slider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
slider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2015 Salı

Reinhard Zich, think his artworks are like his children to develop and to ensure perfection for the sake of them..

I met an Austrian artist/actor Reinhard Zich, living in İstanbul; I visited his showroom in a nice historic house in Moda. "Between The Lines" was the name of his catalogue. I think his works exceeds the limits of the lines..

What do you think  about the contemporary art works  in Turkey and in theworld?
Turkey has a very young modern art scene which provides contemporary impulses to the art giving it vibrancy and soul. Worldwide there are so many different new experimentations in new art that it is a challenge to do something new. 


My inspiration source is based on a reflection of the experiences, challenges and opportunities and hence provides an authentic artistic synthesis. I choose Istanbul to live mostly, because it gives me a lot of new inspiration for my art work and new impulses, contexts, cultures and people.


"Logical Consequences", acryl, high polish gilding, pure gold 24 karat, on canvas, 120x150 cm, 2013
Tell me about pls. your solo expo in your Studio.. What is the concept? What kind of materials and technics do you use to create your paintings?

The concept to have my own shoowroom very close to my atelier is that my clients can come and see how I work and they can see also my finished work and can also directly acquire my artwork.

There are different types and technics of gold gilding. I use normaly the high- polish gilding and the polish-poliment gilding, oil paints fusing the traditional methods with new materials, colorwise artist acrylics.

"Authentic Chic" acryl, high polish-poliment gilding,
platinum gold 23.75 karat, on canvas, 70x90 cm. 2015
What is the "happiness" for you? Does the art do you happy?
Happiness is a big word. But I am happy when I am in the nature and when I can see the sun and the moon, the sea and the mountains and the animals which are living in the nature. I am happy when i receive love  and when I can give love.I am happy when I understand in a meditation that I am and all we are unique, I am happy when I hold a child in my armes, especially when it is crying and it needs consolation. I am happy when I feel free, when I can act and show what I feel, express myself openly.

Of course also my art works makes me very happy.. When I wake up in the morning my first thoughts are how I will continue today with my artwork. They are like my children that I want to develop and ensure perfection for the sake of them.

What is the "success" for you?
Succes is when finally I complete my art work how I envisaged it that it should look like and when people and my clients love my artworks. Then I am ready for the next challenge seek the opportunity to paint a new.

Why and when did you choose İstanbul to live in? And speciallly Moda?
Moda I chose as a base due to the active arts scene and its authenticity, its very liberal very close to the sea and many other artist are living here, so you may say an ideal basis for new emergening art.

How do you describe İstanbul with your five senses? As a smell, a view, a touch, a flavour and a sound?
I like the smell of the sea with a slight breeze wind that brings all different smells of Istanbul together. I like the view from Bostancı to the four princess Islands.

Istanbul is touching me because the people are so friendly and and they try to give their best when I need help. I enjoy to eat fresh fish in Istanbul. I always buy it at the fish market, prepare it so it stays authentic. There are so many sounds but one that stands out to me is ships signals are tooting and seagulls are screeching in the background, the fusion of nature and technology, freedom and structure. When the musicians on the ships play their instruments typical turkish songs.


 "Promising Darkness" 125x250cm, acryl, gold oil pastel,
platin gold 23,75 karat, on canvas.    This is the half of the picture.. :))) 
To see the whole picture you have to go on 13 & 14 Octobre between 16.00 - 19.00 t
Reinhard Zich's showroom  (adress: Halis Efendi Sok. No.4 Moda Kadıköy İstanbul)




When will be yout next presentation?
My new contemporary art creation "Promising Darkness " will be presented in few days..

It is not only a creation but a message to the world. Dedicated to all victims from the past over the presence to the future. 

You will be captivated and overwhelmed with emotions by the words which are written in the uneasy red triangle...


Reinhard Zich was born in Vienna in 1961. His early life was heavily influenced by his mother who instilled in the young Reinhard a sense of creativity, and passion for the arts. 

Upon compleation of his acting training he moved to Rome in 1985 where he preformed in both stage and screen. His movie appearances included also "La vita e bella" and "Karol", a Pope who remained a man. While living in Berlin in 2005 he began to paint. His unique technique involves a combination of acrylic and gold leaf. He has recieved many private commissions from Rome, Hamburg, Berlin, Vienna and Brussels.

He has played parts in the movies "Çanakkale Savaşı 1915" and "8 Saniye" under the direction of Ömer Faruk Sorak. He has opened his first showroom in the Kadıköy/Moda area of the city. The works in this exhibition are the first offering of an unique artist.

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Saim Altuncu: "Suluboyanın özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir."



Suluboyanın romantik şeffaflığı, renklerin zarif akışkanlığı, bir ipek tül gerisinden seyrettirdiği resimleri seviyorum. Suluboya sanatçılarına hayranlığım da bundan.. Konuğum Saim Altuncu..

Resim çalışmaya ne zaman, nasıl başladınız? Hep suluboya mı çalıştınız?
Lise çağlarında karakalem desenler yapardım. Abim güzel sanatlarda okuyordu o dönem, ben de onun yanında kalıyordum. Okuluna sık sık giderdim. Çizgilerimi düzeltir, temel bilgiler verirdi. Pastel resimler de yapardım ama resim bir tutku değildi benim için o zamanlar. Ne zaman ki suluboyanın büyüleyici etkisi ile tanıştım, ondan sonra tamamen suluboyaya yöneldim.


Resimlerinizin zaman içinde değişim ve gelişimini kendi gözünüzden  aktarabilir misiniz?
Suluboya sevgi, sabır, emek ve çok idman gerektiren bir teknik. Kullandığınız kağıdın, boyanın ve fırçanın da önemi var. Kullandığınız malzemenin kalitesi arttıkça ilerleme hızınızda aynı paralelde gelişiyor. Suluboya süprizlere açık bir teknik. Suyla boyanın dengesini kurmak, kağıdın buna vereceği cevabı hesaplamak ve istenilen efektlere ulaşmak zaman ve çalışmayı gerektiriyor. Yaptıkça gelişiyorsunuz.

Son resim serinizin öyküsü nedir?
Böyle bir planlamam yok. Genelde o anki duygularımın paralelinde gelişiyor. Bazen kent manzarası, bazen ıssız bir köy yolu oluyor. Çektiğim fotoğrafları tararken buluyorum ilgimi çeken konuyu.

İlham kaynağınız, beslendiğiniz öğeler nelerdir?
Genelde uzun yürüyüşler, seyahatler, buralarda çektiğim fotoğraflar,  yaptığım eskizler etkili oluyor.

Suluboya tekniği resim temalarınızı sınırlıyor mu?
Suluboya heyecanlı yapısıyla her türlü konunun resmedilmesine olanak veren bir teknik. Özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir. Resme başlar ve bitirirsiniz. Suluboya'nın şiirsel, transparan efektlerini  başka bir teknikte bulamazsınız.



Hangi sanatçıların hangi eserlerini beğenirsiniz?
Ülkemizde suluboyayı sevdiren ve öğreten Işıl Özışık, Orhan Gürel, Sait Günel ve Burhan Özer'in resimlerini beğenirim. Yabancı suluboyacılarda Alvaro Castagnet, Bernhard Vogel, Liu Yi’yi beğenirim.

Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
İnsanlık tarihi boyunca, insanları evrimleştirip, duygusal boyutta idrak seviyelerini yükseltip, DNA'larına güzeli ve iyiyi işlemeye çalışan, daha medeni dünyalar yaratmak için gösterilen görsel veya yazınsal çabalara sanat diyebiliriz. Bütün bu kaygılar içinde kendini paralayanlara da sanatçı…


Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Sanatın gelişmediği toplumlarda, hiç bir sosyolojik gösterge iyiye doğru devinmez.  Tam tersine kıt zekalı, öngörüsü olmayan, tembel, yalancı, kötü insanların sayısı hızla çoğalır. 

Sanat, kümülatif gelişen, topluma etkisinin zaman aldığı bir olgudur. Bu düşünüldüğünde, bizim durumumuz hayli zor görünüyor. Böyle bir toplumun bireyleri ancak takımları kazanınca mutlu olabilirler ya da bir yerden avanta bir şey bulduklarında…


1 Mart 2015 Pazar

Seçil Erel: "Doğanın ve aklın gerçeklik algısı arasındaki ilişkide zaman, mekan ve varlık kavramları üzerinden deneyimlerimi detaylandırdığımı farkediyorum"..

"Alan/Territory", 197 x 196cm, Tuval üzeri yağlıboya 

Seçil Erel'in bütüne ait temel bazı şeylerin bir sisteme dayanması gerektiği fikri üzerine kurgulayarak gerçekleştirdiği “Bazı Şeyler” isimli sergi, 18 Şubat - 10 Mart 2015 tarihleri arasında Summart’ta.. Serginin küratörü Denizhan Özer.



Sanatçı, yaşamın ve insanın kendi kurduğu matematiksel sistemlerin gerçekliği, ruhun ve aklın ritmik ilişkisi, zaman kavramının değişkenliği, sürekli hareket halinde oluşu ve şimdi ile ilişkisinin yanı sıra, bireyin hayattaki varlığına dair üreme ve dönüşüm, canlının varlığı, geçiciliği ve unutulmaması gereken mekanı, aidiyet kavramlarını, evler, bölgeler, şehirler ve planları gibi çeşitli konuları, matematiksel, deneysel ve sezgisel bir tutumla ele alıyor.

Sergi, Erel'in katmanlar ve renk dengeleriyle, düzen algısının sınırlarını zorlayarak ve kendine ait bir görsel yapı kurarak oluşturduğu tuvallerinin yanı sıra tuvallerden doğan "Geri Dönuşüm” serilerine ait kağıt ve ışıkĺı resimlerinden oluşuyor.

Devamı...

15 Aralık 2014 Pazartesi

Masal anlatıcısı Nazlı Çevik: "Dinleme ve anlatma edimleri bir madalyonun iki yüzü gibidir. Anlatma isteği bulaşıcıdır. Dinledikçe anlatmak ister insan."

Masalları sever misiniz? Kızıma masal anlattığım yılların üstünden çok geçti ama ben masal anlatmaktan, masal okumaktan ve masal dinlemekten hiç vazgeçmedim... Masal anlatıcılığı dersleri almaya karar verdiğimde de karşıma çıkan en yetkin isim Nazlı Çevik oldu..

Masallar sadece çocuklar için midir?
Masallar onları dinlemeyi seven, onlara kalbini açan herkes için bir yolculuk sebebi olabilir bence.

Masal anlatmayı meslek olarak seçişinizi ve bu alandaki yolculuğunuzu anlatabilir misiniz?
Masallarla ilk temasım Clarissa Pinkola Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kitabıyla oldu. Bu kitap benim başucu kitaplarımdan biridir. Kitaptaki masallar ve masalların insan psişesi açısından yorumlanış biçimi bana, masalların yürüdüğümüz hayat yolunda bize nasıl ışık tutabileceğini göstermişti. Kendi içimize dönüp, iç mitolojimizdeki simgeleri tanıyarak kendi hikayemizi yazmanın mümkün olduğunu işaret etmişti sanki. Belki de bu süreçten aldığım güçlerle 2006 yılında Berlin’e gidip master yapmaya karar verdim.

Daha önce hiç yurt dışına çıkmamıştım ve o zamanlar hiç Almanca bilmiyordum. Yapmak istediğim yolculukta dil bilmek önemliydi ve ben de Almanca öğrenmeye başladım. 2007’de Berlin’e gittim. Bu arada masalları unuttum. 2008’de Berlin Sanat Üniversitesi’nde Tiyatro Pedagojisi Bölümü’nde master yapmaya başladım.


