Filmekimi 2014 programı belli oldu. Yine bu yıl, merakla beklenen filmleri ilk kez izleme şansına kavuşuyoruz. Benim Filmekimi 2014 kaçırılmayacak 10 film listemde şeklini aldı, zaman mefhumunu hiçe sayarak kısaca yazıyorum. Dileyen filmlerin ismine bir tıkla Filmekimi sitesine koşabilir.
Boyhood (Konusu, çekim aşamalarıyla yılın en beklenen filmi.)
White God (Cannes - Belirli Bir Bakış ödüllü, ismiyle ve metaforlarıyla merak uyandırıcı.)
Whiplash (Sundance'da ödülü kapan, pek sevdiğim J.K. Simmons'ın harikalar yarattığı söylenen film.)
Leviathan (Bir Andrey Zvyagintsev filmi, filmim ödüllerini saymıyorum bile..)
Mr. Turner (Yönetmen Mike Leigh, İngiliz ressamı Turner'ı da Timothy Spal canlandırıyor.)
Sonbaharı çok severim, yapraklar döküldü mü ben dirilirim. Benim saatim doğa anadan ters işliyor ama haklı sebeplerim var: Filmekimi gibi!
Bu yıl, 11 yaşına basan sonbahar film günleri; 39 filmle 29 Eylül - 7 Ekim tarihleri arasında bizleri 7. sanat ile doyuracak. Merakla beklediğimiz, Haneke, Loach, Bertolucci, Kim Ki duk, Kiarostami, Gondry gibi usta yönetmenlerin son yapıtlarını da izleme şansını elde edeceğiz.
Filmekimi, İstanbul Film Festivali yanında leblebi gibi kaldığından, program açıklanır açıklanmaz kendi izleme listemi genel çerçevesiyle oluşturdum, program yapacakların da umarım işini görür. Filmekimi 2012'de ne izlenir? sorusuna yanıt olmasını diliyorum.
Film günlerinde yokluğu daha da sızlatan Emek Sineması'nı ne kadar özlediğimi yazmazsam bu yazı eksik kalır der sizi filmlere sevk ediyorum...
Ustaların filmleri izlenmezse olmaz!
Adı üstünde, ustalığını kanıtlamış yönetmenlerin son yapıtlarından izlemezsem ayıp olur filmleri.
İşte, izleme listemde öne çıkan filmler bunlar. Bilenler bilir, bu kadar az filmle ruhum doymayacağından, bu liste uzayıp gidecektir. Herkese şimdiden iyi seyirler...
Tüm programı buradan inceleyebilir, bana da önerilerde bulunabilirsiniz ;)
Geçen yıl festivalde kaçırdığım filmlerden biriydi: As If I'm Not There Çok değil kısa süre önce Bosna savaşında yaşanılanları anlatıyor film. Kadınlar, bedenleriyle de savaşı yaşarken, gündemdeki söylemler geliyor aklıma. Müthiş bir film değil ama burada kayıt altına almak istedim. Hayatta kalmak demek bazıları için nefes alıp vermekten ibaret değil işte...
Bu sabah bilgisayar başına oturdum, burada iki üç kelam edeyim dedim. Önce yazacağım bir filmdi, sonra oldu sergiler. Yazıyı yazarken, son çektiğim fotoğrafların klasörüne daldım, en sevdiklerime bakarken; düşünce balonlarımda fotoğraf altı yazıları oluştu, sonra o düşünce balonlarından müzikler fırladı, kitap yaprakları açıldı, sinema perdesi aralandı, arkeoloji müzesi salonlarının kapıları açıldı. Böyle bir yolculuğa çıkmışken buraya kaydetmeden olmaz dedim, umarım az önce yaşadıklarımı ve düşünce balonlarımı bir nebze de olsa burada sizlerle paylaşabilirim.
Başladığım, sergi ve film yazısına mı ne oldu? Onlar taslak olarak kenarda duruyor, yarım kalmış bir çokları gibi...
