardan bahsetmek zor, her şey birbirine geçmiş durumda. Tarih müthiş eserlerle dolu. artık bizim nesillerimiz güzel melezler çıkarmaya uğraşıyor bence...



Beğendiğiniz, etkilendiğiniz, takip ettiğiniz sanatçılar kimlerdir?
Gehard Demetz, Patricia Piccinini, Thea Jansen sevdiğim heykeltraşlardan, takip etmeye de çalışıyorum. Fakat şunu da söylemeliyim ki iyi bir sanat izleyicisi veya takipçisi değilim. Çoğu zaman çalışırım ve sergileri de bu süreçte kaçırırım. 

Sanat ve sanatçı tarifinizi alabilir miyim?
En basit şekliyle, sanat, üretimin veya performansın sonucunda karşı tarafta duygusal anlamda bir iniş çıkış yaratabilmeli, sanatçı da bu işi dürüstçe ve safca kendi iniş çıkışlarından sağladığı devinimle yapmalı. Yani özetle bence sanat duygusal iletişim işidir. Çıplak, maskesiz yapılanı makbuldür.

Mutluluk ve sanatı nasıl ilişkilendirebilirsiniz?
İngilizce "What is bad for your heart is good for your art" diye bir söz var. benim tarafımdan bakınca tam da budur:) Kaldı ki çok mutluysam zaten çalışmak istemem, mutluluğu yaşamak isterim. Zaten" çok mutlu olmak" bir farklı bilinç halidir ve etkisi geçicidir. Bu etkiye ulaşmak için bu işi yapıyorum. Yani zaten çalışmak benim için bir mutluluk arayışı. Ama işimde konu olarak mutluluk kavramı üzerinden pek gitmiyorum. Eleştirel işler yapmaktan hoşlanıyorum. Bakan kişide mutluluk yaratmak tabii ki beni mutlu eder o ayrı:)

İstanbul'u 5 duyunuzla tanımlamanızı rica etsem...
İstanbul birçok büyük sanatçı tarafından anlatılmış. Şiirlere konu olmuş. İçinde taşıdığı ruhu faketmemek imkansız! Bunca güzel tasvirin arasında ne desem yavan kalır. Tutkularımdan biri oldu çok küçük yaşımdan beri. Küçükken büyüklüğü korkuturdu. Biraz da korkmak lazım.. Şakaya da gelmez, hazırlıksızsan yutuverir. Ruhunu hissederek yaşamak esas olmalı aksi halde geriye şu an sadece beton yığını ve kaos kalır. Ben yaka değiştirirken vapur tercih ederim. Yollardan sahili. 

Beşiktaş Çarşı'da, Kadıköy Rıhtım'da rakı içmek lazım tabii. Kışın soğukta, vapurun kıçında çay sigara yaparken puslu havada martı izlemek. İstanbulda olduğum için şanslı hissettiren anlardan... ama betona gömmeye devam ediyoruz. korumuyoruz. yok ediyoruz. şehrimizi siliyoruz. Gelişmişlik AVM sanıyoruz. Her boşluğu her yeşili yok ediyoruz! Tek kaygısı para olan bir topluma dönüşüyoruz... 

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Bir cumhuriyet saati projem var ama anlatması biraz zor. Bir prototip yapmayı planlıyorum. Dev bir saat kulesi. Tamamen mekanik fakat klasik değil. Üzerinde belli açılardan nefes alıp veren insan figürünün belireceği kinetik (hareketli)  bir heykel. Açık mekanik parçaların topluma, toplumdaki vandalların da heykele zarar vermemesi için bir kulenin üzerinde durması gerekiyor. İlanından bu yana geçen zamanı sayacak bir saat. 

Ayrıca tüm apartmanların çatısını, güneş panelleriyle kaplayıp, tüm kaldırımları ve yolları, hem kinetik enerjiyi hem de güneş enerjisini elektiriğe çeviren yol kaplamasıyla döşeyerek %100 yeşil enerjiyle yaşayan ilk şehir yapmak gibi bir çılgın projem var ama herhalde izin çıkmaz:)

7 Nisan 2015 Salı

Güler Güngör'ün inandığı tanım: Sanat dünyayı kurtarmaz ama iyileştirir...

Heykeltraş Güler Güngör, kendi hakkında konuşmayı sevmeyen, eserleriyle konuşulmayı tercih eden sanatçılardan... Bilen biliyor..

Heykel ile ilişkiniz nasıl başladı?
Okul sıralarında derslerden kendime en yakın hissettiğim  ders resimdi. Sonrsında bu duygum daha da büyük bir ilgiye  dönüştü.

Eserlerinizin zaman içinde gelişim ve değişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?
İnsanın ve sanatçının gelişimi, olayları ve zaman sürecini yaşadıkça oluşuyor.. 

Mesleğiniz sanatın bir dalıysa, haliyle elinizdeki malzeme ve zamanla birlikte yoğrularak ortaya koyuyor, oluşturuyorsunuz eserlerinizi... 

Yaşam deneyimi kazanmak, sanatçının olgunlaşması ve malzemeyle bütünleşmesi uzun bir süre gerektiriyor.

Son katıldığınız serginin öyküsünü anlatır mısınız?
Son olarak 28 Şubat - 28 Mart tarihleri arasında Galeri Apel’de açılan “Nevruz” karma sergisine katıldım.  