Dilini çok iyi bilmediğim, “yabancı” bir ülkede, kafamda bir sürü soru işareti, varoluşsal problem varken bir gün kendimi masal gibi bir derste buldum. İlk dönem eğitim programında "hikaye anlatıcılığı" diye bir ders vardı. Hocamız Prof.Dr.Kristin Wardetky Avrupa’nın farklı şehirlerinden hikaye anlatıcılarını çağırıyordu. Biz her hafta farklı bir anlatıcıyı dinliyor, onların sayesinde her defasında çocukluğumuza farklı bir yoldan gidiyorduk sanki. Dili henüz çok iyi bilmiyordum. Ama masal dinlerken sanki bir büyü gerçekleşiyordu ve farklı kültürlerden, farklı ülkelerden gelen bizler aynı dili konuşmaya başlıyorduk. Masalın dilini.. Hayallerin, rüyaların, ruhun dilini.. Ve yeniden Kurtlarla Koşan Kadınları hatırladım. Sanki bir çember tamamlanıyor gibiydi hayatımda.

Bir zamanlar beni çok etkileyen Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki masalları hatırladım yine. O zamanlar ruhumun derinliklerinde bir ses duyar gibi olmuştum: “Masallarla ilgili bir şey yapmalıyım!”

Sesler duyduğunuzu fark etmezsiniz. Çok sonra, size o sesi hatırlatacak bir şey yaşadığınızda hatırlarsınız. Bana da öyle oldu. Tutundum o sese.. Rasyonel aklın memleketi Almanya’da iç seslerime tutunmak, masalları bulmak da ayrı bir ironi.. Kristin bir gün bana; “Nazlı biz bu sanatı sizden öğrendik, sen de geldin yıllar sonra bizden öğreniyorsun” demişti..

Daha sonra, ezberlemeden “otantik tarzımızda nasıl masal anlatırız?”ı öğrendik. 2011 Nisan’ında yüksek lisansım bitti. Berlin’de yaşamaya, çalışmaya, projeler yapmaya devam ettim. Bu arada, üniversiteden sonra özel bir dans okulunda dans pedagojisi eğitimi almaya başladım. Aynı dönemde Berlin Sanat Üniversitesi’nde “Storytelling in Art and Education/Sanat ve Eğitimde Masal Anlatıcılığı” programı açıldı. Ben bu programa yazılmayı çok istiyordum ama elimdeki tüm parayı dans pedagojisi eğitimine yatırmıştım.

Bir gün Kristin’den bir mail aldım. Benimle kahve içmek istediğini ve bir şey konuşmak istediğini yazıyordu. Buluştuk. Benim için bir yerden burs bulduğunu, yeni açılan “Storytelling in Art and Education” programını isteyip istemediğimi sordu. Hayatın bana yaptığı güzellikleri seviyorum.. Yolları, yolculukları, karşılaşmaları.. Böylece 1.5 yıl süren bir eğitim serüveninin daha içine girmiş oldum. Bu eğitim de bittikten sonra “Hikaye Anlatıcılığı” alanında uzmanlaşmaya karar verdim. Yolculuğum hala devam ediyor..

Ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?
Aslına bakarsanız zorluk yaşamıyorum. Hayatta herşey olması gerektiği gibi oluyor zaten.

Önerdiğiniz kısa süreli eğitimleri kimler tercih ediyor?
Öğretmenler, çocuğuna daha iyi masal anlatmak isteyen ebeveynler, hikaye anlatıcısı olmak isteyenler, bankacılar, avukatlar, yani arayışta olanlar, masalların diline inananlar.

Günümüz çocukları masal dinlemeyi mi, masal anlatmayı mı daha çok seviyor?
Her ikisini de. Zaten dinleme ve anlatma edimleri bir madalyonun iki yüzü gibidir. Anlatma isteği bulaşıcıdır. Dinledikçe anlatmak ister insan. İki yıldır benden düzenli masal dinleyen çocuklarımın, ne kadar iyi anlatıcılar olduklarını gözlemliyorum. Sınıf öğretmenleri onlara kitap okuyacağı zaman, “hayır okuma anlat” diyorlar. Veya kendi aralarında sürekli masallar anlatıyorlar birbirlerine. Hatta bazıları bunu benden öğrenip okullarındaki diğer çocuklara da anlatmak istiyor. Ben de bu alanda çalıştırıyorum onları. Geleceğin anlatıcılarını yetiştiriyorum yani..

Ülkemiz insanının masal anlatma yeteneği var mı?
Hem de nasıl. Anlatma bizim kültürümüze içkin bir şey. “Hikaye Anlatıcılığı”nın kökleri kültürümüzde çok derin. Anadolu’da farklı anlatı gelenekleri gelişmiş zamanla. Gezgin anlatıcılar, meddahlar, dengbejler, aşıklar.. Her biri hikaye anlatıcısıdır. Bir de kiminle konuşsam mutlaka, annesi, babası, ninesi, dedesi veya komşu teyzesinden masallar dinlemiş oluyor. Sanki herkes bir şekilde geçmişte bu sanatla bir şekilde temas etmiş. Hikaye anlatıcılığı bir meslek olarak değerini zamanla yitirmiş olsa da, anlatıcılarla temas hiç kaybolmamış bence. Bunun dışında Türkçe, dil yapısı gereği anlatmaya teşvik ediyor sizi.

Bana göre Almanca çok daha kurallı, matematik gibi bir dil. Anlatmak istediğiniz şeyi, o duruma uygun kelimeleri bulup ifade edebiliyorsunuz. Biz de ise sürekli tarif ediyor, betimliyor, anlatıyor, anlatıyoruz. Örneğin birine adres tarif edeceğimiz zaman, sadece caddeyi, sokağı ve numarayı söylemeyiz. Meydana gelince heykeli sağına al, dümdüz yürü, biraz ilerde Migros var, oradan sola dön vs. şeklinde anlatırız. Yani anlatan adresi soran kişinin zihninde imajlar oluşturur. Soran eğer iyi dinlemişse adresi eliyle koymuş gibi bulur. Buradaki şey aslında çok basit. Anlatarak dinleyenin zihninde imajlar çizmek.. Hikaye anlatıcılığının temeli de budur zaten..

İstanbul'u beş duyunuzla tanımlar mısınız?
Sesler karmaşası ve gizemli sessizliğin şehri İstanbul. Tensel temasın eksik olmadığı şehir. Metroda, otobüste, sokakta sürekli birileriyle temas halindesiniz. İyot kokulu şehir. Aşure şehri. Gökyüzünün bir tehdit gibi tepemizde asılı olmadığı, mavi kubbeli bir şehir İstanbul..

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Bir değil bir çok hayal projem var.. Bazılarını hayata geçirmek için ben ve arkadaşlarım birlikte çalışmaya başladık bile. Bir de henüz hayalini kurup büyütmekle meşgul olduğum hayal projelerim var. Ama bunları söylemeyeyim sürpriz olsun..


Nazlı Çevik, 1980 doğumlu. Hikaye Anlatıcısı - Tiyatro ve Dans Pedagoğu. 1999’da İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde okurken Tiyatro ve Çağdaş Dans ile tanışmış, sanatı kendine meslek olarak edinmeye karar vermiştir. Tiyatro Manga ve Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Deneme Sahnesi’nde tiyatro eğitimini, Oluşum Drama Enstitüsü’nde Drama Liderlik Programı’nı tamamlamıştır. Çadtal Dans Grubu’nda dans etmiş, Çatı, Dans Buluşma gibi kurumlarda Modern ve Çağdaş Dans, Kontakt Doğaçlama, Yoga, Butoh derslerine katılmıştır. 

İstanbul'da okullarda dört yıl drama liderliği yaptıktan sonra, 2007 yılında Berlin'e gidip, 2008-2011 yılları arasında Berlin Sanat Üniversitesi'nde Tiyatro Pedagojisi yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Prof.Dr. Kristin Wardetky sayesinde tanıştığı Hikaye Anlatıcılığı alanında Almanya ve Avrupa'nın en önemli isimleriyle çalışmıştır. 2011-2013 yılları arasında aynı üniversitenin 1.5 yıllık “Künstlerisches Erzählen, Storytelling in Art and Education - Sanatsal Anlatım, Eğitimde ve Sanatta Hikaye Anlatıcılığı” programını bitirmiş, Berlin'de, Koreograf ve Dans Pedagoğu Nadja Raseweski'den “Yaratıcı Dans ve Okul” eğitimini aldıktan sonra, Dock11 Çağdaş Dans Okulu’nun “Dans Pedagogluğu” eğitimini de başarıyla tamamlamıştır.
Çocuklara ve yetişkinlere Türkiye’de ve Almanya’da Türkçe ve Almanca hikayeler anlatan Nazlı Çevik, Mart 2013’den beri İstanbul’da yaşamakta, Hikaye Anlatıcılığı eğitimleri vermekte, Hikaye Anlatıcılığı’nın Türkiye’de yeniden hatırlanması, geliştirilmesi ve uluslararası platformlara taşınması için çalışmalar yapmaktadır. Gerçekleştirdiği bazı projeler: 
  • Gençlerle “Kulak ver bana” uluslararası hikaye anlatıcılığı projesi (2014-2016) 
  • 2013 Uluslararası 1.Şirince Masallar Festivali organizasyonu, küratörlüğü ve masal anlatıcılığı 
  • Berlin’de “Anlatım Zamanı” projesi kapsamında okullarda, kültür merkezlerinde, yuvalarda , festivallerde Hikaye Anlatıcılığı (2009-2013) 
  • 2012’de kadınlarla “Brunnnen Mahallesi’nden Kadın Hikayeleri” hikaye anlatıcılığı projesini gerçekleştirdikten sonra aynı grupla projenin devamı niteliğindeki ikinci projenin “Bana Bir Masal Anlat Anne” yönetmenliği 
  • Astrid-Lindgren Çocuk Tiyatrosu’nda TUKI tiyatro ve anaokulları projesinde Paradiesvögel yuvalarında, SOS Çocuk “Tatilde Tiyatro” dernek bünyesinde İtalya’da çocuklarla tiyatro, dans ve hikaye anlatıcılığı (2010-2013) 
  • 2012’de Berlin çağdaş sanat müzelerinden biri olan Hamburger Bahnhof’da gençlerle “Memleket Oyunu” performans projesi 
  • Tiyatro pedagogları mesleki eğitim semineri “Sichten XIII” (2011) de çok kültürlü tiyatro alanında atölye çalışmaları 
  • Ballhaus Naunynstraße Tiyatrosu’nda, koregraf Canan Erek ile birlikte “Arzulanan Yolculuk”, “Sınıf Gezisi”adlı dans tiyatroları (2009-2010), “Tusch” tiyatro ve okul projesi kapsamında “Sonunda” adlı dans tiyatrosu (2011) 
  • Berlin Sanat Üniversitesi'nde (2010) “Nereden Nereye” Dans Tiyatrosu 
  • Çocuk Sanat Akademisi’nde (2011) “Bilmiyorum” Dans Tiyatrosu 
  • Moses Mendelsohn Lisesi’nde (2010) “Yaşamım Mutlulukla Dolu” ve “Bunu Yapabiliyoruz” adlı tiyatro oyunları (2012) 

17 Kasım 2014 Pazartesi

Burçin Erdi: "Barok dönemde ışık kaynağı mum iken, artık bilgisayarlar, telefonlar, elektronik aletler olarak gözüktü bana."