Bu fotoğrafı sabah görünce, "The Blues ain't nothing but a good man feeling bad..." cümlesini hemen aklıma getirdi. Yer: İstiklal Caddesi, bir öğlen molası. Ustalar yerlerinde, bir müzik tutturmuş gidiyor. O an ne çaldıklarını anımsamıyorum ama üstad Muddy Waters'a daldım ben, buyrun aşağıda siz de dalın. Waters'ın şu cümlesini de yazmazsam olmaz: "İnsanı iki şey Blues'a iter: ya açsındır ya aşıksındır."
Bu alttaki ise geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi'nden çekildi, bu fotoğrafı çekerken yıllar yıllar önce Boğaziçi'ne sık geldiğim dönemlerde Mithat Alam Film Merkezi'nde izlediğim Michelangelo Antonioni'nin Wim Wenders ile ortaklaşa çektikleri Beyond the Clouds filmini anımsattı. Film bir başyapıt değildir ama özellikle aşağıdaki paylaştığım görüntüler zihnimden silinmiyor. O güzel günlerime hasretle...
Sıra geldi Burgazada'ya. Gezinti Caddesi'nden doğru gittikten sonra bir evin duvarında (yeni bir ev) bu kabartmayı görüp epey şaşırdım. Bu kabartma Hitit Dönemi'nde özellikle kullanılan bir savaş arabası betimidir. Özellikle Ankara, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde Kargamış dolaylarından getirilen Geç Hitit Dönemi'ne ait stellerde aynı sahneye ratlanır. İlginç olan bunun o betona neden yapıldığıydı, bir sonraki gidişimde evin dolaylarında birini görürsem kesin soracağım. Belki de bir arkeoloğun evi çıkabilir ;)
Geçen haftalarda bir yerden bir yere koştururken Beyoğlu'nun arka sokaklarında rasladım bu görüntüye. İçim ezildi yine, geçmişi hayal ettim, 6-7 Eylül Olayları'nda (1955) yaşanılanları okuduğum kitaplara döndüm. Bu evlerdeki hayatlara girmeye çalıştım. Onlar gittikten sonra, göçlerle gelenlerin bu evde yaşadıklarını düşündüm, düşündüm. Sonra bu mandallar gözüme çarptı, geniş açım yoktu yanımda biraz dikkat ederseniz siz de göreceksiniz. Hatta yeni asılmış çamaşırların kokusu bile gelebilir burnunuza...
Kafamı evin içerisine daldırdığımda bir kedi vardı, yüklü bir kedi. Öyle eski günlere özlemle bakar gibi, dalmıştı. Seslendim, kalıntılar arasından böyle döndü baktı bana.
Bugünün son fotoğrafı da ofisten, yandaki St. Antuan kilisesi. Geçen günlerde yağmurun bastırdığı ebemkuşağının bir an göründüğü bir öğle sonrasından...
Bulgaristan topraklarından bir filmdi Ave. Yaşam, kaçış, aşk ve ölüm üzerine soluduğumuz "hayat" gibi gerçek bir öyküydü. Filmden önce, yönetmen Konstantin Bojanov izleyicilere: "Böyle güzel havada, hele de Pazar günü saat sabahın 11'inde filmimi izlemeye geldiğiniz teşekkür ederim." dedi. Haklıydı da, ben günlerdir tüm özel yaşantımdan, uykumdan feragat edip filmden filme koşuyorum, bir çok sinefil gibi. Ama sevgi böyle bir şey işte, sevince insan emek veriyor, veriyor, veriyor...
Yol filmlerini çok severim; yol almayı sevdiğim kadar. Ave'de bir yol filmiydi. Bulgaristan topraklarında yol aldık, ölümler gördük, hayattaki roller ve yalanlar üzerine gittik, acılarımıza ortak aradık onları paylaşarak küçültük. Bunlar olurken aşk da gördük, hem de en naifinden. Hayat da böyle bir şey işte: "Mutlu son" her zaman tüm ekranı kaplamaz, siz kenarından köşesinden bulursunuz.
