17 Ağustos 2015 Pazartesi

Saim Altuncu: "Suluboyanın özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir."



Suluboyanın romantik şeffaflığı, renklerin zarif akışkanlığı, bir ipek tül gerisinden seyrettirdiği resimleri seviyorum. Suluboya sanatçılarına hayranlığım da bundan.. Konuğum Saim Altuncu..

Resim çalışmaya ne zaman, nasıl başladınız? Hep suluboya mı çalıştınız?
Lise çağlarında karakalem desenler yapardım. Abim güzel sanatlarda okuyordu o dönem, ben de onun yanında kalıyordum. Okuluna sık sık giderdim. Çizgilerimi düzeltir, temel bilgiler verirdi. Pastel resimler de yapardım ama resim bir tutku değildi benim için o zamanlar. Ne zaman ki suluboyanın büyüleyici etkisi ile tanıştım, ondan sonra tamamen suluboyaya yöneldim.


Resimlerinizin zaman içinde değişim ve gelişimini kendi gözünüzden  aktarabilir misiniz?
Suluboya sevgi, sabır, emek ve çok idman gerektiren bir teknik. Kullandığınız kağıdın, boyanın ve fırçanın da önemi var. Kullandığınız malzemenin kalitesi arttıkça ilerleme hızınızda aynı paralelde gelişiyor. Suluboya süprizlere açık bir teknik. Suyla boyanın dengesini kurmak, kağıdın buna vereceği cevabı hesaplamak ve istenilen efektlere ulaşmak zaman ve çalışmayı gerektiriyor. Yaptıkça gelişiyorsunuz.

Son resim serinizin öyküsü nedir?
Böyle bir planlamam yok. Genelde o anki duygularımın paralelinde gelişiyor. Bazen kent manzarası, bazen ıssız bir köy yolu oluyor. Çektiğim fotoğrafları tararken buluyorum ilgimi çeken konuyu.

İlham kaynağınız, beslendiğiniz öğeler nelerdir?
Genelde uzun yürüyüşler, seyahatler, buralarda çektiğim fotoğraflar,  yaptığım eskizler etkili oluyor.

Suluboya tekniği resim temalarınızı sınırlıyor mu?
Suluboya heyecanlı yapısıyla her türlü konunun resmedilmesine olanak veren bir teknik. Özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir. Resme başlar ve bitirirsiniz. Suluboya'nın şiirsel, transparan efektlerini  başka bir teknikte bulamazsınız.



Hangi sanatçıların hangi eserlerini beğenirsiniz?
Ülkemizde suluboyayı sevdiren ve öğreten Işıl Özışık, Orhan Gürel, Sait Günel ve Burhan Özer'in resimlerini beğenirim. Yabancı suluboyacılarda Alvaro Castagnet, Bernhard Vogel, Liu Yi’yi beğenirim.

Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
İnsanlık tarihi boyunca, insanları evrimleştirip, duygusal boyutta idrak seviyelerini yükseltip, DNA'larına güzeli ve iyiyi işlemeye çalışan, daha medeni dünyalar yaratmak için gösterilen görsel veya yazınsal çabalara sanat diyebiliriz. Bütün bu kaygılar içinde kendini paralayanlara da sanatçı…


Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Sanatın gelişmediği toplumlarda, hiç bir sosyolojik gösterge iyiye doğru devinmez.  Tam tersine kıt zekalı, öngörüsü olmayan, tembel, yalancı, kötü insanların sayısı hızla çoğalır. 

Sanat, kümülatif gelişen, topluma etkisinin zaman aldığı bir olgudur. Bu düşünüldüğünde, bizim durumumuz hayli zor görünüyor. Böyle bir toplumun bireyleri ancak takımları kazanınca mutlu olabilirler ya da bir yerden avanta bir şey bulduklarında…


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Birgül Tekin: Boncuk tasarımlarımı doğru kullanımda görmek mutlu ediyor beni.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan önemli..


Eski Datça'da yaşamaya başladıktan sonra ilk dikkatimi çeken mekanlardan biri de köyün girişindeki seramik heykel ve cam boncuk dükkanı oldu: Sevo Seramik.. Sevdeğer ve Melek Şule Kantürk'ün seramikleri, Birgül Tekin'in de cam çalışmalarının sergilendiği showroom/atölyenin vitrininde de bir sarman kedi uyuyordu sepetinde. Gelen geçen takılıyor, fotoğrafını çekiyor..

Cam sanatçısı Birgül Tekin ile tanıştığımda arkadaşlığı da tasarımları da bana çok keyif verdi. Evinin yanındaki atölyesinde buluştuk bir gün. Ateşin önünde cam çubukları boncuklara dönüştürmesini seyrettim uzun uzun.. Boncuklarının masalsı renklerine, yanyana geldiklerinde oluşturdukları zerafete takılı kaldım.. Sizlerle paylaşmadan da edemedim..



Ne zamandan beri cam çalışıyorsunuz? Boncuk ve takı tasarımındaki yolculuğunuzu anlatır mısınız?
Cam yolculuğum 16 yıl önce Beykoz'da faaliyet gösteren Cam Ocağı'nı keşfetmemle başladı.. 
O günlerde adı henüz duyulmamış, yer - iz tarifleri yapılmamıştı... 

Arabaya atlayıp tam bir  pazar günümü harcayarak arayıp bulduğum Riva Deresi kıyısında bir cennet mekan Cam Ocağı.. İlk ve belki de en şanslı öğrencilerinden biri sayılırım.. Şu anda hepsi de cam çalışmalarını keyifle sürdüren dört kişilik bir sınıftık. Öğretmenimiz Almandı. Helga Seimel...