"Yusufçuk", tuval üzerine karışık teknik, 116 x 200 cm. 2013
Burçin Erdi'nin "Transformasyon" solo sergisi  Ankara'dan sonra, şimdi de 19 Kasım - 8 Aralık arasında İstanbul Seyrantepe'deki Summart Sergi Salonu'nda  açılacak. Işık oyunları ile çok ilginç bir sergi.. Kaçırmayın derim..

Ressam Burçin Erdi dört yıldır İspanya'daydı.. Başarılarını duyduk, gururla takip ettik.. Ankara'da Nisan ayında açtığı sergisi "Transformasyon"da tekniği, duygusu ve fikriyle de büyük beğeni toplamıştı.

Moda'daki atölyesinde soğuk kahvesini içtim. Öyle lezzetli bir sohbet  ettik ki.. tamamını aktarabilmem zor.. Eserlerini yakından gördüm. Üç boyutlu etkisi yaratan renk, teknik ve yerleştirmelerinden, fikirlerinden çok etkilendim...

Sanatçı kimliğinizin gelişim ve değişimini anlatır mısnız?
Mimar Sinan Üniversitesi resim bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı ve sanatta yeterlilik programını da aynı üniversitede tamamladım. Öğrenciliğimden itibaren aralıksız, aktif olarak resim yapmaktayım.

Doktoramı  yaparken tez çalışmam vasıtasıyla İspanya’da dört yıl yaşadım ve çalışmalarıma devam ettim. Bu süreçte  Avrupa ülkeleri  ve Amerika’da sergilerim devam etti, bienallere ve fuarlara katıldım. 

Ankara’daki son sergide resimlerinizdeki özel ışıklandırma birşeylere gönderme yapıyor gibi..
Herzaman görünenin ardındakiydi beni çeken. Son sergimde özel bir ışıklandırma kullandım. Resimlerimin bir yüzünü mavi ışık altında çalıştım. Mavi ışık altında başka bir görselle karşılaşmayı hedefledim. 

Ben bu ışığa günümüz barok ışığı dedim. Barok resimde ışık kaynağı resmin içindedir. Barok dönemde ışık kaynağı mum iken, artık bilgisayarlar, telefonlar vesaire elektronik aletler olarak gözüktü bana. Bu ışığı mavi gördüm ve onu resimlerin içine koydum. Günümüzde çok sıradanlaşmış bir konuydu bu, hepimiz günümüzün bir bölümünü bu ışıkta geçiriyoruz. Buralardan haberleşiyor, buralardan ülkeyi ve dünyayı takip ediyoruz.

İstanbul projeleriniz nedir?
Ankara’da açtığım Transformasyon sergimin devamını istanbul’da da gerçekleştirmek istiyorum. Bu sergide resimde üçüncü boyuta bir geçiş yaptım. Bunu geliştirmek istiyorum. 

Ayrıca farklı disiplinlerin biraraya gelerek oluşturduğu daha boyutlu projeler yapmak istiyorum.. Sinema, dans, müzik, resim ve heykel vs… Heyecanın sıcak kalması, paylaşılması ve farklı şeylerle birbirini besleyebilmesi için…

Toplumla sanat arasındaki ilişki hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Toplumumuzda sanatın ürkütücü bir yere konulduğunu düşünüyorum. Toplumdan uzaklaştırılmış, yüceleştirilmiş bir yer.. Bu kırılmalı..  

Sanatçı toplumun bir parçasıdır.  Bunu hissetmesi ve  hissettirmesi gerektiğini düşünüyorum.  

Toplum ve sanatçı birbirlerini şablonlaştırıyor. Sanatçının bir tanımı yoktur. Şablonu olamaz.. Toplum bunu seviyor.. Sanatçının giyimi, kuşamı, yaşamı, marjinal bir yere konuyor… 

Yaşanan gerçeklerden kopulmamalı, görüneni -her ne kadar ardındakine bakıyorsak da- reddetmemeliyiz. Hayatın içinde omalıyız. Gerçekliğiyle yaşamalıyız. Sanatçı kendini de sanatını da yabancılaştırmamalı..

"Gündüz Bekçisi", tuvalüzerine karışık teknik, 240 x 200 cm., 2013
Sanattan anlamıyorum... cümlesine ne diyorsunuz?
Anlaşılmıyorsa sanattır... var ya.. Sanatçı da, sanat  da yüceltilip duruyor. Uzaklaştırılıyorlar. "İyi iş" iyi iştir. Kendini hemen belli eder.. Ayırdına varmak için müthiş bir alt yapı gerekmiyor. 

Sanat dünyasının bariz problemi nedir sizce?
Sanat dünyasında özellikle ülkemizde, birbirimizden çok uzaklaştığımızı hissediyorum. Farklı alanlardan insanların biraya gelerek daha zengin üretimler yapılması gerektiğini düşünüyorum. Öğrenmek sonsuzdur ve birada daha doğru ve heyecanlı çalışmalar yapılabilir. Disiplerin biraya gelme zamanıdır bence.

Sanat ve mutluluk ilişkisi nedir sizce?
Sanat  üretimimde malzemem ne olursa olsun bu bir mutluluk arayışı.. Malzeme benim hayatım. Üzüntü, mutluluk, sevinç.. Herhangi bir duygu veya yaşananalar, zaman, gündem.. Hayatın kendisi benim malzemem.

Beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Sanatımın malzemesinin hayat olduğunu düşündüm hep. Yaşadıklarım, gözlemlerim harmanlanarak resimlerimin içerisinde yerlerini aldılar.  Gözlemlediğim herşeyin bana ve resimlerime katlanarak değer kattığını düşünüyorum.  

En derin içerikli anlatımların, sadelik ve samimiyetten geçtiğini düşünüyorum. Önce insan kendini betimlemeli, kendini beslemeli ki samimi tutumu ile insanlara ulaşsın. Sanatçı doğal olmalı Yaşanan zamandan, değişimlerden, teknolojinin getirdiklerinden, bilimin geldiği yerlerden  kopmadan gözlem yapmaya devam etmeli.
  
"Dybbuk", tuval üzerine karışık teknik, 160 x 200 cm., 2013

Beğendiğiniz sanatçılar kimler?
Her sanatçıda başka bir şey görüyorum. Farklı  yönleriyle farklı zamanlarda beni etkiliyor,  dikkatimi çekiyorlar.. İsim veremiyorum…

"Kayıp", tuval üzerine karışık teknik, 116 x 200 cm., 2013
Sevilla'daki serginiz gurur verici bir haberdi.. İzlenimlerinizi aktarabilir misiniz?
İspanya, Sevilla, Casa de la Provincia Sanat Galerisi’ndeki sergim oldukça önemli bir sergiydi benim için. Eski bir saray olan bina, günümüzde müze ve kültür sanat buluşma noktası olarak kullanılmakta. Konumu Sevilla’nın en bilinen Triunfo meydanında üçgenin bir parçasıdır. Alcazar bahçeleri, Giralda Kathedrali ve Casa de la Provincia vilayet binası olarak geçer. Dünyanın birçok bölgesinden insan bir müze şehir olan Sevilla’yı görmeye gelir. 

Sergim çok sayıda izleyici ile buluştu. Bu mekan dünyanın ve İspanya’nın çok sayıda önemli sanatçılarına evsahipliği yapmıştır. Müze koleksiyonunda bir resmim yeralmakta. Sergimin açılışını belediye başkanı yaptı. Bana orada verilen değer, Türkiye resim sanatının hatırı sayılır bir seviyede olduğunu göstermektedir. 

Yaşadığınız şehirlerde sanat nasıldı?
Yaşadığım şehirlerde sanat, günlük yaşamın her yerindeydi.. Yaşadığım herşey resmime farklı yollarla katıldı. Bazen bunu sonradan görsem de, yaşadığım herşey bir şekilde varlığını hissettirdi. 

Akşam yemekleri temasından yola çıktığım resimler değişimini kendi içinde gösterdi. Türkiye’deki akşam yemekleri, İspanya sofralarına döndü. Sofralarda derin sohbetler içindeki insanlar zamanla ayağa kalktı, içselleşti. Sorgulanan  da sorgulayan da değişim geçirdi.  Bazen dışardan gözlemledi sadece, bazen iç sorularla yüzleşti., kendini sorguladı. Tesadüflere izin verdi.
  
"Yerçekimi", tuval üzerine karışık teknik, 160 x 200 cm., 2013

İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
Kontrastlar geliyor aklıma hemen.. Koku deyince bir yandan ferahlatıcı deniz-iyot kokusu öte yandan ağır insan ve ızgara kokuları.. Martı seslerinin yanısıra gürültüler..  Deniz ve kalabalıklar.. İstanbul’un tadı elbette rakıdır benim için… Rakının tadı İstanbul’un dışına çıktığınızda aynı değil..

Coğrafi konumuyla İstanbul bir kesişim noktası. İçinde bir çok farklı kültür ve doku barındırıyor. Büyük bir zenginlik, benim için de, sonsuz bir malzeme kaynağı.. 

Tarih ve kültürler İstanbul’u katmanlaştırmıştır. Her bölgesinde çeşitlilik gördüğünüz şehir, aidiyet duygusuyla yüzleştirir sizi. Neye aitsiniz? Burada büyümüş olmak bile yabancı hissettirir bazen. İstanbul’u yaşamak, çokluğu yaşamak, her an her duyunun açık olmasını gerektirir. Sanki bir anda birçok hayat yaşıyormuşsunuz gibi.

4 Kasım 2014 Salı

Serpil Aslan: ".. görmezden geldiğimiz, sahiplenemediğimiz, tanımlamadığımız ve gün ışığına çıkarmadığımız için karanlıkta bıraktığımız duygularımız.."

Serpil Aslan’ın 14 Ekim’de Maçka Sanat Galerisi’nde açılan ve 29 Kasım'a kadar izlenebilecek kişisel sergisi “Amigdala/Amygdala”yı gezerken içimi büyük bir ürperti kapladı. Mekanın soğuk mimarisi ve sanatçının tekinsiz görünen heykelleri ile işbirliği yapıp bu hissi başarıyla yaratmıştı üstümde.. 

Basın bülteninde yazılanlara göre sanatçı, mistik simgeler ve çocukluk psişeni üzerinden insanlık olgusuna odaklanarak birebir gerçekleştirdiği çocuk heykelleriyle insanların “Amigdala”sına vurgu yapıyor. 
Çalışmalarının çıkış noktasını spritüalizm, bilinçaltı, rüya, kimlik, cinsellik, toplumsal yargılar, düzen, kadın erkek arasındaki hiyerarşi gibi kavramlar oluşturuyor. Siyah beyaz heykellerinin her birinde vurucu bir peak (zirve) yaşatan kırmızı rengin de etkisiyle çok daha çarpıcı ve bazen de algıyı zorlayarak kendini gösteriyor, izleyiciyi “irrite” (rahatsız) ediyor. 

Heykellerinizin ilham perileri kimler, neler?
Çocuklar ve çocukluk çağımız benim çıkış noktamdır, ilham kaynağımdır. Çocuklar, çocuklara dair ne varsa (mistik simgeler, çocukluk travmaları) çocukluk psişeni üzerinden insanlık olgusuna odaklanarak heykellerimi oluştururum.


Malzemeleriniz nedir?
Genel anlamda karışık teknik diyebileceğim malzemelerimi kısaca saymam gerekirse, epoksi, efeskim tecnogrout, polyester, peruk, pvc boya ve çeşitli vernikler diyebilirim.