Filmin şarkısı Catherine Feeny sesinden You Better Run sizlerle...
Dün akşam bir belgesel izledim ki, zihnimden silinmeyecek diyebilirim. İsminden de anlayacabileceğiniz üzerine seks işçilerini anlatan bir çalışmaydı. Üç coğrafya: Tayland, Bangladeş ve Meksiko. Dünyanın yol açmak için kendilerini kenara ittiği kadınların hikayeleri. Bangledeş'deki küçük kız geliyor aklıma: "Ben bu sorunun yanıtını merak ediyorum, kim yanıt verebilecek bana? Neden bu dünyada kadınlar acı çekmeye mahkum, neden?"
Bir yerlerde rastlarsanız izleyin derim: İnsanlığınızdan utanacağınızı baştan söylemeliyim. Belgesel'in müzikleri de bir o kadar etkiliydi. İyi bir karma soundtrack yapılmış. İşte onlardan ikisi...
İstanbul Gezentisi, 31 Mart - 15 Nisan arasında, iş ve uyku, tuvalet vb. temel ihtiyaçları haricinde 31. İstanbul Film Festivali seanslarında! Bundandır ki buraya yazacak zaman yok. Geçen gün dediğim gibi, şu izlediğim filmleri bir bir buraya yazacak zaman olsa da herkesle paylaşsam. Bugün henüz festivalin 7. günü ve daha izleyeceğim çok film var, film listemi buraya yazarak başlayayım bakalım. Filmler, yıpranmış çizelgemden yazılmaktadır, orjinal isimlerini yazmak için vakit harcamıyorum, dileyenler buradan bakabilirler. Bold olanlar, şimdiye kadar izlediklerim arasında gönlümde biraz daha fazla yer edinenlerdir.
Gece Masalları
Sibirya, Monamur
Michael
Kardeşler
Cesaret
Aşkın Karanlık Yüzü
New York, New York
Bir Dilek Tuttum
Akasyalar
Michel Petrucciani
Tanrının Kuzusu
Sade Bir Hayat
Gökyüzünde Bir Ayna
Arirang
İyi Niyetler
İsyan
Nefes
Gurbet Kuşları
Yurtsuzlar
Fahişelere Güzelleme
Alpler
Ave
Leyla ile Kurtlar
Afrika Ana
Bir Devrimden Parçalar
Kızıl Söz
Tepedeki Ev
Kaplan ve Ejderha
Daha İyi Bir Hayat
Süper Kahramanın Ölümü
Bok Çukurundaki Kadın
Gecikme
İstanbul Sokak Köpekleri
Hoşçakal
Sadece Rüzgar
Crulic - Öteki Tarafa Yolculuk
Nehir Bir İnsandı
Yalnız Gezegen
Mutluluğa Boya Beni
Uyuyan Ses
Yasak Aşk
Güzel Günler Göreceğiz
Oslo, 31 Ağustos
Kabuktaki Çatlaklar
Barbara
Gümüş Uçurum
Ömer Beni Öldürmek
Şeytanın Yüzü
Kırışıklıklar
Olduğun Gibi Gel
Yarı Yolda
Altın Lale - Uluslararası Yarışma
Emek Sineması'nı çok özlüyorum. Şenlik, onsuz her gün daha öksüz...
7. Dağ Filmleri Festivali 7 Mart Çarşamba (yani yarın) günü İstanbul'da başlıyor. İstanbul'dan sonra festivalin, İzmir ve Ankara ayağı da gerçekleşecek, belgesel, doğa sevdalıları tarafından her yıl özlemle beklenen festivalin bu yıl programı daha da muhteşem görünüyor.