Eserimin malzemesi metal tüldü. Kadın figüründen oluşuyordu. İçi kafes olan bu kadın formu, içindeki kuşu baharda özgür  bırakıyor.. Eserin ismi Azad..

İlham kaynaklarınız ve tekniğiniz hakkında bilgi rica edebilir miyim?
Sanatçının ilham kaynağı yaşamın ta kendisidir. Çevresindeki ve dünyadaki olaylardan en çok etkilenen ve tepki veren sanatla uğraşan kesimdir. Sanatçının tekniğini anlatacağı olay belirler.. Günümüzde teknolojinin bu kadar gelişmiş olması sanatçının  anlatım seçeneklerini daha da artırmış oluyor.



İzlediğiniz, eserlerini beğendiğiniz sanatçılar kimler? 
İletişim araçlarının dünyamıza getirdiği en önemli ve yapıcı şey, sanat dünyasından hepimizin kolaylıkla haberdar olmamızdır.

Bu nedenle bir-iki isim vererek soruyu yanıtlamak yerine, tüm sanatçıların çaba ve gayretlerini keyifle izlediğimi söylemekle yetineceğim.

Sanat ve sanatçı tanımlamanız nedir?
İsmini hatırlayamadığım bir sanat dergisinde bir sanatçının yaptığı tanım beni etkilemişti: “Sanat dünyayı kurtarmaz ama iyileştirir.."

Sanatın bugüne değin birçok tanımı yapıldı ve daha da yapılacak.. Ben sanatın kişiyi ve dünyayı iyileştirme tanımına inanıyorum.. Bu konuda söylenecek daha fazla bir tanımlamaya kendimce ihtiyaç duymuyorum...

Sanat ve mutluluk ilişkisi nedir size göre?
Sanatın, sanatçı ve izleyici üzerindeki etkileri çok önemli. Zaman zaman mutluluk vermesinin yanısıra acı vererek de düşündürmeye itmesi sanata ve sanatçıya sorumluluk yüklemekte..

İstanbul'u 5 duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
Ahhhh İstanbul, güzel İstanbul’um.. Acımasızca seni kötü kullanan bu insan hırsının seni çirkinleştirmeye çalışmasına rağmen sen yine güzelsin. Umarım seni haketmeyen bu insanlara yanıtın çok acımasız olmaz...

İstanbul'a dair bir hayal projeniz var mı?
Vardı ama çabalarım  sonuç vermedi. Çünkü düşündüğüm proje bügün toplum olarak tüm yaşadıklarımıza bir tepkiydi.


Güler Güngör
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Y.Heykel Bölümü Hüseyin Gezer ve Şadı Çalık Atölyelerinden 1976 yılında mezun olmuştur.

Kişisel Sergileri:
2010 "Yakın Gelecek", Galeri Apel, İstanbul
2008 "Külahlı Gövdelerin Tarihi", Kadir Has Üniversitesi, İstanbul
2007 "Yılan-Zaman", Galeri Apel, İstanbul
2007 "Cambazın Çığlığı", Fransız Kültür Merkezi, İstanbul
2005 "Oyun", Galeri Apel, İstanbul
2002 "Yaşam ve Denge", Q Jazz-Çırağan, İstanbul
2002 "Did Derneği Demokratik Ülkeler Kuruluş", Maslak Venue, İstanbul
2001 "Bir Varmış Bir Yokmuş", Bozcaada Homeros Etkinlikleri, Bozcaada
2001 "Denge", Galeri Selvin, Ankara
2001 Toçev - Tüsav ortak çalışması GAP Etkinliği Müzayedeleri, İstanbul

Seçilmiş Karma Sergiler:
2011 "Vitrin", Galeri Apel, İstanbul
2010 "Çok güzel" Taşınabilir Sanat, Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Büyükçekmece
2010 "Kültür Fizik", Galeri Apel, İstanbul
2009  Galeri Apel sanatçıları sergisi, KAGİDER, İstanbul
2008  Urfa sergisi
2008 "Je m’appelle Apel", Galeri Apel, İstanbul
2007  TOG 5. Yıl etkinlikleri, Borusan İstinye Kültür Merkezi, İstanbul
2007 "Toprak ve Lif", Galeri Apel, İstanbul
2006 "Zamanın Lale Hali", Galeri Apel, Darphane-i Amire, İstanbul
2006 "Natürmort", Açık Radyo-Galeri Apel, Istanbul
2006 "Çarşı-Pazar", Galeri Apel, İstanbul
2005 "Nevruz", Galeri Apel, Diyarbakır
2004  Avrupa Birliği Plastik Sanatlar Sergisi
2003  Heykeltraşlar Derneği, Tüyap Sanat Fuarı, İstanbul
2003 "Şairin Bahçesi", Galeri Apel, İstanbul
2003 "Metal İşler", Galeri Apel, İstanbul
2002  Heykeltraşlar Derneği, Tüyap Sanat Fuarı, İstanbul
2002 "İskemle", Galeri Apel, İstanbul
2001 "Buluşma", Heykeltraşlar Derneği, Aksanat, İstanbul
2001 Tepebaşı Tüyap Kadın Bienali, İstanbul
2001 "2001 Gece Masalları", Galeri Apel, İstanbul

17 Mart 2015 Salı

Arif Turan: "Einstein'ın ünlü sözü aklımda.. "Arılar yokolunca hayat biter"..