Serginizdeki heykellerde göze çarpan kırmızı vurguları anlatabilir misiniz?
Siyah - beyaz heykellerimin her birinde vurucu bir peak (zirve) yaşatan kırmızı rengin etkisi, izleyicinin odaklanabileceği bir vurgu noktasıdır. İzleyici, heykellerde kırmızı renk olan obje , nesne veya kısım her ne ise çok daha net, spesifik çok daha çarpıcı ve bazen de algıyı zorlayarak kendini gösteren heykelleri inceleyip, hemen sonrasında bu heykellerin onlarda yarattığı “irite edici” hisle yüzleşiyor.


Serginizin adı ve eserlerinize değen anlamı hakkında bilgi verir misiniz?
Sergimin adı olan “Amigdala” kavramı, en basit haliyle beyindeki endişe ve korkunun kaynağı olan bademcik şeklindeki kısımdır. Beyindeki duygu merkezidir. Ve bunların başında da "korku" geliyor.


İşte tam bu noktada benim heykellerimin altyapısı oluşuyor. Hepimizin maruz kaldığımız fakat görmezden geldiğimiz, sahiplenemediğimiz, tanımlamadığımız ve gün ışığına çıkarmadığımız için karanlıkta bıraktığımız duygularımız vardır.

Yaşadığımız geçmiş olaylar, bugünkülerle karşılaştırılır ve aynıymış gibi algılayıp fevri hissiyatlara, davranışlara yol açar (korku - anksiyete - panik atak gibi).. Sahip olduğumuz travmatik hatıralar, flashback (yeniden yaşantılama), çocukluk çağı travmaları, anksiyete işte tüm bu duyguları heykellerimde kullanarak insanların "Amigdala" larına yüklenmek istedim. 

Tasarımlarınızın gelişim ve değişim sürecinden bahsedebilir misiniz?
Son dört senedir çocuk heykelleri üzerine işler üretiyorum. İlk zamanlar çocuk kıyafetleri üzerinden deneyimlemeye başladığım heykel sürecim yerini hayalden tasarladığım komposizyonlardan sonra birebir çocuk heykelleri yapma isteğine bıraktı.


İki boyutta etkili duran desenlerimi en gerçekçi, duygu yüklü haliyle daha çarpıcı nasıl yaratabilirim? sorusuyla gelişim ve değişimim başlamış oldu. 2012 de ürettiğim ve etkili görülen “ölü” çocuklar serisi ile ciddi bir sürece girmiş oldum ve hemen sonrasında da siyah – beyaz heykellerime daha bütünleştirici olduğuna inandığım üçüncü bir renk olarak kırmızıyı dahil etmeye karar verdim ve böylece ortaya Amigdala serisi çıkmış oldu.



Kavramsal sanatı tercih nedenleriniz nedir?
Çünkü ben heykel yapmak üzere yola koyulup bu amaca yönelik fikirler üretmek yerine geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerimi, üzerinde araştırmalar yaptığım kavramları uygun malzemeler ile ifade etme amacı içindeydim. Bunu da en iyi, kendilerini alışılageldik (sanat eseri) biçimde göstermeyen sanat eserleri için kullanılmaya başlanan kavramsal sanat tercihim ile yapabilirdim.  


Sanat ve sanatçı tanımınızı alabilir miyim?
Sanat, belli kalıplar içine konulamayan, estetik olan, yaratıcılığın veya hayal gücünün ifadesi olarak insan duygularının dışa vurumudur. Sanatçı ise, herkesin duyduğunu, gördüğünü, hissettiğini, düşündüğünü farklı şekilde duyan, farklı şekilde düşünen, farklı şekilde hisseden, farklı şekilde yorumlayan, yansıtandır; duyulmayanı duyan, görülmeyeni gören, olmayanı bulan kişidir. 



Toplumu sanatla barıştırma görevi size verilseydi neler yapardınız?
Öncelikli görevim sanatta evrenselliği hedeflemek olurdu. Sanatı yorumlamak, özümleyebilmek, anlamak, sanatla iç içe olmakla mümkündür. Sanat, bir toplumun gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır. Peki bizler, birey veya toplum olarak ne kadar sanatla ilgiliyiz? Topluma faydalı olabilmek için neler yapabildik veya yapmaktayız?

Sanatın var oluşunu, sanatın toplum ile ilişkisini, dış etkenlerin sanatçıya nasıl yansıdığını ve sanatçının bunu nasıl ifade ettiğini, kent yaşamındaki yabancılaşmayı, kent insanındaki mutsuzluğu, kırık dökük insan ilişkilerini yansıtmaya çalışır ve düzeltmek için gereken her şeyi gerçekleştirirdim.. Unutulmamalıdır ki, bir toplumun ilerlemesinde en önemli etkenlerden biri bilim, kültür, felsefe, yaşam standartları ve sanat arasındaki etkileşimdir. 


Sanatın mutluluk ile nasıl ilişkilendirebilirsiniz?
Sanat başlangıçta bireysel bir eylem olduğu için sanatçıya haz veren bir süreçtir. Benim için öyle..
Bu ilişki, çok ruhani bir edinimdir aslında.. Sanatçı tasarladığını oluşturup–üretip, ortaya çıkan sonuçtan duygu-his açısından memnun ise, aynı zamanda bir izleyici olarak da işe baktığı zamanki hissiyatı aynı ise, işte o zaman yaşanılan deneyim haz verici bir mutluluk oluyor. 



İstanbul'u beş duyunuzla nasıl tanımlamak istersiniz?
Sanırım bu güzel soruyu en iyi Orhan Veli’ nin İstanbul'u dinliyorum adlı şiirinden bir alıntıyla cevaplayabilirim;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.. 



Serpil Aslan Berkin Elvan heykeliyle

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
İstanbul gibi büyük bir metropolitan’de yaşayan biri olarak, nüfus artışının yoğunluğunu da düşünürsek bu şehirin olmazsa olmazlarından biri Sanat Kütüphanesidir diye düşünüyorum. Toplumu sadece sanata dair keşfetmeye yönlendirecek, teşvik edecek, hem teorik hem deneysel pratiklere ulaşılabilecek büyük bir sanat alanı oluşturma hayalim var. Sanat, düşünceyi besleyen ve daha farklı düşüncelerin ortaya çıkmasında büyük rol oynayan alandır. Hızla artan nüfusa karşın sanatla yeterince ilgilenmiyoruz, yeterince düşünmüyor ve yeni fikirler de üretmiyoruz. İşte bu durumdan şikayetçi olduğum için sanatla ilgilenilebilecek bir “Sanat Kütüphanesi” platformu oluşturmayı planlıyorum.

2 Kasım 2014 Pazar

Ergun Çağatay: "Bu ülkenin insanları her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız?"

Ergun Çağatay, 09 – 25 Ekim 2014 tarihleri arasında, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde açılan “Merceğimde Elli Yıl” sergisi için bir röportajında “dijital öncesi analog çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce, klasik anlamda çekilmiş gerçek fotoğrafların son kareleridir, gerçek tarihdir” demiş..


Serginin bazı fotoğraflarını ve sohbetinden çok keyif aldığım değerli sanatçı Ergun Çağatay ile röportajımızı sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum..

"Merceğimde 50 Yıl” serginizde en çok ilgi gören fotoğrafların öyküsünü anlatabilir misiniz? Sergideki her fotoğrafın ayrı bir hikayesi var diyebilirim. Bu sergi hayatımda ilk defa fotoğraf satmak amacı ile giriştiğim bir olay oldu.. Eskiden bizi besleyen kaynaklar özellikle mecmualar ve kitap yayınlarıydı. Dijital teknoloji nedeniyle ya çok küçüldüler veya kapandılar. Bunun yanı sıra bir fotoğrafın internete düşmesi sonucunda o fotoğraftan telif hakkı açısından bir hayır gelmesini beklemek anlamsız bir umut olur. Artık o fotoğraf genelin, halkın malı olmuştur.. isteyen istediği gibi kullanır ve bunu takip etmek de samanlıkta iğne aramaktan zordur.. Gerçi bu tür şeyleri takip eden bildiren telif ajansları var.. diyelim ki kimin nerede nasıl kullandığını öğrendiniz. Hindistan’da bir yayınevi kullanmış.. sonra ne yapacaksınız? Hindistan’a gidip o yayınevini dava mı edeceksiniz? Komik bir şey olur. 

Bu sergiyi tasarlarken satış düşüncesi kafamda ön planda tuttuğum kaygımdı. Gündelik hayatımızda -özellikle bu ülkenin insanları- her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız? Satış amaçlı sergi düzenlemek fotoğrafçıların daralan gelir kaynakları arasına giren yeni bir seçimlik oldu..

Sergi için bakana hoş bir duygu verecek fotoğraflar seçmeye çalıştım. Bana burada hangi resmin en fazla sattığını mı soruyorsanız? O zaman cevap “Atlar” olur.

Ama satılmadan en fazla ilgi gören Aşık Veysel fotoğrafı oldu.. Aşık Veysel’in belki bir benzeri daha olmayan fotoğrafını torunları görmek için Ankara’dan geldiler..

İlk çektiğiniz fotoğrafı hatırlıyor musunuz?
Evet hatırlıyorum.. aynı binada oturan gazeteci bir arkadaştan ödünç aldığım kötü bir Rolleflex taklidi makinayla Sultanahmed’te beatnik’lerin (o zamanın hippileri) gittiği Yener diye bir lokanta vardı.. orada çekmiştim.

Küçükken kime öykünürdünüz?
Öyle gözümde büyüttüğüm birisi yoktu.. sorumsuz bir hayatı hep özledim ama sorumluluklardan hiçbir zaman kurtulamadım.. bana güvenenleri yüzüstü bırakaydım özlediğim sorumsuz hayata ulaşabilirdim ama o zaman da ben olamazdım.. kısaca özlemim eşyanın tabiatına aykırı birşeydi.. buna rağmen pek ender olarak böyle bir fırsat çıktığı zaman kaçırmamağa çalışırım..


Yaşamınızda sizi siz yapan “an”ları ve “fotoğraflar”ı aktarabilir misiniz?
Yaşamımda beni ben yapan fotoğraflar yerine kaçırdıklarım canımı cok yakmıştır.. o olaylardan aldığım dersler herhalde beni daha iyisini yapmaya, üretmeye zorlayan etkenler olmuştur.. ama gerçekte yaptığım şeyler hoşuma gitmez.. kendi fotoğraflarımı beğenmem.. yaptığım işlerin iyi olduğunu başkaları bana göstermiştir.. bunun sayısız örnekleri var.

Size fotoğrafını çekme iştahı uyandıran şeylerin evriminden bahsedebilir misiniz? Yani 20-30-40-50-60 yaşınızda neleri fotoğraflamak istediniz? 70 yaşınızda neleri hedefliyorsunuz?
Kişi yaşlandıkça hayat tecrübesi onu törpülüyor. İsterseniz bazı insanlar için akıllanıyor da diyebilirsiniz.. ama buna karşılık kişinin enerjisi de azalıyor ve hantallaşıyor. Fotoğrafçılık enerji isteyen bir iş.. yaratıcılık ise yeteneğin yanında kültürel birikim isteyen bir nitelik yani zamanla kazanılan bir olgu. Bu ikisini dengelemesini bilen kişiler süper üretici olabiliyor. Şimdi sorunuza baktığım zaman.. ben fotoğrafa geç, otuz yaşlarında başladım.. hala enerjim vardı ama büyük atılım yapacak bilgi birikiminden yoksundum.. hele altmışlı yılların ortasından yetmişli yıllara Türkiye bir yoklar ülkesiydi. Fotoğraf üzerine malzeme bulmak (aklınıza ne gelirse) bir acınası durumun aynasıydı.