Dağ Kültürü Derneği ile Mineral Event tarafından düzenlenen festival, tam bir gönüllük işi. "Maceraya Hazır Ol" temasıyla yola çıkan festival; 07 - 11 Mart 2012 tarihlerinde; doğa, keşif, macera ve belgesel, sinema tutkunlarıyla buluşmayı iple çekiyor. Her yıl olduğu gibi Dağ Filmleri Festivali'nde yine tüm gösterimler ücretsiz. Fransız Kültür'de görüşmek üzere...
Bugün !f istanbul 2012'nin benim için üçüncü filmini izledim: Weekend
Kalbiniz çarpıyorsa, Andrew Haigh'in yönetmenliğindeki 2011 yapımı bu filmden etkilenirsiniz. Naif, incelikli, yalnızlığın ağırlığı, dostluğun bütünlüğü duygusal bir kavrayışla işleniyor. Yol arkadaşınızı bulmanın sevinci, derdini anladığını bildiğin birine anlatmanın hafifliği, hayatta mutlu olunan anların çoğalması, gözlerinde gözlerini görmenin, bakmanın - görmenin - hissetmenin - düşünmenin gerçekliği...
Bu sefer kahramanlarımız iki erkek yani film bir gay ilişkiyi gözler önüne seriyor. Sererken de, bunu muhallebi kıvamında yapıyor, hafifçe, çaktırmadan, yumuşacık... Siz olan bitene odaklanmışken öyle şeyler konuşuluyor ki, derinden etkiliyor. Bir haftasonuna neler sığdırılmaz ki...
1995 yapımı Before Sunrise'i bilirsiniz. Erkek ve kadın şans eseri tanışır ve aşkla büyük bir diyalog patlaması yaşarlar, bize de izlemek ve hatta imrenmek düşer. Filmi izlerken bir an oradaki diyaloglar geldi aklıma, hayat, aşk, gelecek, dünya hakkında kahramanlarımız konuşur, tartışır, paylaşırdı. Weekend'de de aynı diyalog koşturması, aynı kaçan zamanı yakala telaşesi hakim. Seviyorum böyle iki ana karakterli, keyifli diyaloglu filmleri. Hele de her iki filmde olduğu gibi oyuncular da iyiyse, keyif tavan yapıyor.
Filmde straight dünyaya göndermeler elbetteki hakim: Nothing Hill filminin romantik karelerine, herkesin evlenmesi - çocuk yapmasının istenmesinden, sokaktaki tabulara kadar. Film öyle vuruyor ki inceden, söylemek istediğini zaten yumruk gibi çakıyor herkese. "Sevmek" dediğimiz kelimenin tam da içini doldura doldura yapıyor. Tüm homofobik insanlara güçlü bir anlatımla tokat atıyor, filmin baş kahramanı Russell'ın son dakikalarda bir bakışı var ki, "tabu"yu yüzünde tam manasında izleyicilere gösteriyor.
Filmin aldığı ödülleri ve tüm kastı buradan görebilir, filmin trailerini alta izleyebilir ve filmin müziklerinden final şarkısı "I wanna go to Marz"ı en altta dinleyebilirsiz.
Unuttuğum bir şey var mı? derken, bir babanın oğlunun gay olduğunu öğrendiğinde -hayal bu ya- söylediği bu cümleyle yazıyı sonlandırayım:
"Oğlum, seni ne olursan ol seviyorum. Sen uzaya giden ilk astronot dahi olsan ben seni yine böyle severdim."
Bugün !f Film Festivali'nin ilk gününde ve 12:00 olan ilk seansında açılışı yaptık efendim. FilmimizKids Stories, isminden anlaşılacağı gibi hikayemizin kahramanları da çocuklardı. Ama ne çocuklar: Kabir, Arujan, Altimbek, Dosunjan ve diğerleri...