Bir "arı" resmi takıldı gözüme ve peşine düştüm.. Ressam Arif Turan, İstanbul Kuzguncuk'ta yaşıyor..

Resim yapmaya nasıl başladınız?
İlk resimlerimi herkes gibi çocukken yaptım. Ben ilkokulda iken ortaokulda olan ablam 1974 yılında bölgesel bir resim yarışmasında ödül almıştı. Armağan olarak, Botticelli resimleri kitabı verildi.

Bu kitaptaki resimlerden çok etkiledim. Özellikle “İlkbahar” ve “Venüs'un Doğuşu”ndan.. Resime ilgim artarak sürdü. O dönemler TRT’de çok nitelikli belgelseller vardı. Rönesans ustalarının yaşamlarını, yapıtlarını yarı belgesel filmlerde izlemiş, çok etkilenmiştim.



Malzeme ve önbilgim olmasa da abim ve özelikle ablamın resim çalışmalarından dolayı resimle ilgilenmeye başladım. O zamanlar kılavuz olmadan el yordamı ile resim yapma çabalarıydı.. Kalitesiz yerli yapım dışında yağlıboya da yoktu. Çin malı bir boya vardı. Resime dair ön bilgiler veren, desen ve benzeri bilinçli bir yol gösterenim de yoktu.

Ortaokulda ilk kez bir yağlıboya kopya yapmıştım. Van Gogh’un “Saintes-Maries’te Balıkçı Tekneleri” resmi idi. Ardından da Leonardo’nun kendi portresinin karakalem kopyasını yapmıştım. Sonrasında son derece iyi resim öğretmenlerim oldu. Özellikle lisede, Güzel Sanatlar Akademisi mezunu hocamın özel ilgisi ufak tefek ödüllerle hem resime hem de sanat tarihine ilgimi artırdı. Üstelik 12 Eylül öncesi dönemiydi. Lise son sınıfta özelikle ikinci dönem onlarca resmimin olduğu bir okul sergisi yapıldı. İçlerinde grafik kitap kapağı denemelerinden tutun da resimlediğim mini öykü ve yağlıboya resim dahil çok çalışma vardı.

Resimlerinizin değişim ve gelişim sürecini kendi gözünüzden değerlendirir misiniz? Sizi tetikleyen unsurlar, ilham kaynaklarınız neler?Denizlerden arılara nerelerden geçtiniz?
Her insanın bir içyolculuğu vardır. Kanaatimce bu süreç çok da kesin çizgilerle ifade edilemez. Ayrıca yaratıcılık sadece sanatsal alana ait değildir.. Bu yüzden hiç kimsenin bu geçiş evrelerini netlikle ifade edebileceğini sanmıyorum. Sanat hayatında yaratıcı süreç, sanatçının poetikası, karmaşık geçişler, tarifsiz durumlar, hepsi birbirinin içinde harman olarak ilerler. Kendime ait bir dil arayışı sancıları Resim Bölümü üç ve dördüncü sınıfında okurken ilk belirtilerini göstermeye başlamıştı..

Arkeoloji ve sanat tarihi gibi bir bölümden sonra resim okuduğum için belli bir bilgi birikimim vardı. Günlük hayatta sergileri takip ettiğimden ve tabii yaşça büyüdüğümden dolayı bir öğrenci için nispeten fazla farkındalıklı ve kişisel resimlerdi. Bu yılları arayışların başlangıcı olarak ifade ediyorum. Bunda erken yaşlardan itibaren başka sanat ve yaşam alanlarına olan ilgilerimin payı olduğunu düşünüyorum.

Edebiyat, özellikle şiir, müzik ve sosyal bilimlere olan ilgim bakışıma yansıyordu. En büyük sorunum resim eğitiminden sonra birikimlerim ve kafamla, beceri ve çizimlerim arasındaki mesafe idi. Beceri ve yaratıcılık ilişkisinde denge kurmam lazımdı. Bu süreçle gelen mesleki kaygı ve korkular. Bu ancak cesaret ile çalışarak, suyu akıtarak çözülebilecek bir durumdu.

Üçüncü sınıfta okul çalışmaları dışında kendime ait konulara el attım. Atölyemde ne istiyorsam onlara çalıştım. Kendimi üslupta sınırlamadım. Denemeler yaptım. Kötü resimler yapmak pahasına.. Üçüncü sınıfı bitirdiğim yaz Galeri Selvin iki resmimi satın aldı. Bu bana moral oldu. Çabalarım son sınıfta gelişerek sürdü ve mezuniyetten bir yıl sonra ilk sergimi 1991’de açtım. Bu sergide daha çok pentürel, lekeci, yarı soyut ama figürün belirgin olduğu resimler yaptım. Temaları ortak da olsa, konularda farklılıklar olan bir sergi idi. Büyük kopukluklar yoktu ama arayışlar, uslüp farklılıkları vardı. Bu son derece de bilinçli bir durumdu. Daha yolun başında olanaklarımı daraltmak istemiyordum. Bir yandan da güncel olarak dünyada neler olduğunu takip etmeye çalışıyordum. 