Ben fotoğrafı okuduğum kitap ve mecmualardan öğrendim. Arada bir Ara’nın (Ara Güler) yazıhanesine gider, onun ne yaptığına bakar bir şeyler kapmağa çalışırdım.. öğretici kaynak yoktu.. deli gibi oradan oraya koşardım.. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’den ancak basın kartı ile yüz dolar alarak çıkabilirdim.. bir insan o parayla nereye gider, büyük fotoğrafçı olma yolunda nasıl yol tutardı? Tüm bu zorluklara rağmen bir şeyler yapmaya çalıştım..


Başka ülkelerdeki yayınlardan kazandığım paralarla akıllı akılsız bir takım maceralara sürüklendim ama istediğim gibi başımı alıp gidemedim. Daha sonraları vize almak sorunu çıktı ki tam insanın ayağına takoz olacak olaydı.. Bu nedenle Amerika’ya gittim. Ülke büyüktü, tek vize çok yeri ve olayı kapsıyordu. Paris Havaalanı’nda 1983 yılında yaşadığım Asala terör olayı sonunda altı yıl kadar tedaviler, ameliyatlar ve kaplıcalara gitme zorunluluğu fotoğraf hayatımı baştan sona değiştirdi. Amerika’ya bir daha çalışmak için gidemedim, oysa orada çok iyi dikiş tutturmuştum. Bir daha hiç çalışamayacağım diye düşünürken yeniden elim ayağım tutmaya başladı. Bu arada uzun uzun düşünmeye vaktim oldu. Hastanede yatarken kafama takıldı ve “Türkçe Konuşanlar” kitabı fikri doğdu. On yılı aşan bir uğraştan sonra rüyamı gerçekleştirdim. Yaşım 70’ i geçiyor, elim ayağım tuttuğu sürece çalışmak istiyorum. Çalışmak üretmek için kafa yormak insanı dinç tutuyor. Kafamda yapılacak yarım düzüne proje var ama proje gerçekleştirmek için çok para lazım.. şartlar çok değişti daha ağırlaştı.

Beğendiğiniz fotoğraf sanatçıları kimler?
İşlerini sevdiğim takdir ettiğim bir düzüne fotoğrafçı var. Hepsinin ayrı ayrı nitelikleri var. Bir kişinin tüm nitelikleri kendi şahsında toplaması imkansız. Ufak bir örnek.. İngiliz Donald Mc Cullin’in kuşkusuz gelmiş geçmiş en iyi savaş fotoğrafçısı olduğuna inanıyorum. Kimse onun kadar değişik savaşlara girip canlı çıkmadı. Öte yandan İsveçli fotoğrafçı Lennart Nielsen, geliştirdiği akıl almaz tekniklerle ana rahmine düşen embriyonun (doğuma kadar ana karnında plasenta içinde) çektiği fotoğraflarla bir hayatın oluşunu insanlara ilk defa gösterdi... Biri ölümü diğeri hayatın oluşumunu fotoğrafladı. İkisi biribirinin tersi şeyler.. her ikisi de çok önemli fotoğrafçılar.. Bu örnekleri defalarca çoğaltmak mümkün gerçekten.. isim vermem gerekmiyor.


İstanbul’u beş duyunuzla tanımlamanızı rica etsem.. 
Bana göre İstanbul’u bilgisizliğimiz, görgüsüzlüğümüz, kültürsüzlüğümüze ilaveten doyumsuz para ihtirasıyla öldürdük.. bir ölüyü tarif etmek içimi acıtıyor.

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Hayır yok.. İstanbul fotoğrafları bir sakız gibi çiğnene çiğnene bayat bir tad aldı.. Yeni bir şey söylemeli.. Çekersem bu şehirde gözümü tırmalayan zevksiz ve görgüsüz şeyleri çekerdim. Sonuç çirkinliklerin biraraya toplandığı bir şey olurdu. Bu da İstanbul’a haksızlık olurdu.. bu şehir her şeye rağmen güzel bir kent..

Ergun Çağatay
15 Ocak 1937’de İzmir’de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej’den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris’te Gamma Fotoğraf Ajansı’na girerek foto muhabirliğine adım attı.  1980’de New York’ta Time/Life Grubu’nda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü Asala'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanıp hastanede uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılı çalışmalarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya’dan Brezilya’ya kadar dünyanın birçok ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı.


Avrupa’ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa’da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine önemli araştırmalar yaptı. Paris’te Nathan Yayınevi için “Türkiye” kitabını hazırladı. Kapsamlı projesi– Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk”  kitabında, okuyucuları, özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk – Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına eşsiz bir yolculuğa çıkarttı. Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makalelerinin yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi’nden Prof. Bernt Brendemoen’in takdim, Ergun Çağatay’ın önsözü ve Doğan Kuban’ın giriş yazıları, 400 fotoğraf ve 34 makale yer alıyor. Kitap, Kasım 2006’da ingilizce olarak (Turkic Speaking Peoples) Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi 2008’de İstanbul’da yayınlandı. 

Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı “Bir Zamanlar Orta Asya” kitabı ile beraber hazırlanan aynı isimdeki sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas/ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu. Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü’nün kuruyup çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Film Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.                                                                        


Norveç'te Tekneler, 2015



24 Eylül 2014 Çarşamba

Asya'nın en batı ucu Babakale'de komün yaşam kıvamında bir tatil deneyimlemek isteyenlere...




Gezdiğim yerlerin hikayelerini araştırarak gittiğimde gördüğüm şeyler, yaşadığım anlar daha anlamlı hale geliyor.. Babakale'ye gitmeden önce de mitolojiye bir göz atmamak olmazdı.. Kazdağı olarak da bilinen İda Dağı'nın ve Anadolu'nun en batı ucu Lektos Burnu'dur.

Yunan Mitolojisi'nde Lektos Burnu, tanrıça Hera ile uyku tanrısı Hypnos’un İda Dağı’na çıkabilmek için denizden fırladıkları yerdir.. Tanrıça Hera, kocası Zeus’u uyutmayı ve o uykudayken savaşı Akhalar’ın lehine çevirebilmeyi başarabilmek için Hypnos’a güzeller güzeli Pasithea’yı vaad ederek kandırmış ve birlikte denizleri aşarak Lektos Burnu’ndan fırlayarak İda Dağı’na çıkmışlar.

Lektos Burnu, bugünkü Bababurnu.. Hani Mavi Yolculuk'a çıkanların ya da balıkçıların geçerken denize kuru ekmek attıkları yer.. Çok eskilere dayanan bir hikayesi var.

Piri Reis'in "Kitabı-ı Bahriyesi"nden alınmış bir öyküye göre, Osmanlı donanmasında adı "Peksimetyemez Latif Baba" olarak geçen denizci öldüğünde buraya gömülmüş. bu yüzden donanma, ne zaman bu sulardan geçse, uğur getirsin diye türbenin bulunduğu tarafa peksimet atmış. 

Osmanlı gemilerinde Yeniçeri dini önderi olarak tanınan Bektaşi babası Sultan Baba vefat ederek buraya gömülmüş. Denizciler buradan geçerken buraya Baba Burnu ismini takmışlar.

Babakale, rüzgar yüzünden köyün önünde demirlemek zorunda kalan Osmanlı gemilerini korsanların yağmalarından korumak için Padişah III. Ahmet döneminde Vezir Kaptan Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış (1722 – 1729). Dikdörtgen planlı kale yaklaşık 3500 metrekarelik bir alana yayılıyor.. 

Babakale Limanı'ndaki balıkçı barınağının temeli 1679 yılında atılmış, 100 metre kadar taş dolgulu küçük bir liman olarak yaşarken 2009 yılında bugünkü beton limana dönüştürülmüş..  Devasa trolcü tekneler gördüm.. İnşallah 3 mil yasağına uyuyorlardır.. 

Babakale, yamaçlarındaki taş evleri, dar sokakları, limanı ve Osmanlı kalıntıları ile sakin bir belde. Köy halkı balıkçılık ve zeytincilik yapıyor. Babakale eskiden el yapımı  bıçakları ile de ünlüymüş..


Arazi oldukça engebeli.. Köy dışından gelip buraya yerleşmiş çok insan var. köyün büyüklü küçüklü taş evleri taraça taraça denize doğru iniyor..

Geçen hafta bu evlerden birinde konuk edildim. Bülent Özak emekliliğini yaşadığı bu mekanda dostlarını ve dostlarının dostlarını ağırlıyor.. 

Müthiş manzarası, zevkli dekorasyonu ve nefis mutfağı ile Ekim ayı programı şimdiden dolmuş görünüyor.. Bohem ve paylaşımcı tatlı bir hayat yaşıyor, yaşatıyor..

Köydeki genç dostları, müzisyen Özhan Deneç ve Ayşe Saran çifti de onun gibi şehirden göç etmişler Babakale’ye.. Muhabbetleri az ve öz bu güzel gönüllü çift metalci. Onlarla da röportaj yaptım.. 
Özhan eli tatlı bir adam. Her gece bir başka menü sundu bize. Orkinos bonfile, tereyağlı karides, patlıcan közde, ızgara kalamar, roka salatası ve bol sarımsaklı leziz rakı mezeleri… 

Bir akşam Adem Kaptan'ın teknesine (teknesinin adı Rasim Kaptan) balığa davetliydik.. O gün denizden ne çıkmışsa atıldı mangala, oradan da gazete kağıdı kaplı masanın ortasına.. Salata, rakı ve balık, denizin ortasında yazdan kalma bir eylül gecesinde.. lezzetini varın siz tahmin edin..

Sebzeler tarladan, balıklar denizden.. Şahane sağlıklı bir yaşam sizin anlayacağınız.. Bu yüzden Bülent Bey ve takımı Babakale'ye "Ohhkale" diyorlar..
Haksız değiller.. Şehir yaşamının her geçen gün daha da yoğunlaşan telaş ve kirliliği, yapaylık ve karmaşası sıkışmış kalmış içimizde... Köyde her temiz ve sahici nefeste boşalıveriyorlar dışarı..

Denizin berrak sularına kendimi bırakırken, sadece kuşların sesini duyar halde kitap okurken, kalamarın doğal lezzetini damağımda hissederken gerçekten de kendimi sık sık "ohhh" çekerken buluveriyordum.. 

Komün yaşam kıvamında bir köy tatili deneyimlemek istiyorsanız Bülent Bey’e mail atabilir, telefonla arayabilirsiniz.. Her ne kadar mekanının adını "Çatkapı" koymuşsa da şansınızı fazla zorlamayın derim.. catkapibabakale@gmail.com
90.532.4463343


Babakale evlerinin kapılarında renk renk örme ipler var. İp kapı halkasına bağlı ise "evde kimse yok" demekmiş. Gevşek ise "yakınlardayım". Halkaya takılı değilse "evdeyim"... Böyle bir geleneğin hala sürdürülüyor olması gerçek bir köyde olduğunuzun en güzel kanıtı..

14 Eylül 2014 Pazar

Musa Güney: "Her insan bir şekilde sanatın bir dalıyla ilişki içinde olmalıdır. Doğasında var olan enerjiyi, coşkuyu, duyguyu yaşamalı ve paylaşmalıdır.