Çocukluktan beri kanıma işleyen fakat önce konuyla alakası olmayan bir eğitim süreci (iktisat), daha sonra yoğun iş yaşamı.. Büyük şehir stresleri, para kazanma ve çocuk büyütme eğitme telaşı.. Ve hep ertelediğim camın renkli ve büyülü dünyasıyla ilk buluşmam..


Nasıl ortaya çıkıyor bu boncuklar ve takılar?
Önce cam çubuklara hayat veriyorum.. Anlık ruh hallerim yönetiyor boncukların renk ve şekillerini.. 
Sonra sıra tasarıma geliyor.. Kolyeler, küpeler, bileklikler. Tek üretim. Bazen bir kolyeyi bir günde bazen iki saatte tasarlıyorum ruh halime bağlı olarak.. 

Pek çok dalı olan bu renkli dünyadaki tercihim Lampwork boncuktan yana oldu. Renkli cam çubukları yaklaşık 800 santigrat derecede oksijen/LPG ateşinde eritip şekillendiriyorum.  Cam boncuklarıma artı değer olarak takı tasarım deneyimlerimi de kattım. 


Tasarımlarınızı nerelerde görmek hoşunuza gidiyor? 
Boncuk takı tasarımlarımı doğru kullanımda görmek beni çok mutlu ediyor.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan.. Bunlar da "doğru kullanım" ın alt satırları..

İstanbul'dan uzak olmak nasıl bir duygu? Datça'ya ne zaman yerleştiniz?
Dokuz yıl önce İstanbul’dan adeta kaçarak yerleştiğim ve kendi cennetimi bulduğumu düşündüğüm Eski Datça’da çok keyifle sürdürüyorum yaşamımı ve cam çalışmalarımı.


Hayatınızdaki değişiklikler tasarımlarınıza nasıl yansıdı?
Yaşamımdaki olumsuz olaylar ve özellikle de zor insan ilişkileri üretimimi ve hayal gücümü daima olumsuz etkileyip beni körleştiriyor... Bu nedenle de kendi cennetimde, kendi dünyamda belki de biraz izole yaşamak beni mutlu ve verimli kılıyor.

Size göre zanaat ve sanat hangi noktada buluşuyor?
Sanat-sanatçı-zanaat-zanaatkar kavramlarının içiçe geçtiği tanım karmaşasının yaşandığı günümüzde kendimi bu kavramların hiçbirinin içine sokmak istemiyorum.. 

Bu kavramlarla ilgili hiçbir derdim asla yok.. Camı seviyorum, üretiyorum, tasarımlarımı  yapıyorum.. Hepsi bu kadar..

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Feride Sofugil: Kendine zaman ayırmak insan için ihtiyaçtır. Bu zamanı para kazanmak için harcarsak yaratamayız..


İstanbul Moda’daki Polka Café’den tanıyorum Feride Sofugil’i. Müzisyen kimliğini de biliyorum. Bizim derneğin (Lokomotif) düzenlediği sokak festivalinde çalmıştı.. 

Datça’da ona rastlamak çok güzel bir sürpriz oldu benim için. Ağaçlar ve çiçekler arasında kaybolmuş huzurlu mekanında müziğini dinledim.. 

Müdavimi oldukları her hallerinden belli İrlandalı müşterileri evlerinde gibi rahat ve mutluydular. Gülümseyen ve şarkılara eşlik eden büyük bir aileyle güzel bir gece geçirdim. Ertesi gün sabah kahvaltımı orada yaptım. Aynı duygu.. Rahat minderler üzerinde yazılarımı yazıp çayımı içtim… Ve bu röportajı yaptık.

Ne zaman göçtünüz buralara? İstanbul’u neden terkettiniz?
Datça’ya üç sene önce eşim Orkun’la yerleştik ve çok iyi ettik.

Sokak müziği yapıp güneyde kasabaları gezerken hayran kalıyordum bu yaşama.. Şehre dönmek hep ızdırap veriyordu. Eşim mühendis olmasına rağmen hep küçük yerde küçük yaşamak isteyen bir insandı. 5 sene önce Kadıköy’de bir café açtık. Polka.. 

Eşim işini bırakıp Polka ile ilgilenmeye başladı. Café’miz sevilip biraz para kazanmaya başladığında Datça’da bir şube açtık ve buraya yerleştik. İstanbul’daki Polka’yı en yakın arkadaşım işletiyor ve çok başarılı . Biz de buradaki işleri yoluna koymaya çalışıyoruz.

Datça’da günlük yaşamınız nasıl?
Datça’da gerçekten çok sakin bir yaşamımız var. Sevdiğimiz bir ev, sevdiğimiz bir café, harika ve herzaman size destek arkadaşlar ve şimdi küçük bir bebeğimiz..

Çocuk yaşamınızda neleri değiştirdi?
Kızımın ismi Arya.. Hayatımıza daha çok mutluluk katmaktan başka bir şeyi değiştirmedi. Bence çocuk kimsenin hayatını değiştirmemeli, sizin yaşamınıza eklenmeli. Siz mutlu olunca o da mutlu olacak her koşulda.. 

Hamileyken son güne kadar da işimin başındaydım. Şimdi de Arya ile devam ediyorum. Ben kek yapıyorsam o da mutfakta benimle. Ben müzik yapıyorsam o da hemen yanımda pusetinde uykuda. Hep anne babayla birlikte.. Bence bir çocuğun ilk seneleri için tek ihtiyacı bu.