Film, Hindistan ve Kazakistan olmak üzere iki coğrafyada çekilmiş. Coğrafyaların kattığı özellikler iki bölümde de farklılık gösterse de, çocuklar söz konusu olunca dünya harika bir muhteşem bir yer! Filmde öyle kareler var ki anlatmak istediğim, hangisinden başlayayım bilmiyorum. Aslında hep dediğim gibi izlemeyenlere spoil etmek istemediğimden başlamadan bitireyim en iyisi. Sinema mevzu bahis olunca bilirsiniz bu klavye fena depar atar. :)
Coğrafyalar, çocuklar, Asya, hayaller, aşklar, umutlar, yalnızlıklar, nineler, kayboluşlar, hınzırlıklar, atlıkarınca, korku tüneli, uçurtma, 9-10 yaşında bir çocuğun büyük binaya -Eyfel- aşkla görme isteği üzerine uçak bileti alma girişimleri, diyaloglar, anneler, gökyüzü, iştahla yenen domates, sütlü çay -Hindistan'da İngiliz sömürge hareketinden yüklüce nasibini aldığından sütlü içiyorlar çayı.- ve niceleri...
Filmin yönetmeni Siegfried, Fransız bir arkadaş. Serde hippilik var bu belli, çokça gezenti de kendisi.Kasım ayı sonunda Roma Film Festivali'nde ilk kez görücüye çıkan bu filmini izlemekten keyif aldım. İzlediğim ilk filmiydi. Film sonrası sohbeti de pek bir keyifli geçti. Pek tabii "gösteriş meraklısı" ablaların soruları da epey güldürdü beni: "Orjini neresi acaba, İngilizcesi biraz Hindistanlılar 'a benziyor da. Yani ben Kalküta'dayken böyle de öyle..." (Kadın, anladık Hindistan'ı tavaf ettin! Ama bundan bizea ne? Tavaf ettin de karşımdaki adamın İngilizcesinin Frankofon olduğunu ben bile anlarım; o tonlamalar, o yazıldığı gibi okunuşlar, o nidalar kimde olur?)
Sorulardan devam edecek olursak, filmin çekim hikayelerinden gidildi. Zor olmadı mı, bunca kalabalık yerlerde çekimler vs. En güzel sorular da tiyatroda pek sevdiğim oyunculardan Yıldıray Şahinler'den geldi, bunu da buradan söylemeyi önemli görüyorum. :)
Siegfried, içtenlikle soruları yanıtlarken şunlar kaldı onun anlattıklarımdan aklımda: "Bir ya da birkaç hikaye vardır, bir coğrafyada çekilecektir. Her şey kafada biter, iyi bir gözlemci olman ve her şeyi görebilmen, ayrıntıları tutabilmen önemli. Ben öyle bir yıl senaryo yazayım, oyuncuların saçları şu renk olsun tadında "büyük bir yönetmen" değilim. Bu yıl şu filmi çekeceğim, şu zaman X senaryomu yazayım diye bir öngörüm yok, düşünceler gelir ve hızlıca çekilir. Yumuşak bir çizgi olması lazım böyle kalabalık coğrafyalarda film çekiminin. Zorlu yanları çok, oyuncuların neredeyse hepsi halktan. Bir çekime başlarken çevrenizde 10 kişi varken bir anda 500 kişiye çıkabiliyor bu, süreçi ayarlamalı ve dikkatlice - yumuşak bir şekilde yolu çizmeniz lazım. Yoksa filmi çekemezsiniz. Bu filmde daha çocuk oynayacağını anlamamışken, senaryo gereği okulda müdürün odasına gönderdik, burada annesi aranacaktı, çocuk gerçekten de annesini arıyoruz zannetti...."
İşte böyle "gerçek dünya"dan 90 dakika izletti bana Siegfried... Dünyanın çocuk gözünden çıplaklığıyla anlatıldığı film, yer yer yetişkin olarak utandığınız, yer yer o yaşlardaki coşkunuza özlem duyduğunuz, coğrafya, kültür, dil, sosyal psikoloji, antropoloji, mimari ne isterseniz bol bol mahsül alabileceğiniz belgesel bir film olmuş diyebilirim. Saf, çarpıcı ve net!