Alman, Amerikan, Fransız kütüphanelerindeki yayınlar -ne varsa- aylık sanat dergileri dahil, hepsini didik didik ediyordum. Birine benzemesinden korktuğum gibi, ortak üsluplardan da beslenmek, cesaret almak istiyordum. Benzerlikler gördüğümde ya da yapmak istediğim uygulamalara yakınlıklarla karşılaştığımda imtina ediyordum. Kendi iç dinamiğimden gelen akışa korku ve benzeşmek kaygısı yüklemedim. Benim için Batı ya da Doğu, bir yerlerden "kopyala yapıştır" resim yapmak değil, kendi iç yolculuğumun resimsel ifadesinin peşinde koşmak, onu örmek, inşa etmek önemliydi. Bu her zaman değişmeyen bir ilke olarak kalacak.

Resimlerim bittikten, hele de sergilendikten sonra ben de bir “izleyici/alıcı”  gözüyle bakarım. İlk sergiden sonra arayışlarımdaki sancılar, yönelişler, konu seçimine dair fikirlerim biraz daha yol aldı. İmgesel, dolaylı olarak sembolik, yarı soyut bir dile yönelmekteydim o dönem. Figür ağırlıklı çalışıyordum. Bazen insan, bazen hayvan figürleri.. Amacım her zaman yüzeyde en soyut olan ile figürün de yer alabileceği geniş olanaklı bir dil idi.

Üsluptaki bu sancıları konu seçiminde belli bir yöne taşıdım. İnsan figürü, balıklar ve denize, "su"ya dair resimler.. Bunda 1991’de denizci olarak askerlik yaptığım dönem de etkendir. Deniz, çocukluğumdan beri çok önemli idi. Denizcilik kitaplarını tutkuyla okur, denizci olmayı hayal ederdim. Çocukluğumun roman kahramanlarından biri “Deniz Kurdu” idi. Bir büyük ırmağın kıyısında büyüdüğüm, bitmek bilmeyen balık avı tutkusu, elbet başka birikimler, deneyimler, okumalar, her şey ile harman oldu ve “tutku” ya dair olanın içinde ifade buldu.

Yanıma bazı şiir kitapları, küçük kağıtlar, boyalar, notlar alıyordum. Melih Cevdet'in "Teknenin Ölümü" kitabını da.. "Su" konusuna yönelmemde özellikle Bilge Karasu’nun bir tutku metinleri kitabı diyebileceğimiz “Göçmüş Kediler Bahçesi”nin ilk metni “Avından El Alan” su ve başlangıçla ilgili başka metinleri beni çok etkilemiştir. Elbette birebir metnin resmini yapmak değil, çıkış noktası ve çeşitlemeler o metinle başladı.. bambaşka yerlere doğru sürdü.

Bazı olgular farklı zamanlarda farklı biçimlerde birbirinin içinden ya da birlikte akar, yürür. Ama bir yandan da suyüzüne çıkmayıp ifade edilmese de etkileşirler. Birbirini ne zaman, ne biçimde tetikleyip nasıl bir etkileşime gireceğini bilemeyiz. Sanatsal yaratıcılığı resim yapmaktan öteye taşıyan en önemli durum bence bu yaratıcı tekamüle dair tarifsiz sezgisel alandır. Bütün birikimlerin bağlayıcısı, harmanlayanı..

Bu süreçte en önemli olgunun adeta kişinin feneri olan sezgisel alan olduğu kanaatindeyim. Yaşadıklarım, insan-bitki-hayvan bütünüyle tabiat içinde ve içimde hareket eden, oluşan ne varsa okunan-hissedilen-denenen, o sırada yapılanlarla birbirini etkiler.

Deniz, daha doğrusu “Su”konusu, değişik etkileşimlerle sürdü. Farklı konseptlerle çeşitlendi. 90'ların ortalarında “Parçalanmış Vakitler” serisi vardı. 2001'de “K(g)ördüğüm” serisi ile "Su" serisi, sembollerden oluşan insan figürlerinin olmadığı bir seriye dönüştü. 2008 de ise “Kıyısız” isimli sergi ile o soyutlanan dile dalgalar girmeye başladı.. Hemen akabinde, "Suyun Ayak Sesleri" serisi tamemen dalgalarla ilintili idi.. 

Geçirdiğim rahatsızlıktan dolayı istediğim kadar sürdüremedim. Sonraki yıllarda da ayrı yaşamsal sebeplerden bu seri bir süreliğine demlenmeye bırakıldı.  Bir başka başlanmış “Su ve Zaman” kavramı ile içiçe balıkçı tablaları, yuvarlak tuvallerle üzerine kolaj ve akrilik karışık tekniklerle bir tür düşüncenin simyası ile malzemenin harmanı denebilecek bir seriydi. Bu seri, geçmiş yıllarda sekteye uğradı. 

Bir anlamda kaotik yıllardı. Hastalıklar, ölümler sonrası 2014 yazı başında Cihangir’deki atölyeden Kuzguncuk’taki atölyeme geçeli bir yıl olmuştu. Bir yıl ara ile babamı ve abimi kaybetmiştim. Yeniden boyalarımı, malzemelerimi açtığımda "Su"serisini "Süreç" gibi demlenmeye bırakmaya karar verdim. 

Eski notlarımın arasında 1991'de karalama olarak çalıştığım bir çiçek resmi vadı. Genellikle küçümsenen konuları, meseleleri -atipik olan ne varsa- bu tür şeyleri çok önemserim. O minicik, oldukça soyut ve suluboya menekşe resmi, yeni atolyenin bahçesindeki çiçekler kendi çiçeklerimle içiçe olunca biraz karalama el açma yapmak istedim. Doğrusu onca yıl önce yaptığım o lezzeti bulabileceğimden şüpheli idim. 