Polka'nın özelliklerini, müşteri karakterini, menünüzü anlatabilir misiniz?
Polka Café’de insanların mutlu olabilecekleri bir yer yaratmak istedik. Rahat ve sıcak bir ortamımız var. Büyük bir bahçemiz var. Rahat sedirler, hamak.. Polka müşterisi rahat ve doğal olanı tercih eden kişiler.. Genellikle yabancılar arayıp buluyorlar bizi.. Önceliğimiz kahvaltı. 

Annem ve babam Kaz dağlarında yaşadıkları için bize en güzel zeytinyağı ve zeytini yapıyorlar. Özel soslarımız var kahvaltı için hazırladığım. Bahçeden domates, biber sunuyoruz. Kendi reçellerimizi, ekmeğimizi yapıyoruz. Sebzeli özel bir sandwichimiz var. Itırlı limonata, doğal icetea, doğal içeceklerimiz var.. Gece müzik yapıyoruz. Alkollü içeceklerimiz de mevcut..

Fotoğraf: Elif Sofugil
Müzik geçmişinizden de bahsedebilir misiniz?
2000 yılında üniversitede ilk yılımda harçlığımı çıkartmak üzere bir café’de garsonluğa başladım. Café sahibi Onok Bozkurt , Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde gitar hocasıydı ve müzisyen arkadaşları bu café’de konserler veriyorlardı. Dünya müzikleri yapan Galaturka Grubu’nu her hafta servis yaparken bayılarak dinliyor ve çok beğeniyordum. Kullanılan enstrümanlar Çağlayan Örge’nin el yapımı enstrümanları ve melodiler insanın aklından çıkmayacak kadar güzeldi. Lakin bir gün irlanda flütü whistle'ı denemek istedim. Her hafta beni sahneye çağırır hadii gel çal derlerdi. Nitekim benden kaçamadılar ve gruplarına dahil ettiler.

Galaturka ekibiyle unutamayacağım bir dört sene geçirdim. Sokak müziği hayatımızın önemli bir parçasıydı. Grupla beraber İrlanda flütleri, mandolin, keman, banjo çalmayı öğrendim. Hiç nota öğrenme isteği ve ihtiyacı duymadım. Çok sevdiğim melodileri elime aldığımız enstrümanlarla çıkartmaktı bütün derdimiz. Çağlayan Örge herşeyi kolaylaştırdı bizim için enstrümanlarımızı yapıyor nasıl çalınacaklarının metodlarını gösteriyordu. Müzik hayatıma onun sayesinde girdi ve hala var diyebilirim.

Fotoğraf: Feride Sofugil
Sevdiğiniz takip ettiğiniz müzisyenler kimler?
İrlanda müzikleri, bluegrass ve country folk dinliyorum genelde.

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?
Sanat içimizde zaten var olan yaratma isteği, sanatçı ise buna aracılık eden insandır.bence herkesin doğal bir yeteneği var ama bunu ortaya çıkaracak imkan ve zaman olması gerekiyor.

Sanat ve mutluluk ilişkisi nedir size göre?
Sanat içimizde yaşayan yeteneğin dışarı çıkması ise bunu yapabildiğinde, en önemlisi de anlaşılabildiğinde mutlu oluyorsunuz. Ülkemizde belki en sıkıntılı durum anlaşılamamak . Kendine zaman ayırmak insan için ihtiyaçtır. Bu zamanı para kazanmak için harcarsak yaratamayız.



Polka Datça:
İskele Mahallesi Ambarcı Caddesi no:9
0.252.7128056

29 Haziran 2015 Pazartesi

Melis Buyruk: Gerçek dünyaya ait olmama hissinin mutlulukla doğrudan bir bağlantısı olduğuna inanıyorum.

Pg Art Gallery, 8 – 31 Temmuz tarihleri arasında Melis Buyruk’un “You are Here! (Buradasın!)” isimli ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapacak.

Seramik sanatçısı Buyruk, çalışmalarının büyük bir bölümünde bu malzemeye en görünür işlevsel formlarından biri olan tabak olarak yer veriyor. Endüstriyel bir formu, şekil itibariyle olduğu gibi kullanmasına karşın ele aldığı bağlam, tabağı bir tasarım nesnesinden sanat nesnesine eviriyor..



Son serginizin öyküsü nedir?
"Buradasın /You are Here" ilk kişisel sergim.  Sergide insana ait parçaları, uzun bir yemek masasında, beyaz yemek tabakları içerisinde, güllerle süslenmiş olarak göreceksiniz. Serginin ana teması, insan bedeni aracılığı ile anlatılıyor. Tabaklara yerleşmiş parçalar, hiçbir cinsel kimliği işaret etmiyor. İnsanı sosyal, etnik veya cinsel kimliklerinden arındırarak sadece beden, yani et ve kemik olarak ortaya koyan ve bu sayede eşitleyen bir bakışla yaklaşmaya çalıştım. Bedeni var olduğumuz müddetçe "süsleme" arzumuz ve bu döngü üzerine bir sergi. 

Sanatta kurallara inanıyor musunuz?
Sanat, duygulara dayanan bireysel bir tavır bana göre. Kurallara inanmıyorum. Aksine sanatçının, her türlü kaygıdan ve iradeyi sınırlandıran kuraldan uzak, üretebilmesinden yanayım. Nietzsche “Yaratıcı olmak isteyen, önce her şeyi yıkmakla işe başlamalı” der. Hiçbir zaman “bir şeyleri yıkmak” gibi bir amaçla ürettiğimi söyleyemem ama kuralları da umursamıyorum.