Herkes yapar mı bilmem ama; Filmleri izledikten sonra, kendime de çeviririm kamerayı. Hani herkes filmden kendi nasibini alır ya, o hesap... Kendi adıma "Hala bende de iş var be!" dedirtti film. ;) "Çocukça" coşkum, merakım, muzipliğim, danslarım ve tüm abukluklarımla çocukların dünyasında bana da yerim bakiymiş. Siegfried'i de fena takibe aldığımı bildirmekten gurur duyarım bu bapta efenim.
Müzik, yaraları sarmalar derim ya hep, herhalde şu hayatta değişmez düşüncelerimin en başında gelir. Kendimde gözlemlediğim dermanı müzikte bulma hikayesi, çok eskilere dayanır; hani annenin eline yapışıp çocuk yaşında müzikallere gitme zamanlarına. Batı Yakasının Hikayesi'nden ya da Aristophanes'in Kuşlar'ından kendime pay çıkarmakta zorlandığım, müziklerinde büyülenmiş bir biçimde seyirciler arasında mıh gibi oturduğum çocuk yaşlarıma...
Hayat, öyle oyunlar oynuyor ve akabinde oynatıyor ki insana; umutlu bir bakış açınız varsa bu gelecekte sizin için harika bir yol, zıttı karanlık bir bakış açınız varsa ise diplerde bir mağaradan farksız oluyor, tecrübeyle sabittir dememe burada gerek yok sanırım. :) Neyse, biz müziğe gelelim devamında hatta filme, filmi izleyenler yukarıda neden bu kadar laga luga yaptığımı daha iyi anlayacaklardır ki, izlemeyenlerin de listesinde yer etsin filmimiz.
Prendimi l'anima İngilizce meali The Soul Keeper aslında 2002 yapımı, ben de sanırım geçen yıl izlemiştim. Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung tarafından tedavi edilmeye çalışılmış -edilmiş- sonrasında da psikanaliz alanında çalışmış Sabina Spielrein adlı kadının hayatını anlatan filmin çekilme hikayesi de hayli ilginç. Yakın zamanlarda Cenova yakınlarında bir evde bir dolu mektup bulunur, Freud ve Jung dışında Spielrein'e ait mektuplar vardır. (Tabii devir mektup devri, bilimadamları da öğretilerini ve fikirlerini mektuplarla birbiriyle paylaşıyor.)
Bu yetenekli kadının hayatı hakkında film ne kadar bize taraflı - tarafsız bilgi verir bilinmez ama. Tarih, cinsiyetler arası eşitsizlik, psikanaliz çalışmaları, savaşlar, sonuçlar ve nedenler, umut - umutsuzluk ikilemleri, Stalin, Lenin, Mayakovski, çocuklar, faşizm, Hitler, sanat, aşk ve müzik filmden ilk aklıma gelen kelimeler. Varın unuttuklarımı siz düşünün... İzlemeyenler için özen gösterdiğimden filmden bu kadar anekdot yeter diye düşünüyorum, muhteşem bir film değil elbet ama bu kadar araştırma sonucu çıkan detaylar izlenmeye değer.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim, David Cronenberg'in A dangerous methodfilminde de aynı isimler kahramanlarımızdır: Jung, Freud ve Spielrein. Zamansızlıktan izleyemediğim filmler listemin en başlarında yer alan Cronenberg'in bu filmini izledikten sonra, buradan bir karşılaştırma yapacağıma eminim.
Bir belgesel film daha var ki, Prendimi l'anima' yı izledikten sonra aramış ama bulamamıştım: Ich hiess Sabina Spielrein Bu yazıyı okuyanlara sesleniyorum, bir yerlerde bulursanız bana haber edin yeter. Dilerseniz,Sabina Spielrein'in hayatı hakkında buradan detayları öğrenebilirsiniz.