Çiçekleri çalıştıkça eskizler, karalamalar çok eski bir imge aklıma geldi. Çocukluktaki o uçsuz bucaksız doğa-insan deneyimlemelerimdeki bir imgedir “Arı”. Bir yaşam kaynağı.. Doğanın devamını sağlayan varlıklar.. Kovan, ayrı bir dünya.. ölümün yaşamın umursamazlığında bir bütün.. Binlerce arı bir yandan ölüyor, bir yandan o hızla yenileri doğuyor ve kovan tek bir canlı gibi yaşamına devam ediyor.. Bu konuda uzun yıllar hep bir şeyler birikmişti. Mimarlıktan şiire görsel olana değin ne varsa.. 

Son yıllarda sosyal paylaşımda birkaç kez yayınladığım eski kuşaklardan en sevdiğim Türk ressam Orhan Peker’in bir şiirini tekrar yayınlamak istedim. Bana her zaman yaşam ve ölüm demek olan çok, ama çok sevdiğim bir şiir. Melankolisindeki hüzün de, içindeki yaşamak tutkusu da.

Bu da ilginç! Onun bir resmi değil, elbet resimleri beni her daim çok etkiler, düşündürür. Ama bu kez bir şiiri, bildiğim tek şiiri. Bu şiiri -Beyaz dergisi galiba- 1985’te bir sayısında yayınlamıştı. Çok sevmiş, çok etkilenmiştim. 1987'de bir poetika okumasında “arı balı yapar fakat izah edemez” cümlesine takılmıştım. O da öyle yürüdü, içeride -rafta- bekledi.

Çok uzun yıllar sonrasında hep üzerine düşündüğüm, okuduğum, izlediğim arı ve arıya dair her şey hayatın akışında eklendi.. arı-bal-kovan hakkındaki her şeyi raflara ekledim.. Peteklerin inşaası ve mimarlık ilişkisine dair yazılar, arıların bitkileri döllemesi ve Einstein'ın ünlü sözü.. "Arılar yokolunca hayat biter".. Bu büyülü bir şeydi.. ama bir yanda da belirsiz sebeplerle arılar ölüyor ya da yokoluyordu belli coğrafyalarda. Son yıllardaki bu durum, onca yıl birikenleri tetikledi.Yakın yıllarda izlediğim bir belgeselde doğanın devamlılığını, yaşamı sağlayan, sürdürülür kılan arılar bir “Aşk Elçisi” olarak ifade ediliyordu.

Hemen hemen her yıl, bazen daha sık aklıma geldikçe okuduğum arı şiirini tekrar okudum. Sosyal medyada bir kez daha paylaştım. Bir minik arı eskizi ile.. Üretmeye başlayınca bu konuya kavramlar üst başlık olarak “Sır” ismi uygun düştü kendiliğinden.Sonrası çalışmanın akışı.

Benim için resim eğitimimden sonra profesyonel olarak çalıştığım dönemin başından beri iki ana kanal var. Birincisi insanlık tarihine dair.. başlangıçtan bugüne değin insanlığın evrimi, akışı içinde insanın yolculuğu.. bu en genel söylemle antropolojik olan. 

İkincisi de ona koşut, paralel bireyin, insanın anne karnındaki başlangıcı ve yolculuğu.. İkisi de suda başlar.. Benim başlangıcım ve konu seçimlerim ve geçişlerimde bu çok etken oldu. Su meslesi ile uzun bir giriş yapmamın sebebi bu idi.. Şimdi çalıştığım konu da bundan sonrakiler de mutlaka insan-doğa ilişkisinde kilit durumlar olacağı muhakkak. Zira her şeyin kaynağı insanın doğa ile diğer canlılarla ilişkisinde saklı.

Hala sergilemesem de farklı konuları her zaman didikler araştırır bir anlamda rafta, yedekte tutar demlerim. Hatta aynı konuyu çalışırken yeni yönelişleri kendi içindeki üslup örgüsündeki belirgin geçişleri düşünmek üzere defter-kitap arası gibi bi köşeye saklarım. Orada olgunlaşır, aklıma getirmediğim zamanlarda da yol alır..

Sanatçının kendi birey olarak yolculuğu ile sanatsal yolculuğu bütündeki tekamülünde birbiri ile nasıl etkileşir bunu sözcüklerde yeterince ifade etmek ne kadar mümkün bilemiyorum..

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?
Yaratıcılığın sadece sanatta değil, hayatın her alanında olduğunu düşünenlerdenim. Sanatsal yaratıcılık için bir sınır koyulabilir mi? O çok zor. Ama bir sanat eserinin ne olduğunu söyleyemediğiniz zamanlarda ne olmadığına dair bir şeyler söylemek mümkün. Ayrıca her sanat alanında, bütün sanatlarda yaratıcı tekamülün ana damarlarları, kabul görmüş ilkeleri, yasaları az çok bellidir. O alana dair teknik veya düşünsel yasalar. Sanatçı, hem onları sindirip içine alan, hem kendisini ekleyip kişiselleştirip üsluba dönüştürendir. Bildiğimiz seslerden, değerlerden ve yasalardan bilmediğimiz ama onlarla uyumlu yeni tınılar, duyumsamalar yansıtılan üretimler sanattır, onu yansıtabilen de sanatçı.