Sergiye hazırlanma süreciniz nasıldı? Neler üzerine daha çok odaklandınız?
Bir sanat izleyicisi de olarak, çağdaş sanat galerilerinde, malzemesi “seramik” olan bir iş neredeyse hiç görmüyordum. Seramik korkulan bir malzeme. Geleneksele kaçan bir algısı var ve dolayısıyla nasıl konumlandırmalı, ne üzerine konumlandırmalı gibi noktaların üzerinde çok durdum. “circle” çok hassas ve ince bir iş. Hem bunu vurgulamalıyım hem malzemeyi odak noktası yapmamalıyım gibi handikaplarım oldu. Neticede beton ve aynadan yardım aldım.

Seramik çalışmaya ne zaman ve nasıl başladınız?
2003 yılında Güzel Sanatlar Seramik Bölümü’nü kazandım. Seramikle tanışmam da okul ile birlikte oldu.
 


Çalışmalarınızın değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?
Zaman ile birlikte, iç dünyamda, hayatımda ve dünyaya bakışımda değişimler yaşıyorum herkes gibi. Bu değişimler yorumuma farklılıklar katıyor doğal olarak.. Bundan yıllar önce daha temiz bir zihinle dünyaya bakarken en büyük derdim kimyasal ve biyolojik kirlenmeler iken bugün varoluşu daha başka bir dille sorgulamaya çalışıyorum. Bunun yanında malzeme ve teknik açısından da araştırmalarım oluyor. Tabi bu da işlerime yansıyarak değişimime katkı sağlıyor.

Eserlerinizin malzeme - konsept dengesi hakkında neler söylemek istersiniz?
Çalışmalarımda malzeme olarak porselen ve seramiği kullanıyorum. Yemek tabaklarında olduğu gibi hazır malzemelere de başvuruyorum. Seramik veya porselenin sanatsal anlamda uzak durulan, korkulan bir malzeme olarak bir izlenimi var. Bu malzemeden bahsedilince aklımıza ilk gelen şey de tabak! Bu sergide ben de ilk akla gelen "tabağı" endüstriyel bir ürün olarak alıp bir sanat nesnesine çevirdim.. 

Melis Buyruk
Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
Aslında bir tanımım yok. Kalıba sığdırmaktan da, büyük cümlelerden de hoşlanmıyorum. Kendini sanatçı olarak tanımlayan herkes sanatçı ve ürettiği de sanattır. Burada tabii genel geçer faktörler ve göreceler olacaktır ama değinmiyorum

Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Bir sanatçı olarak, atölyeme girdiğim andan itibaren üretmek benim için zorluklarıyla da, hazzıyla da beni gerçek dünyadan soyutlayan ve andan koparan bir eylem. Gerçek dünyadan kopmak da iyi hissetmek için yeterli geliyor.

Bir sanat izleyicisi olarak da aynı şekilde.. bambaşka beyinlerin ürettiği fikirlere ulaşmak beni yaşadığım andan çekip çıkartıyor. Gerçek dünyaya ait olmama hissinin de mutlulukla doğrudan bir bağlantısı olduğuna inanıyorum.

27 Haziran 2015 Cumartesi

Fransız Rivierası'nda bir yaz tatiline ne dersiniz?

Provence-Alpes-Côte d'Azur
Yaz tatilinde deniz, güneş, kum klasiğini farklı ülkelerin kıyılarında deneyimlemekten yanaysanızFransa’nın 26 bölgesinden biri PACA (Provence-Alpes-Côte d’Azur)'yı öneririm.. 

Aix- en- Provence bölgesini başlı başına ayrı bir tatil programı içinde yer almayı öngördüğümden bu yazımda Marsilya’ya uçtuktan sonra ünlü Fransız Rivierası’na doğru yola çıkıyoruz.


Cassis - Calanque
Toulon'dan İtalya sınırındaki Menton'a kadar uzanan Fransız Rivierası’nın en önemli şehirleri, Altın Palmiye ödülünün verildiği Cannes şehri, plajlarıyla ünlü Saint-Tropez ve Nice'tir. Monaco Prensliği de buradadadır. PACA bölgesini iki türlü gezebilirsiniz:

Marsilya’dan araba kiralayıp yaklaşık iki saatte Saint-Tropez sahillerine vararak birkaç gün St. Tropez’ de kalabilirsiniz. Böylece muhteşem plajların tadını çıkarıp daha sonra da gezinize Nice’te konaklayarak devam edebilirsiniz.

Ya da Nice’e uçup, tatilinizi Nice merkezli organize edebilirsiniz. Bir gün St. Tropez, Cannes sahillerini gezip, birbirinden güzel plajlarda yüzüp, bir gün Monaco’nun eşsiz güzelliğine tanık olup, bir iki gün de tarihi kasabaları ve ünlü Eze köyünü ziyaret edebilir, yorgunluğunuzu Nice plajlarında atabilirsiniz...



Saint –Tropez
St. Tropez İkinci Dünya Savaşı sırasında güney Fransa'nın kurtuluş rolü ile bilinir. Marsilya’dan 105km Nice’ten 66km uzaklıktadır. İlk kez Fransız yazar Guy de Maupassant tarafından keşfedilen St.Tropez, 1956 yılında Brigitte Bardot’un oynadığı ‘’Ve Tanrı Kadını Yarattı’’ filmi ile sosyetenin vazgeçemediği tatil beldesi haline gelmiş. 1960 ve 1970'li yıllarda, Louis de Funes'in Saint-Tropez’de çevirdiği “Le jandarme” film serisi, kasabanın daha popüler olmasına katkıda bulunmuştur.