Boyalarla yarattığı dokuların peşinden gidip buldum onu..  Ressam Musa Güney ile Tepebaşı'ndaki eski bir Pera Apartmanı'ndaki atölyesinde buluştuk. Renkleri arasında konuk etti beni. 

Çalışmalarınızın gelişim serüvenini anlatır mısınız?
Serüven... Gerçekten geriye dönüp bakınca heyecan dolu coşku dolu bir serüven. Yıllardır süregelen izlenimci benliğimin kendi ile mücadelesi sonucunda bir ruhun hem özgürlüğüne hem de tarafsızlığına kavuşması diyebiliriz... Aslında bütünü anlamlı kılan, onu var edenin parçalar olduğunu fark ettim ve bir sarmala girdim. Her parçanın bir bütünü oluşturduğu gibi aynı zamanda da başka bir parçaya dönüşüyor olması...Her bir resim kendi içinde başka resmi doğurdu ve devam ediyor.

Dokuları resmetmeye nasıl başladınız?
Bu biraz dokunma hissi ile ilgili.. Güzele ulaşma, onu elde etme, sadece onu görmeyle ilgili değil.. onu duymayla, kokusunu tadını almayla ve ona dokunmayla ilgili bir durum. Bir gülü görüp sadece bakıp geçemeyiz, onu koklarız da.. Ben dokunmak istedim. Detaya indikçe, parçalara yoğunlaştıkça dokuyu hissettim ve ona dokundum..


Sizi tetikleyen unsurlar, ilham kaynaklarınız nelerdir?
Her şey olabilir bu.. İzlenimci bir ruhum var. Detaylarda gezerim.. anlamsız bir parça bile bu durumu tetikleyebilir. Kalabalık bir ortamda masada oturup çay içerken masanın kenarındaki çatlak da, defalarca boyanmış, aşınmış bir duvar dokusu da olabilir. Çok geniş bir yelpaze..


Mutluluk ve sanat arasındaki ilişki nedir sizce?
Sanat süreci uzun bir yol ama her anı heyecan ve mutluluk dolu, hiçbir engel tanımadan hedefine doğru giden özgür bir ruhtur. Sanat bir iş alanı değildir ve sanatçı eserini hiçbir çıkar beklemeden üretir. Bu durum sanatçıya unutulmaz bir mutluluk ve haz verir. Biten bir resmime saatlerce baktığımı bilirim.

Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
Sanat bir durum, sanatçı da bir duruştur. Bunun formüle bir açıklaması yoktur. Bence bir yaşam biçimi, hissetme hatta bunun için bazen boyut değiştirme, içsel duyguların bir düzlem ya da bir nesneye yansımasıdır diyebiliriz.

Hayran olduğunuz sanatçılar ve eserleri hakkında neler söylemek istersiniz?
Geçmişte ve günümüzde gerçekten çok iyi sanatçılar var. Size bir isim veremem. Hiçbir dönemimde kendime örnek aldığım bir sanatçı ya da eser olmadı. Kendi ruh dünyamı, mücadelemi, coşkumu yaşıyorum ...


Sanatın insan yaşamındaki yeri nedir, ne olmalıdır sizce?
Bence her insan bir şekilde sanatın bir dalıyla ilişki içinde olmalıdır. Doğasında var olan enerjiyi, coşkuyu, duyguyu yaşamalı ve paylaşmalıdır. 

Günümüz sanatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Modern düşüncenin gelenek ve geçmişle bağlarını koparan yapısı sanat eserleri üzerinde de etkisini göstermiştir ve bu normal bir süreçtir. Sanat ve sanat eseri her dönemde kendi şartları ve yaşanmışlıklarıyla, materyalleriyle ortaya çıkmıştır.. Günümüz şartları geçmiş dönemlerle karşılaştırılınca tabii çok daha farklı.. modern ve dijital çağın bütün olanaklarından faydalanılıyor.. İçinde estetik algı ve sanat ruhu olduğu müddetçe hiçbir sorun yok..

Eğitimde sanatın yeri ne olmalı?
Asıl olan eğitim süreci içinde yaratıcı zihne dayalı yeteneklerin güçlendirilmesi , estetik algının geliştirilmesi, bir durum karşısında değişik ilişkilendirmeler yapabilen, farklı açılardan bakabilen nesiller yetiştirebilmektir..

Çocuklarla sanat atölyeleri yaptınız mı?
Evet.. Uzun yıllar çocuk resimleri biriktirdim. Her birinde başka bir dünya var... Geçen yıl kırk kişilik güzel bir gurubum oldu. Bir yıllık muhteşem bir dönem yaşadık. Resmi gerçekten seven, isteyen, hisseden, üretmenin çoşkusunu yaşayan, henüz kirlenmemiş beyinlerle bunu paylaşmak çok güzel ve heyecan verici..yıllardır gördüğüm ve devamlı beni rahatsız eden klasik çocuk resmi anlayışından biraz uzaklaştık.. onlara tabiatta var olan cisimlerin farklılıklarından, eninden boyundan, şekillerinden bahsettim. Kavradılar.. Sonra hiç müdahele etmedim. İnanın o kadar güzel işler çıkardılar ki hayretler içinde kaldım. Onlara Nişantaşı'nda çok değerli dostlarım Erdi Gökağaç ve eşi Esra Hanım'ın galerileri Erva Art'da sergi yaptık. Aileler, sanatçılar, çocuklar açılışta buluştuk.. muhteşem bir gündü. Buradan dostlarıma sonsuz teşekkür ediyorum. Hiçbir karşılık beklemeden sanata verdikleri destek için... Belki bu çocuklar birer sanatçı olmayacaklar, belki içlerinden biri ikisi olur..  Hiç önemi yok. Bildiğim bir şey var ki, her zaman sanatı sevecekler..


Balkanlardaki sanat çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?
Bu son yıllarda üzerine düştüğüm çok önem verdiğim bir konu... Tarihten gelen bir bağlılığımız var Balkanlarla uzun yıllar beraber yaşamışız. Bu bende her zaman heyecan uyandırmıştır...Yıl içerisinde birçok uluslararası workshopa katılırarak değerli sanatçılar ile tanıştım. Bu bölgeden zamanla sıkı dostluklarımız oldu. Projeler geliştirerek ilk etapta Novipazar (Sancak) Güzel Sanatlar Fakültesi’nin katkılarıyla bir karma sergi açtık. Devamında 25 Türk, 25 Makedon sanatçı Üsküp’te bir sergi oluşturduk. Bu sergi 10 farklı galeride bir yıl boyunca sergilenerek uzun soluklu bir organizasyona dönüştü. Hala devam ediyor. 

Almanya’da küratörlüğünü Kosovalı bir sanatçının yaptığı Expo Diaspora 2014 Bocholt adı altında 20 Avrupa ülkesi, Amerika, Küba, Suriye, Japonya ve Türkiye’den beş sanatçı arkadaş, Bocholt Belediyesi’nin ve bir müzenin sponsorluğunda sergi düzenledik. Güzel bir açılış oldu. Sergi bu ay Kosova’ya taşınacak. Gelecek yıl aynı etkinlik bir destek bulabilirsek Türkiye’de olacak. Bunun yanında Türkiye’de, Kosova ve Makedonyalı sanatçılarla sergiler yaptık. Tüyap Sanat Fuarı’na katıldılar.. 2015 için de birçok projemiz var.


Ülkemizde sanat yapmak ve sanatla yaşamak zor.. Siz nasıl başettiniz?
Tarihi sürecinde ve birçok dönemde sanatçılar zorluklarla karşılaşmıştır. Kimi zaman din baskısı, kimi zaman siyasi baskılar, ekonomik sıkıntılar yaşamıştır. Bu süreçten başarıyla çıkmıştır. Ülkemiz de bu süreci aşacaktır buna inanıyorum. Zor ve uzun bir yol.. Bu bir gönül verme, baş koyma, ayakta kalma mücadelesidir. Hiçbir maddi beklenti olmadan, her şeye rağmen duyguların, heyecanın, coşkunun sürüklediği güzel ve asil bir serüven...

Sanat ve toplumumuz arasındaki mesafeyi sizce nasıl kapatabiliriz?
Sanatın ve sanatçının toplumla buluşmasıyla! Burada bizim de suçumuz var. Kendi içimizde tıkanıp kalıyoruz.. sanat severe ulaşmalıyız. Bunu ilk kez Anadolu’da bir kültür merkezinde açtığım bir sergimde hissettim. Halk pazarından yeni dönmüş, elinde poşetlerle soyut bir resmin karşısında dakikalarca dikilip bakan bir yaşlı teyzenin gözlerinde gördüm..


Yaşlı teyzenin gözlerinde ne gördünüz?
Resme yaklaştı, ellleriyle ona dokundu...''Evlat bu resim çok güzel.'' dedi. Kim bilir? Köydeki evinin kapısındaki yıpranan boyayı ya da bahçe duvarındaki üstüste boyanıp aşınmış bir detayı.. Önemli olan resimle iletişime geçme isteği, ona dokunması ve hissetmesi..bu sanat eseri ile izleyici arasındaki kurulan bağı ifade eder..

Anadolu insanını çok önemsiyorum.. Yaptıkları cecimleri, kilimleri, yamalı bohçaları.. Yıllarını verip uğraştıkları dokular, parçalanmalar, kompozisyonlar, soyutlamalar, renk dengeleri,. Kirlenmemiş estetik algılarıyla o kadar soyut işlenmiş ki... Ürettikleri ile yaşamaktalar.. Estetik algı, güzeli görme, hissetme bütün insanlarda var.. dışavurum yontemleri ve gereçleri farklılık gösteriyor..

İstanbul sizin için ne ifade ediyor, beş duyunuzla aktarabilir misiniz?
Bu birazda neresinde hangi katmanında yaşadığınızla ilgili.. Hemen hemen bütün sosyal tabakalarıyla iletişimim var .. Uzun bir konu... Kısacası iyi kötü güzel ve çirkin diyelim.. 

Sizin İstanbul’unuzu soruyorum ben..
Birçok ülke gördüm.. şehirler kasabalar.. doğal güzellikleri beni gerçekten etkileyen yerlerde bulundum.. lakin İstanbul başka bir atmosfer.. Tarihi dokusuyla, coğrafyasıyla, değişik kültürlerin buluşma noktası olmasıyla son derece özel bir yer. Bazen Çemberlitaş'tan başlayarak Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı, Gülhane, Eminönü,.. Karaköy ta Beşiktaş'a kadar yürürüm.. hatta yakın zamanda Balkanlar'dan gelen sanatçı dostlarımı aynı güzergahtan yürüttüm saatlerce. Dolmabahçe'de çayımızı içtikten sonra Beyoğlu'na gittik. çok yoruldular ama yüzlerindeki mutlu ifade İstanbul'un güzel yüzünü anlatıyordu zaten .. 

İstanbul'da yaşamaya gelince.. o başka bir durum. Yıllarca Anadolu yakasında yaşayıp hala Avrupa yakasını görmeyen insanlar var. Bir anket yapsak, Adalar'a Kız Kulesi'ne gidenleri, Topkapı Sarayı'nı görenleri saysak.. Sonucunu merak ediyorum... İstanbul yaşam mücadelesi veren bir kısım insan için evine ekmek götürmekten başka bir anlam ifade etmiyor. Bu ekonomik ve sosyal bir sorun.. Bir şekilde çözülebilir ya da aşılabilir bir durum. Ama bu kadar güzel, enerjisi çok yüksek, her noktası tarih kokan, birçok medeniyete başkentlik yapmış bu zengin mekan, göz göre göre elimizden kayıp gidiyor, hiçbir şey yapamıyoruz. Kapitalin hakimiyeti altında sesimizi dahi çıkaramıyoruz.. 