Vasatlar, ortalama üretimler üzerine konuşulan çok şey olabilir ama bence iyi ve sanat olan eserlerin üzerine iyi yada kötü türünden çok ta konuşulacak bi şey yoktur. Çok iyi veya şahane dediğimizin üzerine pek söz söylenemez. Bütün duyuları etkileyen algıdan deneyimlemeden başka bir şeye yer kalmaz. O eser sezilecek, deneyimlenecek bundan sonra olsa olsa bu deneyimlemelere dair konuşulabilir. Ya da sanatçısının bütünden yaratma sürecine, poetikasına dair paylaştıkları varsa o süreçlerden izdüşümler yansımalar hakkında söylenenler olabilir. İyi bir sanat eserinin katmanları, kapıları sonsuza dek açıktır. Ama o kapılardan en az yaratıcısına yakın çabalar ve kademelerden geçen izleyici, okur, dinleyiciler sanat alıcıları geçebilir. Neticede “şeylere onların oldukları gibi değil kendi olduğumuz gibi bakarız”..

Sanatsal yaratıcılıkta üzerine pek konuşulamayan resmin (sanatın) sanatçıya yaptırdığı yerler, hani kendisine bile süpriz olabilecek, sözcüklerde karşılığı olmayan durumlar farklılıkları oluşturur. Bir tür o üretim anına kadar bütün eğitim, okuma, çaba ve deneyimlerinden o çalışmanın kaynama noktasına geldiğinde ortaya çıkan esere ruhunu veren ve onu tarifisiz kılan durumlar..

Sanatçı için özel bir konum, durum olduğuna inanmıyorum. Yoğunlaştığı sanatında diğer insanlardan daha fazla zaman, enerji emek ve çaba sarfettiği için orada olduğunu düşünürüm.. bence her insanda yaratıcı potansiyel şu ya da bu kadar/bu biçimde vardır ve ifade bulabilir. Kişilerin iç yolculuğunda bunu tercih etmesine, ödediği bedellere bağlı.. Elbette her ruh, tin her çaba aynı nitelikleri getirmeyebilir. Sanat ve yaratıcılık için söylenenlerin bir aracısıdır sanatçı, onları en yüksek yoğunlukta en etkileyici kılabilendir. Yine de özel bir konum biçmek, farklı görmek bana doğru gelmiyor.


Mutluluk ve sanat arasındaki ilişki nedir sizce?
Sözcüklerin hayata ne kattığı hususu malum bir muammadır ve mutluluk kelimesinin hayatta karşılığı olduğuna pek inanmıyorum olsa olsa an ya da anlardır. Mutluluk kelimesi kederin tersyüz edilmiş halidir, benim için huzur önemlidir. Ölümün olduğu bir dünya trajiktir ve ölüm duygusundan bağımsız hiç bir şey olmaz. Her şey ölüme rağmen ölüme karşıdır. Bu düşünce ve duygudan bizi en uzağa taşıyan zaman aralıklarına belki teselli olarak mutluluk demek güzel bir oyun, bir kandırmaca olabilir.

Sadece sanatın değil hayatı sürdürmemizin temel itici gücü bence her şeyin hep ve değişen miktarlarda daima eksik olması ve bundan kaynaklı tutku, arzu etme ve istek duygusu. Bu sanatsal yaratıcılığı da tetikler.. ama sanatın kaynağının acı ya da mutluluk olduğunu sanmıyorum. Her şey bir bütünle ifade buluyor, eksik de kalsa.

Mutsuzluk dediklerimiz çok zaman varoluşun parçası.. onlardan bir yaşam kültürü çıkarmak gerekir. Zaten acı, bir yaşam boyudur ama acıdan beslenmekle bütünü kaçırabiliriz. Bir yemekte acı diğer bütün lezzetleri bastırmadığı sürece güzeldir. Belki bir hüzün tadı diğer duyguların hissiyatını güçlendirip bağlayıcısı olabilir. İnsanın doğuşunda varoluşunda bir trajik zaten var ama hayatın renklerini güçlendirmek, çoğaltmak ve soldurmama çabası lazım.. zira bu durumda bile varlığını koruyan bir trajik var. Sanat uzun hayat kısadır. İlhan Berk’in şiirindeki gibi, suyduk ve geçiyorduk.

Sanatın insan yaşamındaki yeri ne olmalı?
Herkesin kurduğu yaşam ilişkisine göre değişir. Bazı insanlar için hiç bir yeri olmayabilir ya da onun etkilerine bir isim vermezler yahut bilgileri, farkındalıkları yoktur ya da önemsemezler.. Bazıları içinse varoluşlarını onsuz düşünmedikleri şeydir. 

Üniversiteye ilk girdiğim yıl Thomas Mann'ın “Venedik’te Ölüm” kitabını okurken "Gençlerin eğitimlerinde sanatın bir yeri, olumlu katkısı olacağına inanmıyorum" anlamına gelen bir cümlesine rastlamıştım. Her zaman beni düşündürmüştür. Sanatsal yaratıcılığın insanın algılarını geliştirdiğine, derinleşip çoğalttığına inanmıyorum. Bunun hayatın diğer alanlardan bağımsız olduğuna inanmıyorum.