Saint Tropez bugün çok popüler ve sosyetik bir mekan ancak, Paul Signac ya da Maximilien Luce gibi ünlü ressamların ve takipçileri Pierre Bonnard, Raoul Dufy, Charles Camoin, Moise Kisling, André Dunoyer de Ségonzac’a ilham kaynağı olduğu dönemlerde küçücük bir köydü... Ressam Paul Signac’ın buradaki evi ressamların buluşma noktası, pointilisme ve fauvisme sanat akımlarının ortaya çıktığı yer olmuştur. Sanat tarihine kazandırdığı sanatçılar arasında Bernard Buffet, David Hockney, Massimo Campigli, Donalt Sultan ve Stefan Szczesny de bulunmaktadır. L’Annonciade Müzesi’ni gezmenizi öneririm. 


Albert Marquet “Le port de Saint Tropez” 1905
St. Tropez, yaklaşık yarım gününüzü ayırarak gezebileceğiniz küçük bir sahil kasabası olsa da ben muhteşem plajlarından yararlanabilmeniz için konaklamanızı öneriyorum. 

St. Tropez plajları (Boulabaisse, Graniers, Canoubiers, Salins gibi..) 11,3 km’lik bir kıyı şeridi oluşturuyorlar.

Nice’ten ulaşacaksanız araba kiralamanız gerekecek; çünkü tren yok.. Nice’den sabahları kalkan gemilerle de gidebilirsiniz ama mesafe uzun olduğundan St. Tropez ve çevresinde kalacağınız saatler sınırlı kalır. Şehir içinde her yeri yürüyerek gezebilirsiniz. 

Toplu ulaşım aracı bulunmuyor. Sokaklar çok dar, tarihi eski şehir bölümünde araç girişine izin verilmiyor. Eğer özel aracınız ile gelirseniz, liman bölgesinde bulunan otoparka otomobilinizi park ederek, gezinize limandan başlayabilirsiniz. Birbirinden lüks yatların olduğu Vieux Port (Eski Liman) kıyısındaki yol üç isimle anılıyor. Quai Gabriel Peri, Suffren ve Jean Jaures. Cadde, kafeler ve küçük butiklerle süslü.



Port Giramaud
Saint-Tropez bölgesinde mutlaka görülmesi gereken bir kasaba.Venedik benzeri inşa edilen bu kasaba 1962 yılında Fransız mimar François Spoerry tarafından tasarlanmış. Çiçekli terasları, pastel renkli evleri, kanalları ile bir masal kenti adeta. Her evin pencere şekli birbirinden farklı ve hiçbir ev diğeriyle aynı pencereye sahip değil.

Kasabanın içine araba girişi yok. Aracınızı büyük otoparka park edip yürüyerek tüm kasabayı dolaşıyorsunuz. İsterseniz kendinize küçük bir tekne kiralayıp bununla ya da toplu olarak binilen teknelerle de gezebilirsiniz. Les Bateaux Verts veya Navette Bateau şirketlerinin tekneleri farklı saatlerde Vieux Port (Eski Liman) ve Nouveau Port (Yeni Liman)’dan hareketle Port Grimaud’ya gidiyorlar. Yolculuk 20 dakika sürüyor.




Cannes

Cannes denince aklımıza ilk gelen şüphesiz kırmızı halı ve film festivalleri.. Festival binası Grand Auditorium, La Croisette olarak bilinen sahildeki ana cadde üzerinde bulunuyor. Ünlü Cannes plajı da bu sahilde bulunuyor. Kaldırımlardaki ünlülerin el izlerini takip ederek kıyı boyunca yürümek, Carlton gibi lüks ve ünlü otel ve mağazalar boyunca etrafı seyretmek son derece keyifli.. Şık ve nezih bir şehir.. Bu sakin, dingin şehirin dar sokaklarını, kilise ve kalesiyle Le Suquet te (Eski Cannes) ve ünlü alışveriş caddesi RueD’Antibes’i gezebilirsiniz. Tatilinizde dinlenmek ve plajlarda vakit geçirmek istiyorsanız Nice yerine biraz daha pahalı olan bu bölgeyi tercih edebilirsiniz.


Antibes
Cannes ile Nice arasında, Cannes’dan 15 km mesafede tarih kokan sevimli bir kasaba. . Romalılardan kalma bu şehir şimdilerde Paris ve diğer kentlerden gelen zenginlerin sayfiyesi.. Eski şehir surlarla çevrilmiş, limanı lüks yatlarla çevrili, rengarenk bir yer.

Antibes‘te gezmeniz gereken üç önemli bölge var: OldTown, the Capd’Antibes ve Juan-Les-Pins. Antibes, geçmişte Picasso ve Max Ernst gibi birçok ressamın altın yıllarını yaşadığı bir yer olmuş. Juan-Les-Pins’de yer alan 12. yüzyıldan kalma ve Monaco kraliyet ailesinin eskiden yaşadığı Grimaldi Şatosu’nda Musée Picasso var. Görülmeye değer bir yer. Picasso’nun resim ve heykellerinden oluşan, kapsamlı bir müze. Picasso, 1946’da şatonun bir bölümünü atölyesi olarak kullanmış ve 150 kadar eserini buraya bağışlamış. Fransız Rivierası’nda en az yarım gününüzü bu bölgeye ayırmanızı tavsiye ederim.



Nice
Nice, Fransız Rivierası’nın başkenti. Nice- Villefranche Limanı çok fazla turistik gemiye ev sahipliği yaptığından Fransa’nın en önemli turizm merkezlerinden biri olmuş durumda. Fransa’nın sıcakkanlı, yaz aylarında 24 saat yaşayan bir Akdeniz şehri. Palmiyelerle süslenmiş uçsuz bucaksız sahillerinde 15’den fazla plaj var. En ünlüsü Baide des Anges..