Filmin müziklerine gelecek olursam; ilk akla gelen pek tabii Tumbalalaika olur.Aslında ilk önce isminden giriş yapmak lazım. Balalaika, şurada görebileceğiniz gibi 3 telli geleneksel bir Rus çalgısı. Tum+balalaika da "çal balalaikayı", "ses ver balalaikandan" gibi bir hale geliyor. Şarkının kökenine baktığımızda, eski bir Rus Yahudi şarkısı, biraz Jewish - Klezmer müziğine de aşinaysanız zaten bu sizi şaşırtmıyor. Naif bir şarkı, sözleri de pek tatlı, işte filmdeki iki sahneyle Tumbalalaika ve filmdeki Spielrein'ın Jung'a gönderdiği mektuplardan buraya düşenler altta sizleri bekliyor.
Hamiş, muhteşem film Das leben der anderen'de dediği gibi: "Umut, en son terk eder."miş...
Koruyucu melek... Ruh Bekçisi
Annemle babam, Rusya'ya dönüp beni burada bıraktılar. korku içinde. Yalnız kalmak istemiyorum. Yemeyi kesmeliyim. Böylece, geri döndüklerinde, tek bulacakları şey, elbiselerim olur. bir de ayakkabılarım. Yüzlerini görmek için burada olamayacağım için üzgünüm! Anneme, Tumbalalaika'nın notalarını bırakıyorum, en sevdiğim şarkı. Babama hiçbir şey bırakmıyorum.
Sevgili dostum,
Rusya'dan ayrıldığımda, bir Çar vardı. Bir Devrim bulmak için geri döndüm. Lenin, bu kara cahil ülkeyi, çağdaş bir demokrasiye dönüştürmek için, işini yarıda kesmek zorunda kalacak! Ama herkes kollarını sıvamaya hazır görünüyor. Ben de üzerime düşeni yapmaya çalışacağım. Sanırım ilk kez bir psikanalist, bir anaokulunun başına getiriliyor. İspatlamaya çalıştığım şey şu ki, eğer bir çocuğa en başından özgürlüğü öğretirsen , gerçekten de özgür olmak için büyür. Fazlasını istemek bu, biliyorum, kolay da olmayacak. Ama tutkuyla istiyorum bunu.
Birkaç gece önce, rüyamda uçsuz bucaksız bir ovada dörtnala koşan bir at olduğumu gördüm. İşte benim hayatım da bu galiba. Uçsuz bucaksız bir ova. Geç oluyor, gözlerimi açık tutamıyorum. En iyi dileklerimle.
Yatmadan önce hüzünlü bir şeyler dinlemek hiç adetim değildir aslında. Ama bu aralar, yalnız kalabildiğim sayılı zamanlarda, pek bir yokluyor hüzün. Sessiz gemi yolcularım, şu dünyada yanında güvenli ve değerli hissettigim iki güzel adam; dayıcım babacım Aydın Erel ve sevgilim - dostum Ali, yıldız gibi parlıyorlar göğümde. Nyfes (Brides) filminin ruhu sızlatan müziğiyle...
Uzun süredir, son aylarda izlediğim onlarca film arasından bir seçki hazırlamak istiyordum. Farklı yönleri, bakış açıları, senaryosu, yönetmeni, bazen de sadece coğrafyası yüzünden beğendiğim filmler... Şimdi kendilerinin afişleri aşağıda arz-ı endam ediyor.
Bu seçtiğim filmlerin, en azından bazıları hakkında umarım yazacak vakit bulurum. Festivallerin başlama zili çalarken, dünya olanca hızıyla dönerken, bu sanki biraz zor gibi görünüyor. :) Unuttuğum filmler affetsin, son 2-3 ayda bu 15 film etkiledi beni, bu da böyle biline...