Günümüz sanatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bugünün sanatını değerlendirirken medeniyet tarihi ve sanat tarihi ilişkisi bağlamında ontolojik bütünden değerlendirmek gerektiği kanatindeyim. Sanat eserlerini ele alırken ikonografi (analiz) ve (ikonoloji) sentez yapılırken eserlerin içerik, biçim açısından dönemsel özelliklerinden yola çıkılır.

Medeniyet tarihinde olduğu gibi sanat tarihinde de doğrusal ve ileriye doğru bir çizgi olduğunu düşünmüyorum. İnsanlığın gelişimi ile paralel, örneğin en dar anlamda nesneleri giderek daha doğru resmetmek oranlamak ve bir zaman sonra ideal ölçülerin,  mükemmel pespektifin ortaya çıkması ve bunun bir aşama olduğu türünden yorumları, yaklaşımları kastediyorum. Bence bütün zamanların kendine ait bir ontolojik alanı ve o dönemin özeliklerinin yansımaları vardır. Kimse tutup bir erken Rönesans Giotto ya da sonrasının M.Ö. 4. Yüzyıl Roma mozaiği ya da 15 yy. bir minyatürden örneğin “Siyah Kalem” daha ileri ya da gelişmiş olduğunu söyleyemez. Hele de bir Uzakdoğu resmi ya da kaligrafisinden…

Bu nedenle günümüz sanatına bakarken de antropolojik, sosyolojik, siyasal olarak insanlığın içinde bulunduğu duruma göre bakmalı. Modernizmin etkileri bilimin ve sanatın üretim ve sermaye ile ilişkilerini başka bir boyuta taşımıştır. Sanat giderek küresel düzenin, iktidarların, üretimden tüketime hizmetine daha fazla giriyor. Bankaların ve büyük sermayenin, sanatın dönüşümdeki etkisine, galericiliğin, müzayedelerin sanat ortamının içeriğine izlerine bakınca görmek mümkün. Buna bu ağ içinde, bağıntılarda aktif rol izleyen yeni tip sanat tarihçiliğini, yeni kavramları, terminolojileri eklersek değerlendirmemiz daha rahat olur. Örneğin küratörlük dendiğinde, birisi bunun başka biçimde geçmişte olmadığını söyleyebilir mi? Örneğin, Picasso ile Braque’ın galericisi Kahnweiller’in bu iki sanatçının sanatlarında ve onlarla ilişkisinde kübizmin oluşumundaki etkilerini de düşünürsek ona bir “curator” dememiz mümkün mü? Bence alasından hem de! Elbette yeni çağın sanatsal olguları akışına göre yeni olgular, terminoloji oluşur ama bu oluşan dokuları doğru irdelemek lazım.

Günümüzde küresel dünyanın sanatı ve bilimi taşıdığı özden kopartıp kendi iktidar anlayışına, amaçlarına göre biçimlendirmek çabasında olduğunu düşünüyorum. Özündeki yaratıcılık nedeniyle bilim ve sanat toplumları geliştiren, ileriye taşıyan dolayısı ile iktidarları da tehdit eden iki dinamiktir. Küresel dünyanın modernite sonrasında, bu geç modern (postmodern) dönemde iktidarlarını tehdit eden olguları hem kendi hizmetine sunmak kitleleri ihtiyaçtan tüketenden öte “tüketme ihtiyacından tüketen” hale getirirken buna sanatı katmaktır. Sanat geçmiş çağlardan bu yana üsluplar içerik biçim bütün dönüşümlerde yerleşik algıları yıkan yeniden inşa eden yartıcı bir olgu var. Bunda en büyük etken özünde taşıdığı trajik olgusu. 

Tragedya ve komedyanın kurucusu "Dionisos Kültü"dür, hayatın her alanında her türden iktidarları bu nedenle tehdit eder. Tragedyanın özündeki bu olgular ‘kült’ün sembol tanrısının önemli bir özelliği ile güçlü bir bağ taşır. Yarı insan olan bu tanrı insan olduğu için acı çeker, bir başka insanın ona yaptığı bir şeyden dolayı değil, insan olduğu, ölümlü olduğu için.“Tr” keçi demektir “aigeida”da ağıt, ezgi, türkü manasına gelir. Tragedyalarda erken dönem korolar yarı keçi, yarı erkek figürlerdir. Nietzsche‘in bütün felsefesini Dionisos kültü üzerine kurmasının sebebinin kaynağının burada olduğunu düşünüyorum.bireyselleşmenin kentleşmenin doğduğu dönemde doğadan kopan insanlığın kilise ve dinin karşısında duruşunda bu kültürlenmemiş dönemlerden ve doğanın parçası ruhu olmaktan kopmamış bir insan algısına göndermedir.

Günümüz sanatında örneğin "güncel sanat" terimi var. Bundan önceki ve bundan sonraki dönemler de bir vakitler günceldi. Terminolojilerinden bile sorgulanmaya başlandığında birçok şey daha iyi anlaşılır. Ama sanatçılar her dönemin olanaklarını katkılarını kendi ifadelerine katar değerlendirir. Günümüzde sanatın katkılarını, avantaj ve dezavantajlarını değerlendirip kendine katmak, reddetmek her sanatçıda başka türlü tezahür edebilir. Sanatın dalları arasındaki geçişler yeni anlatım yolları farklı malzeme ve ifade yollarının elbette bir kazanç ve her sanatçı kendince bu oluşumlardan yararlanmalı yeni oluşumlar yaratmalı. Bu oluşumlardaki diğer tehlikelere dikkat etmek gerekli. Özündeki iktidar algısı etkisi.