Nice’nin geçmişi M.Ö. 2000’li yıllara dayanıyor. M.Ö. 350'lerde Marsilya'dan gelen Yunanlılar tarafından koloniye dönüştürülmüş. Nice ismini, Yunan Mitolojisi'ndeki zafer tanrıçası Nike'den almış. Cenova Birliği'ne katılan, ardından Emevilerin istilasına uğrayan kenti Osmanlılar almak istemiş. 1543'te Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki donanma Nice'i kuşatmış ama ele geçirememiş. 1860'da Nice’nin yönetimi Fransa'ya geçmiş. 

1900 yılında elektrikli tramvayın çalışmaya başlaması ile bölge kısa sürede hızlı bir değişim yaşamış. Sadece Fransızlar değil, bu hızlı değişim sonrası İngiliz asilzadeler de Nice’e yerleşmeye başlamışlar.




Vieux Nice (Eski Nice) şehrin ilk kurulduğu yer. Nefis fotoğraflar çekmek için bir süre zaman ayırmanız gerekiyor. Şehrin tarihi zenginliğinin büyük bir kısmı burada yer alıyor. Eski Nice, Ortaçağ'dan kalma tarihi dokusu ile özellikle öğleden sonra ve akşam saatlerinde, küçük dükkânları, otantik restoranları, kilise meydanlarına açılan dar sokakları, kafeleri, eğlence kulüpleri ile turistlerin uğrak yeri.


Cours Saleya dünyanın en meşhur çiçek ve renkli antika pazarı. Nice’in sosyal yaşamının kalbinin attığı bu yerde ışıl ışıl aydınlatılmış binalarla farklı bir atmosfere bürünen sokaklar gece gündüz dolup taşıyor. Promenade des Anglais sahildeki ana cadde.. Nice Havalimanı’na kadar uzanıyor. Keyifle gezebileceğiniz bir kordon.

Colline du Chateau Nice tepeye hakim bu kalenin şelalesi, doğal güzelliği, yeşili ve muhteşem deniz ile şehir manzarası şahane duygular yaşatıyor insana.


Eze Köyü şehrin en tepesinde (deniz seviyesinden 427 metre) çıkmak için ara sokakların tamamını dolaşmanız gerekiyor.. Özellikle fotoğraf tutkunu olanlar için gidilmesi gereken bir yer

Köye MÖ 2000 civarında Romalılar tarafından yerleşilmeye başlanmış. Tarih içerisinde birçok ulusun yaşadığı hatta 1543 yılında Barbaros Hayrettin’in emriyle Türk askerlerinin de keşfettiği bir yer Eze. Hal böyle olunca da bir sürü kültürün varlığı ile inanılmaz bir mozaik çıkmış ortaya. 

14. Louis tarafından İspanya savaşı sırasında 1706 yılında tüm duvarları yıkılmış en son 1860 Nisan ayında Fransa’ya ait olduğu ilan edilmiş ve o tarihten bu yana da dünyanın her yanından turist akınına uğrayan bir yer. Chapelle de la Misericorde, Cathedrale St. Nicholas, Opera De Nice, Musee Matisse, Nice’te görmeniz gereken yerler.

Saint Paul de Vence
Nice’ten yarım saat mesafede özellikle fotoğraf tutkunlarının görmesi gereken masal gibi bir yer. Buranın müdavimleri arasında Picasso, Modigliani, Colet, Cocteau varmış ve konaklama ücreti olarak resimlerini verirlermiş . Yves Montand ve Simone Signoret burada evlenmişler .

Nice’te doyasıya bir tatil için en az 4 gece ayırmanız gerekiyor. İki gün şehri gönlünüzce gezip, plajlarında serinleyip, cafe ve restoranlarında keyif yapar, üçüncü gün Eze köyüne ve Monaco'ya gider,dördüncü gün ise Saint Paul de Vence köyüne ve Cannes'a uzanırsınız.

Daha uzun bir tatil planladıysanız gezinize Sardunya adasını ya da Corsica adasını ekleyebilirsiniz. Nice’ten hergün Sardunya’ya veya Corsica’ya kalkan feribotlar bulunuyor. 

Feribotta gece yolculuğu yapılan günübirlik turları önermiyorum. Geçen yıl gemi ile yaptığım Balear adaları turunda uğradığımız Sardunya’da aklım kaldı. 

Önümüzdeki ay Corsica’ya gidiyorum, dönüşümde gezi notlarımda buluşmak üzere..
Çiğdem Erkoç.

16 Haziran 2015 Salı

Sevgi Karay heykellerindeki gerilim..




Sevgi Karay'ın heykelleri insana okyanus derinliklerinin ışıksız ve gizemli ortamında yaşayan mikro organizmaları, toprağın altında yaşayan varlıklarından habersiz olduğumuz sürüngenleri hatırlatıyor ve hatta ötesini…  

Heykellerinize konu olan yaratıklardan, beslendiğiniz kaynaklardan bahseder misiniz?
Manevi olarak tasavvuf bilgisinden, görsel olarak doğadan besleniyorum. Heykellerimdeki yaratıklar doğanın her yerindeler..

Deniz canlıları, böcekler, fosiller bana onları çağrıştırıyor. Denizin yumuşaklığı ve kıpırtısı içindeki gerilimi, zıtlıkların birlikteliği ve her alandaki gerilim benim ilgi alanıma giriyor.

Devamı...

20 Mayıs 2015 Çarşamba

İskender Giray: İstanbul şakaya gelmez, hazırlıksızsan yutuverir. Ruhunu hissederek yaşamak esas olmalı, aksi halde geriye şu an sadece beton yığını ve kaos kalır..

İlk kez  Moda Caddesi üzerindeki "Ağaca Ağıt" heykeliyle dikkatimi çekmişti.. Sonra yan sokağımdaki atölyesini keşfettim. Daha sonra da gazeteci Nuh Köklü anısına yaptığı heykeli..  