Artık Karaköy'de aldığım balık kokusu ya da sudaki tekneler çok da anlam ifade etmiyor.. karşımda dikili gördüğüm o anlamsız köprü karşısında... yüksek binaların arasından İstanbul silueti çeker olduk. Bu çok acınası bir durum.. Ama her şeye rağmen iyisiyle kötüsüyle çirkiniyle benim İstanbul'um ve onu çok seviyorum..


İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Birçok projem var. Şartlar müsait olduğunda gerçekleştireceğim. İstanbul'da birçok metruk bina, fabrika var.. her an önünüze çıkabilir, bilirsiniz.. Bu mekanların sanatçılara tahsis edilmesini, sanatla hayat bulmasını istiyorum.

Sanatın halkla buluşmasında önemli bir adım olabilir. Düşünün.. sanatla henüz tanışıklığı olmamış biri daha önce önünden her gün geçtiği o metruk binanın bahçesinde bir sanatçının resim ya da yada heykel yapmasına rastlıyor... Belki ilk zamanlar ilgisiz kalacaktır ama zamanla sanatın o çekim gücü onu da kavrayacak, bir göz aşinalığı bile yeterli olacaktır.. Ben bunu yaşadığım mahallede yapıyorum. Bazen resmimi dışarıda açık alanda yapıyorum. İnsanlar geliyorlar, bakıyorlar, sorular soruyorlar .. En azından şöyle diyorlardır: ''Bak içimizden biri.. sanatçı ve bizimle aynı mekanı paylaşıyor..''

Toplum sanatçılara henüz alışık değil, bizleri farklı dünyaları olan, marjinal düşünen yabancı insanlar olarak görebiliyorlar... belki de bu proje aradaki uçurumu bir nebze olsun kapatacaktır..

25 Ağustos 2014 Pazartesi

"Londra'dan sıkılıyorsa bir adam, hayattan sıkılmış demektir".. Yazar Samuel Johnson'a katılıyorum...

Londra, sokaklarındaki Pakistanlı, Hintli, Türk, Çinli, her milletten insan kalabalığına rağmen, İngilizliğini, görgüsünü, yaşam şekli ve medeniyetini koruyabilmiş bir şehir. 

Her gidişimde kendimi bir sonraki gidişimi planlarken bulduğum başkentin nüfusu 8,3 milyon. Yüzölçümü ise 1572 km2.

Londra'da ulaşım ucuz değil. Ancak metro ve otobüs ağı çok büyük ve son derece rahat.. Gözleri görmeyen yolcular tren, otobüs ve havaalanı personelinden önceden bildirmek kaydıyla refakat hizmeti talep edebiliyorlar. Otobüslerin tekerlekli sandalyeliler için özel donanımları da var. Metro istasyonlarında yapılan anonslara dikkat edin.. Kimi zaman bazı metro istasyonları kapatılıyor ve anons ediliyor. Trenin gelmesini nafile beklemeyin ya da kapanmış bir istasyona kadar boşu boşuna gitmeyin.

Londra'nın kült, 1958 model siyah Austin FX4 taksilerinin yerini bugün LTI TX1 model arabalar almış. Hepsi eskisi gibi siyah değil. Ancak hep ağırbaşlı ve yuvarlak hatlılar.. Taksilerin yanısıra minicab'ler de var. Aralarındaki fark taksiye sokaktan binilebiliyor, minicab'i ise ancak telefonla çağırabiliyorsunuz. Özellikle yağmurlu havalarda sokakta taksi kalmadığında..


Victorian mimari
Tuğla cepheli küçük bahçe girişli evleri, kırmızı otobüsleri, kırmızı telefon kulübeleri ile vintage kartpostallar tadında minyatür bir şehirmiş gibi geliyor bana.. Belki de diklemesine değil, uzunlamasına yayılan bir şehir olduğu için..Sıra sıra evlerin hepsi aynı yükseklikte..


Notting Hill, South Kensington, Mayfair ve Maylebone'da  (ahırdan bozma) mews tipi evler ağırlıkta.
Banliyölerinde cottage tipi evler, 
Hammersmith, Fulham, Ealing, Hamsptead'de cumbalı Victorian mimari evler var.
Georgian mimari

Marylebone ve Bloomsbury'de ise Georgian mimari evler yaygın..  
Cottages

Evlerin girişlerinde mini bahçelerdeki çiçeklere bakarak evsahibinin zevki hakkında fikir sahibi olabiliyorsunuz.. 
Sokaktan baktığınızda ruhunuz şenleniyor çeşit çeşit çiçek görüntüleriyle.. Üşenmedim bir günümü bu çiçeklerin fotoğraflarını çekmeye ayırdım. Sokaklarda kaybolmak çok hoştu... Sardunyalar, kamelyalar, fuşyalar.. Allium, Lupinus, Wisteria, Rhododendron...

Emek verilmiş, ilgi gösterilmiş, estetik dizilimlerine kafa yorulmuş bakımlı çiçekler.. Ülkemizdekilere hiç benzemiyorlar.. Hani o ani bir hevesle alınıp balkonlara, bahçelere bilinçsizce yerleştirilen ve sonra da kaderlerine terk edilen zavallı çiçeklere.. Solduklarında oluşturdukları hüzünlü görüntüleri beni hep düşündürmüştür.. Sevmeyi beceremeyen bir milletiz... Sadece su, ışık ve doğru mekan isteyen çiçeklere bile ihtiyaçları olan ilgiyi gösterebilmekten uzağız...


Mews 
Çiçek demişken Londra'nın 1759'da kurulmuş, 38 bin farklı bitki türünün yer aldığı botanik bahçesi Kew Gardens'ın adını anmadan geçmek olmaz.  750 kişinin çalıştığı, 121 hektarlık bir alana yayılmış, dünyanın en eski ve en önemli botanik bahçesi Kew Gardens, Unesco'nun dünya mirasları listesinde.. 

Kew Gardens'ın düğünler için kiraya verdiği mekanları var. Özel çiçek yerleştirmeleriyle kişiye özel cennetler yaratılıyor...

"Londra'da Yapılacaklar"  listenize Chelsea Flower Show'u eklemeyi unutmayın..
Her yıl yeni çiçek türlerinin tanıtıldığı, modası geçmiş olan çiçeklerin tekrar hatırlanmasına vesile olan festival bu yıl 100. yılını kutladı. Chelsea semtindeki Royal Hospital, her yıl bahçesini bu muhteşem çiçek festivaline açıyor. 20-24 Mayıs arasında yapılan festivali bu yıl 157 bin kişi gezmiş.


Açılışı her yıl olduğu gibi kraliyet ailesi üyeleri tarafından yapılmış ve dört gün boyunca ünlü botanikçi ve çiçekçiler kendilerine tahsis edilen alanlarda bahçe tasarımlarını sergilemişler. Giriş ücreti hiç ucuz değil ve haftalar öncesinden alınması gerekiyor. Hatırlatırım..

Londra'da her mahallenin bir parkı var. Spor yapanlar, köpeğini gezdirenler, torunlarıyla oynayanlar, sevgilisiyle öpüşenler, çimenlere yayılıp kitap okuyanlar. piknik yapanlar.. Herbirinin hayatında mahallelerindeki parkın önemli bir yere sahip olduğu çok açık.

Hyde Park'ın güneybatısında 2004 yılında açılan 
Prenses Diana anıt havuzu
Richmond Park 955 hektarla Londra'nın en büyük parkı. Diğer parkların yüzölçümleri de şöyle: Regent's Park (166 ha),
Hyde Park (142 ha),
Kensington Garden (111 ha),
St. James Park (23 ha),
Holland Park (22 ha),
Green Park (19 ha)..

Yağmuru bol şehrin akciğerleri yemyeşil parklarda havuz ya da göletlerde huzur içinde ördekler, kuğular yaşıyor.. Ağaçlarında sincaplar geziniyor. Çevre sokaklarda ansızın bir küçük tilkinin salına salına önünüzden geçtiğine de tanık olabilirsiniz..



Londra'ya son gidişimde çocukların çoğunun okula üç tekerlekli scooter'ları ile gidip geldiklerini fark ettim. Minikler, böylece acelesi olan annelerine ayak uydurabiliyorlar.. Okul bahçelerine sıra sıra park edilmiş scooter'ları görmeniz lazım..

Şehrin en güzel oyuncakçısı Regent Street üzerindeki Hamleys. Dört katlı kocaman mağazanın giriş katında neşeli kıyafetleriyle genç animatörler birçok oyun ve oyuncağı uygulamalı olarak tanıtıyorlar.. Çok neşeli, cıvıl cıvıl bir mekan. Bebek oyuncakları, arabalar, legolar, el becerileri kitapları, aile oyunları, uzaktan kumandalı oyuncaklar.. Bir çocuk cenneti anlayacağınız...


Marka alışverişi seviyorsanız Regent Street ve Oxford Street’i seçmelisiniz. Tercihiniz tasarım ve özgün butikler ise King’s Road, Brompton Road, Bond Street, Conduit Street’e yönelin.

Bütün turistlerin istisnasız uğradıkları Oxford Street'deki Primark'ı ben de anmadan geçemeyeceğim. 3-5 pound'a çok sempatik günlük kıyafet ve iç giyim reyonlarından insanlar bavullarla ayrılıyor.. Tam bir çılgınlık..

Ben's Cookies
South Kensington, Covent Garden ve Oxford Street'de önünde uzun kuyruklar oluşan miniminnacık kurabiye dükkanlarına şaşırabilirsiniz. 

Londra’da ve başka ülkelerde birçok şubesi olan, Londralı'ların “Londra’nın en iyi kurabiyeleri” dedikleri Ben’s Cookies konusunda çok haklılar. Mutlaka tatmalısınız. Ben üç çikolatalı olanı, siyah parça çikolatalı ve fındıklısını, zencefil ve siyah parça çikolatalı olanları beğendim..

Gittiğiniz ülkelerin günlük yaşam biçim ve alışkanlıklarını gözlemlemeyi seviyorsanız İngilizlerin sabah kahvaltısını da denemelisiniz. Geçen sene Victoria and Albert Müzesi'ni gezdikten sonra South Kensington’ın ortasında dolanırken keşfettiğim Muriel's Kitchen'in klasik kahvaltısını (2 eggs, 2 rashers of bacon, 2 oven baked tomatoes, 2 sausages, 2 slices of toast, portobello mushroom and baked beans) önerebilirim.



Gökdelenleri sevmem ama sekiz dev shard (cam kırığı) cephesiyle The Shard, bana çok zarif göründü.. 2013’de inşaatı biten, asıl adı London Bridge Tower olan, 310 metre ile Avrupa Birliği’nin en yüksek binası Shard'ın 32. katındaki Oblix Restaurant'a saat 18.00-19.00 arasında gitmenizi öneririm. Londra üzerinde canlı Jazz piano ve soğuk pembe şarap eşliğinde güneşi batırmak gerçekten çok keyifli oluyor.

Londra'da ne yapmalı?

Londra'da yapılacak şeyler sonsuz... Samuel Johnson'ın söylediği gibi "Bir adam Londra'dan sıkılıyorsa hayattan sıkılmış demektir.."

Geçen seneki Tasarım Festivali'nden "Sonsuz Merdiven"
Her yıl açılan ve dünyanın tasarım başkenti olduğunu ilan eden Londra Tasarım Festivali bu yıl 13 - 21 Eylül arasında, farklı tasarım disiplinlerinde 300'den fazla etkinlikle Londra'nın bir çok sanat ve tasarım merkezinde açık olacak aklınızda bulunsun..