Kendi adıma küresel dünyanın sanatın özündeki trajik olanı (ki buna vaktinde Picasso da işaret etmişti) yokedip sanatı bir eğlence ve tasarım dünyasının bir parçası haline getirmesi içini boşaltmasına kökten karşıyım.İnsan doğa ilişkisinde deneyimlenmemiş, kültürlenmemiş ve iktidarları yerleşik beğenileri, algıları tehdit etmeyen bir yeni sanat algısına, ortamına tümüyle uzak duruyorum. Uygarlık tarihi boyunca geçmişten taşınanlar bir yandan reddedilirken bir yandan yeni gelenlerin katıldığı bir devamlılık, bir dönüşüm başkalaşım olmuştur. Modernizm ve modernizm sonrası özellikle 1980 ve 90'lardan itibaren bu kültürlenmenin kesilmesi, köprünün kesilişi insan doğa ilişkisinde kültürde parçalanma insanın kendinden doğadan kopuşuna hızlı bir gidişe dönüşmüştür.

Elbette bu moda olan revaçta (trend) yaklaşımlar egemen dil için geçerli.En güzel çiçekler bataklıklarda açar. İnsan nefes aldıkça bu doku tükenmez. Tabi bu oluşumların süreçlerin dünyadaki durumu ile bizdeki yansımaları, etkileri, oluşumları ve kimlik sorunlarını, devşirme kendi iç dinamiğinden çıkmayan daha çok başka ülkelerden "kopyala yapıştır" örneklerini ayrıca tartışmakta yarar var. İtalyan yazar Pavese’nin günlüklerinde şöyle bir not var “ne zaman bir eşek anırsa, geleceğin borazancıları sanırız”. Ama tabii nefesi kuvvetli olan borazancıbaşı olur.

İstanbul'u 5 duyunuzla tanımlamanızı istesem.. İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Uzun Ankara yıllarımda su serisine başlayışımda vemdevamında sürekli gelip gidip, özlem duyduğum İstanbul’un zaten çok büyük bir payı, etkisi var. İstanbul benim için tutku, istek ve arzudur, yaşamdır.“Su” ve “iki yaka”ya dair bir tek sergi fikrim hep vardır.


Arif Turan

1982-86 yıllarında Hacettepe Üniversitesi, Arkeoloji Sanat Tarihi bölümünde okudu. 1986 yılında aynı Üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümüne girdi, 1990 yılında mezun oldu. Aynı yılın sonunda başladığı master programını tamamlamadan profesyonel resim hayatına devam etti. Bu uzun akademik süreçte faklı disiplinlerden (Psikoloji, felsefe, kültür antropolojisi) dersler aldı. Sinema, tarih ve edebiyatla özellikle de Modern Türk şiiri ve edebiyatı ile yakından ilgilenmektedir. Değişik yıllarda çeşitli dergilerde (Morköpük, Yapı Kredi Kitaplık) şiirler yayınlamıştır. Çeşitli yayın evlerinde (gece, öteki) yayın yönetmenliği ve görsel yönetmen olarak çok sayıda kitap kapağı tasarlamıştır.
Avrupa’da çok sayıda müze ve galeride inceleme araştırma gezisi yapmıştır.
Profesyonel süreçte yarışmalara karşı olan ve katılmayan sanatçı on iki kişisel sergi bir enstalasyon gerçekleştirmiş, az sayıda karma sergiye katılmıştır.

1 Mart 2015 Pazar

Seçil Erel: "Doğanın ve aklın gerçeklik algısı arasındaki ilişkide zaman, mekan ve varlık kavramları üzerinden deneyimlerimi detaylandırdığımı farkediyorum"..

"Alan/Territory", 197 x 196cm, Tuval üzeri yağlıboya 

Seçil Erel'in bütüne ait temel bazı şeylerin bir sisteme dayanması gerektiği fikri üzerine kurgulayarak gerçekleştirdiği “Bazı Şeyler” isimli sergi, 18 Şubat - 10 Mart 2015 tarihleri arasında Summart’ta.. Serginin küratörü Denizhan Özer.



Sanatçı, yaşamın ve insanın kendi kurduğu matematiksel sistemlerin gerçekliği, ruhun ve aklın ritmik ilişkisi, zaman kavramının değişkenliği, sürekli hareket halinde oluşu ve şimdi ile ilişkisinin yanı sıra, bireyin hayattaki varlığına dair üreme ve dönüşüm, canlının varlığı, geçiciliği ve unutulmaması gereken mekanı, aidiyet kavramlarını, evler, bölgeler, şehirler ve planları gibi çeşitli konuları, matematiksel, deneysel ve sezgisel bir tutumla ele alıyor.

Sergi, Erel'in katmanlar ve renk dengeleriyle, düzen algısının sınırlarını zorlayarak ve kendine ait bir görsel yapı kurarak oluşturduğu tuvallerinin yanı sıra tuvallerden doğan "Geri Dönuşüm” serilerine ait kağıt ve ışıkĺı resimlerinden oluşuyor.

Devamı...