Sanatçının düşündürenini severim. İnsanları şaşırtmayı başarmaları, algılarını zorlamaları bei mutlu eder.


İskender Giray yaptığı sokak heykelleriyle bu misyonu taammüden yüklenmiş bir sanatçı. Demir ve metal borulara sözünü geçirebiliyor olması fizik mühendisi olmasından da kaynaklanıyordur belki ama İskender Giray'ın elinde can buldukları bir gerçek.


Ne zamandan beri heykel çalışıyorsunuz?
8 yıldır tam zamanlı olarak diyebiliriz... Öncesinde de tatile çamur götürüp, insanlar denize girerken, kaldığım bungalovun önünde tatil boyunca figür çalışmışlığım vardır veya bir bıçak, biraz ip ve sazlıklarla, yine insanlar suda oynarken tatilimi geçirmişliğim...


Heykellerinizin değişim ve gelişimini kendi gözünüzden değerlendirebilir misiniz?
Biraz zor bir soru bu. Mutlaka gelişiyorum, çalışan herkesin geliştiği gibi. Bu gelişim sırasında da mutlaka değişiyorumdur hem içsel hem de iş anlamında. Sürekli, yenisini denemek gibi doymaz bir istek var içimde. Tekrarlamaktan hoşlanmasam da malzemede ve teknikte, tekrarsız gelişim olmuyor. Tekrarı malzemede ve teknikte bırakmaya, sanatımdan uzak tutmaya gayret ediyorum. Hiç bir zaman tamam "ben oldum" diyemeyeceğim bir daldayım ki aslında öyle denebilecek bir hayat olmaması gerektiğine inanıyorum. "Yeterince geliştim" dendiği gün gelişmeyi bırakır zaten insan. Dolayısıyla, eksiklerime konsantre olmaya çalışıyorum. Bu bağlamda da gelişimimi gözlemlemeyi ve yorumlamayı, beni sevenlere (aileme, arkadaşlarıma) ve işlerimi takip edenlere bırakıyorum:). 



İlham kaynaklarınız ve malzeme kullanımınızdan bahseder misiniz?
Ben işin biraz karanlık tarafındayım. Anlatma arzum o yönde çalışıyor. Zaten çocukluğum dahil, biraz pesimistimdir. Çocukluk fotoğraflarımın büyük kısmında gülmüyorum, çok ciddi bir ifadem var.  Ama mutsuz bir çocukluk değildi benimki.. Ablam gülüyor mesela. Bu arada gülmeyi çok severim ve çok da gülerim. Sadece içgüdüsel olarak sonuçların üzerindeki menfi etkenleri saptamaya çalışıyorum.  Bu durum içime eleştiri isteğini de getiriyor. Bu isteği de iş yaparak doyuruyorum. İnişi yaşayıp çıkışı işimle sağlıyorum. Malzemeyi sadece işin duygusuna göre seçiyorum demek isterdim fakat işin bütçesine göre de değişiyor. Ama metal ağırlıklı çalıştığım kesin.  

Bu konuda daha önce böyle bir soruya verdiğim cevabı tekrarlayacağım.. Metaller ağır elementlerdir.  Yıldızlar kütle çekimiyle merkezlerine doğru kendilerini sıkıştırır. Çok sıkışıp içindeki küçük atomları birleştirerek daha büyük bir atom türetir. Bu şekilde enerji üretirler ve yine bir kısmını aynı sürecin tekrarı için kullanırlar. Bu zincir birleştiremeyeceği büyüklükte atomlar oluşuncaya kadar sürer. Güneş, dünyada bulunan ağır element yüzdesine ulaşamadan sönecek. Yani o demirler, bakırlar, altınlar, bizden çook önce güneşten çok daha büyük bir yıldızda oluştular… Çok yaşlılar, milyarlarca yıl yaşındalar… Bizden sonra da dönüşümde kalacaklar. Biz de içimizde bu elementleri barındırırız. Dolayısıyla biz de aynı dönüşümün daha kısa süreli uğrak noktalarıyız...  Onlar bizim temel parçalarımızdan, yani biziz… Dolayısıyla bizde duygu olarak da karşılıkları var…

Sokaklar heykellerinizle ne zamandan beri ve ilk nasıl tanıştı?
Sokağa ufak çaplı resim denemelerim oldu fakat "Ekmekçi Berkin'i Arıyor" sokağa bıraktığım ilk heykeldi. Kısaca içimdeki anlatma ve gördüğüm boşluğu, oraya zaten kafamda yerleştirdiğim işle buluşturma arzusuna yenik düşmem sonucu oldu. Yani bir çeşit evindeki duvarı, boş alanı süsleme güdüsüyle yapıyorum..  fakat genelde anlatma,  fikrimi söyleme gibi kaygılar barındırıyor. 

Sokak heykellerinize gelen tepkilerden bahseder misiniz?
Tabii ki toplumdaki çeşitlilik yorumlara da yansıyor, Bir kısım bu işi maddi çıkar olmadan yaptığıma inanmak istemiyor mesela:) Bir kısmı yobaz, bir kısmı küçümser, bir kısmı zaten saldırgan. Ama Kadıköy halkının geneli seviyor. Ben de bundan mutluluk duyuyorum tabii.

Günümüz sanatını 10 yıl öncesiyle karşılaştırdığımızda sizce hangi büyük değişimler yaşandı?
Gün geçtikce hızlanıyor bilgi akışı fakat 10 yıl önce geçmişe göre yeterince hızlıydı. Türkiye için konuşuyorsak, özgürlükler, sansürler ve baskılar anlamında hızlı bir kötüye gidiş var diye düşünüyorum... Eskiden de iyi değildi zaten ama giderek kötüleşiyor. Zihinler bu bilgi akışında açılacağına korkup kapanıyor. Hala heykelin anlamından bağımsız, hayvanların cinsel organları, kadın heykellerin göğüsleri konuşuluyor. Heykelin hassas bir parçası varsa ertesi gün yok oluyor, kırılıyor. bütün bunlara rağmen dayanan heykellerin de bir kısmı otoriteler tarafından kişisel zevkler doğrultusunda yıkılmadıysa, orada duruyor. Ama i,ş kapalı kapılar ardında galerilerde bir sektör olarak akmaya devam ediyor. Onların da tabii mahalle tarafından basılma, bıçaklanma veya ideolojisi yüzünden tutuklanma ihtimali ayrı. Böyle bir ortamda hayatta kalmaya ve özgür düşünüp eleştirmeye çalışıyor sanatçı. Genç sanatçılarda en büyük değişim direnmeyi öğrenmek oldu diye düşünüyorum... 

Fakat sorunuz daha genel bir soru sanırım. yine bu bilgi akışında inanılmaz bir tüketim doğuyor. Eserleri canlı izlemek yerini hepimizin bildiği gibi sanal ortamda izlemeye bıraktı. Artık heykeller, resimler önümüze tek tek de gelmiyor. 15'li 20'li gruplar halinde bakıp paylaşıp bırakıyoruz. Bu hız üretime de yansıyor. Dolayısıyla işler hızlı yapılıyor. Zaman artık çok daha pahalı. Disiplinlerden, akımlardan bahsetmek zor, her şey birbirine geçmiş durumda. Tarih müthiş eserlerle dolu. artık bizim nesillerimiz güzel melezler çıkarmaya uğraşıyor bence...



Beğendiğiniz, etkilendiğiniz, takip ettiğiniz sanatçılar kimlerdir?
Gehard Demetz, Patricia Piccinini, Thea Jansen sevdiğim heykeltraşlardan, takip etmeye de çalışıyorum. Fakat şunu da söylemeliyim ki iyi bir sanat izleyicisi veya takipçisi değilim. Çoğu zaman çalışırım ve sergileri de bu süreçte kaçırırım. 

Sanat ve sanatçı tarifinizi alabilir miyim?
En basit şekliyle, sanat, üretimin veya performansın sonucunda karşı tarafta duygusal anlamda bir iniş çıkış yaratabilmeli, sanatçı da bu işi dürüstçe ve safca kendi iniş çıkışlarından sağladığı devinimle yapmalı. Yani özetle bence sanat duygusal iletişim işidir. Çıplak, maskesiz yapılanı makbuldür.

Mutluluk ve sanatı nasıl ilişkilendirebilirsiniz?
İngilizce "What is bad for your heart is good for your art" diye bir söz var. benim tarafımdan bakınca tam da budur:) Kaldı ki çok mutluysam zaten çalışmak istemem, mutluluğu yaşamak isterim. Zaten" çok mutlu olmak" bir farklı bilinç halidir ve etkisi geçicidir. Bu etkiye ulaşmak için bu işi yapıyorum. Yani zaten çalışmak benim için bir mutluluk arayışı. Ama işimde konu olarak mutluluk kavramı üzerinden pek gitmiyorum. Eleştirel işler yapmaktan hoşlanıyorum. Bakan kişide mutluluk yaratmak tabii ki beni mutlu eder o ayrı:)

İstanbul'u 5 duyunuzla tanımlamanızı rica etsem...
İstanbul birçok büyük sanatçı tarafından anlatılmış. Şiirlere konu olmuş. İçinde taşıdığı ruhu faketmemek imkansız! Bunca güzel tasvirin arasında ne desem yavan kalır. Tutkularımdan biri oldu çok küçük yaşımdan beri. Küçükken büyüklüğü korkuturdu. Biraz da korkmak lazım.. Şakaya da gelmez, hazırlıksızsan yutuverir. Ruhunu hissederek yaşamak esas olmalı aksi halde geriye şu an sadece beton yığını ve kaos kalır. Ben yaka değiştirirken vapur tercih ederim. Yollardan sahili. 

Beşiktaş Çarşı'da, Kadıköy Rıhtım'da rakı içmek lazım tabii. Kışın soğukta, vapurun kıçında çay sigara yaparken puslu havada martı izlemek. İstanbulda olduğum için şanslı hissettiren anlardan... ama betona gömmeye devam ediyoruz. korumuyoruz. yok ediyoruz. şehrimizi siliyoruz. Gelişmişlik AVM sanıyoruz. Her boşluğu her yeşili yok ediyoruz! Tek kaygısı para olan bir topluma dönüşüyoruz... 

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Bir cumhuriyet saati projem var ama anlatması biraz zor. Bir prototip yapmayı planlıyorum. Dev bir saat kulesi. Tamamen mekanik fakat klasik değil. Üzerinde belli açılardan nefes alıp veren insan figürünün belireceği kinetik (hareketli)  bir heykel. Açık mekanik parçaların topluma, toplumdaki vandalların da heykele zarar vermemesi için bir kulenin üzerinde durması gerekiyor. İlanından bu yana geçen zamanı sayacak bir saat. 

Ayrıca tüm apartmanların çatısını, güneş panelleriyle kaplayıp, tüm kaldırımları ve yolları, hem kinetik enerjiyi hem de güneş enerjisini elektiriğe çeviren yol kaplamasıyla döşeyerek %100 yeşil enerjiyle yaşayan ilk şehir yapmak gibi bir çılgın projem var ama herhalde izin çıkmaz:)