Müzeler, galeriler, kafeler, parklar, butikler, müzikaller, festivaller, kanal gezileri, tarihi binalar.. 

Londra'nın gece yaşantısının Paris'ten daha hareketli olduğunu da söylemeliyim. Soho'daki Blues Bar Ain't Nothin But..'ı ve South Kensington'daki gece klubü Boujis'i öneririm. 

Avrupa'nın en büyük kitapçılarından biri olan Piccadily'deki Waterstones'da meraklısı olduğunuz kitaplar arasında çok keyifli zaman geçirebilirsiniz. Bir diğer alternatif de 1906 yılından beri Charing Cross Road'da hizmet veren Londra'nın en geniş seçenekli kitapçısı Foyles

İngiliz Çay Saati

Beyaz keten örtüler üstünde, porselen fincanlar, gümüş demlik ve kurabiye tabakları ile servis edilen “cream tea (scones & tea)” geleneğine uyarak bir akşamüstü keyfi yapmadan ayrılmayın Londra’dan. Lüks otel salonları  ya da “tea house” lar arasından seçim yapabilmek için afternoontea.com.co.uk sitesine bakabilirsiniz. Semtlere ve mekanlara göre fiyatlarıyla birlikte çay saati seçenekleri mevcut.

Postcard Teas
Carnaby Street’te Kingly Court’ın en üst katındaki Camellia’s Tea House sıcak, romantik bir mekan.. Çayınızı modern ya da klasik değişik servis takımlarında alabiliyorsunuz. Buradan çay ve çay saati aksesuarları da satın alabilirsiniz..

Buraya gelirken Çin Mahallesi’nden başlayıp Carnaby Street’e kadar yürür, Soho’yu da gündüz vakti görmüş olursunuz. Birçok ilginç tasarım obje ve giyim eşyası satan butikle karşılaşacaksınız..

Memlekete dönerken ahbaplarınıza Londra’dan vintage kutular içinde çay götürmek isterseniz Mayfair, Dering Street’teki Postcard Teas’e uğrayın. Burada çay tadımı yaparak yeni çaylar öğrenir, risksiz seçim yapmış olursunuz. Beğandiğiniz çaylardan 50-100 gram kadar sevdiklerinizin adreslerine bu mekanın ilginç uygulaması özel posta kart ve zarfları içinde yollayabilirsiniz..  Çok iyi fikir değil mi?

Piccadilly Caddesi’ndeki Royal Academy of Arts’da (internetten rezervasyon yapıp) güncel bir sergiyi gezdikten sonra yolun hemen karşısındaki Fortnum&Mason’a geçin. Kapısından içeri girdiğiniz anda İngiliz şıklık ve zerafetinin bütün duyularınızı harekete geçireceğinden emin olabilirsiniz. Giriş katında çaylar, tereyağlı ve ballı kurabiyeler, karameller, bal ve reçeller, çay saati aksesuarları satılıyor. Fortnum & Mason'ın üst katlarında şık kadın ve erkek aksesuarları satılıyor.. Şemsiyeler, parfümler, oda kokuları, traş takımları, eşarp ve eldivenler... Alt katındaki 1707 Wine Bar’ı ben çok sevdim. Somelier'den yardım alarak bir şarap tadım menüsü seçip günün yorgunluğunu atabilirsiniz...

Londra'da Sanat

"Folies Bergeres" Édouard Manet
Somerset House'un içinde yer alan Courtauld Gallery, empresyonist ve post-empresyonist koleksiyonu ile dünyanın en güzel müzelerinden biri... 

Kurucusu Samuel Courtauld'un Fransız izlenimcilerinin tablolarından oluşan koleksiyonunu bağışlamasıyla oluşmaya başlamış. 1930'lu yıllarda farklı tablolar hediye almış. 1948'de ise Courtauld'un tüm koleksiyonu, galeriye miras kalmış. Monet, Manet, Modigliani, Renoir, Pisarro, Degas, VanGogh, Gaugin, Utrillo, Toulouse Lautrec'in başyapıtlarını izlemek başımı döndürdü.

National Gallery of Art 
Trafalgar Meydanı'ndaki bu ulusal müze, ücretsiz olarak yılın 361 günü gezilebiliyor. Sergilenen yaklaşık 2300 eser, Batı Avrupa sanatını yansıtıyor: 

13.yy'dan 15.yy'a kadar: Duccio, Uccello, van Eyck, Lippi, Mantegna, Botticelli, Dürer, Memling, Bellini
16.yy'dan: Leonardo, Cranach, Michelangelo, Raphael, Holbein, Bruegel, Bronzino, Titian, Veronese
17.yy'dan: Caravaggio, Rubens, Poussin, Van Dyck, Velázquez, Claude, Rembrandt, Cuyp, Vermeer
18.yy'dan 20.yy erken döneme kadar: Canaletto, Goya, Turner, Constable, Ingres, Degas, Cézanne, Monet,Van Gogh.


Ünlü İngiliz kadın ve erkek portrelerini sergileyen National Portrait Gallery, 1856 yılında kurulmuş. Koleksiyonunda 16. yüzyıldan günümüze 195,000 portre bulunmakta. 10 Temmuz - 26 Ekim 2014 tarihleri arasında Wirginia Woolf sergisi açık olacak. 

BP'nin sponsorluğunda 25 yıldır gerçekleştirilen portre resim yarışması her sene 18 yaşından büyük herkese açık. Çağdaş portre ressamlarını keşfetmek misyonuyla açılan yarışmada ödül 30.000 pound..  "BP Portrait Award 2014" sergisi 21 Eylül'e kadar açık.. Ücretsiz gezilebilir.

Thames kıyısındaki yürüyüş yolunda sokak sanatçılarını izleyerek Tate Modern’e gidebilirsiniz. Belirli sergiler dışında birçok sergi ücretsiz. Daimi sergi alanında Rothko, Schwitters, Beuys, César, Arman, Giacometti, Mondrian, Picasso, Matisse, Magritte, Kandinsky, Chirico, Yves Klein eserleri yer alıyor.

Mayıs ayında Matisse'in "Cut-Outs" (Kağıt Kesikleri) sergisini gezdim. 7 Eylül'e kadar açık olacak. Randevu almadan gitmemenizi öneririm. 16 Temmuz'da açılacak Malevich Sergisi 26 Ekim'e kadar açık kalacak. Gidecek olursanız sergiyi gezdikten sonra Thames nehri manzaralı harika kafesinde dinlenin. Sonrasında alt kattaki tasarım obje ve sanat kitapları cenneti büyük hediye dükkanına uğrarsınız.. Özellikle küçük çocuklar için hazırlanmış eğitici sanat kitapları görülmeye ve satın almaya değer..

Tate Modern'in önündeki iskeleden tekneye binip Tate Britain'e geçebilirsiniz..  Her bölümünü gezebilmek için vaktiniz yetmeyecektir. İngiliz sanatına ayrılmış mutlaka görülmesi gereken bir müze...  Daimi sergide Turner, Hogarth, Gainsborough, Blake, Constable, Henry Moore, Francis Bacon, Mondrian, Calder izlenebilir. Dönemsel sergiler çağdaş İngiliz sanatçılara tahsis ediliyor..

Barbican Center
Londra Senfoni Orkestrası’nın evi sayılan Barbican Center, Avrupa’nın en büyük sanat merkezidir.  Tiyatro, dans, müzik, sinema... değişik sanat disiplinlerine, yaratıcı ve öğretici etkinliklere, konferanslara ev sahipliği yapar. 1982 yılında açılmıştır.

Üç restoran, bir konservatuar, bir tiyatro, hediyelik eşya dükkanı, konser salonu, sinema salonu ve kütüphanesi bulunan Barbican Center, Londra’nın  en önemli brutalist mimari örneğidir. Özelliklerini daha detaylı öğrenmek isteyenler için turlar da düzenliyorlar. Bu yıl 14-23 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek dünyanın en iyi jazz festivallerinden EFG Londra Jazz Festivali'nin bazı konserleri de burada yapılacak.

Rafael Gomezbarros - Saatchi Gallery 2014
Çağdaş sanat izleyicisi iseniz,  25 yıldır genç sanatçıları destekleyen Saatchi Gallery'e uğramadan gitmeyin. 2 Kasım'a kadar "Pangaea" sergisini gezebilir, Güney Amerika ve Afrika'dan çağdaş sanat eserleri izleyebilirsiniz.

 "The New Ambidextrous Universe"
ICA - Tauba Auerbach 
Çağdaş sanat severlere bir önerim daha olacak: ICA (Institude of Contemporary Art). 1946'dan beri "yaşayan sanatçılar"ın eserlerine yer veren kurumda Damien Hirst, Steve McQueen, Richard Prince and Luc Tuymans gibi sanatçılar solo sergiler açmışlar. Mayıs ayındaki ziyaretim sırasında Alman sanatçı Tauba Auerbach'ın ilk solo sergisi vardı.

Dünyanın her yerinden getirilen eskiçağ yapıtları ve etnografya koleksiyonlarıyla ünlü British Museum'u programınıza mutlaka almalısınız..

54.Oda, Anadolu ve Urartu'ya ayrılmıştır. 17.Oda'da ise Antalya Xanthos (MÖ 400) antik kentinden sökülüp götürülen Nereidler (deniz perileri) Anıtı bulunmaktadır. British Museum'un zamanında yaptığı bir öneri ile İngiltere Başbakanı Lord Palmerston, İngiliz İstanbul konsolosuna birkaç Likya sanat eserinin gemiyle İngiltere'ye götürülmesi için Sultan Abdülmecid'den izin istenmesi talimatını vermiş, 1840 yılında bir İngiliz donanma gemisi ile Charles Fellows'un organizasyonuyla Nereidler Anıtı Xanthos'tan tamamiyle sökülerek İngiltere'ye götürülmüştür!!

Londra'nın Pazarları

Covent Garden
Covent Garden:
Efsane muhitte her zaman sokak müzisyenlerine ve gösteri yapan sanatçılara rastlamanız mümkün. İkinci kattaki tipik İngiliz pub,
Punch & Judy'i öneririm. Balkonundan Covent Garden meydanında gösteri yapan sanatçıları soğuk biranızı içerek seyredebilirsiniz.

Apple Market, eskiden gerçekten bir pazar alanıymış. Şimdi üstü kapalı,.. Birçok restoran ve barı, butiği, çay dükkanı, pastanesi ile sempatik bir ortam.. Haftasonu tezgahlarında değişik el sanatı objeler bulabilirsiniz.

Jubilee Market'de ise pazartesi günleri antika pazarı kuruluyor. Cumartesi - Pazar günleri, el sanatları ürünlerine, tasarım objelere ve sanat eserlerine ayrılmış.


Borough Market
Borough Market:
"Londra'nın kileri" olarak da anılan Borough Market'ten alışveriş etmeyi moda haline getiren, TV yapımcısı İngiliz aşçılar Gordon Ramsey ve Jamie Oliver olmuş. Bridget Jones'un Günlüğü ve Harry Potter filmlerinin bazı sahneleri de burada çekilmiş. 

London Bridge İstasyonu’ndan çıktığınızda yüzünüzü nehre dönüp biraz yürürseniz kocaman demir kapılar göreceksiniz. Kapılardan geçtiğinizde kendinizi üstünden tren geçen bir köprünün ayaklarında bulacaksınız.. Pazar işte burada kurulu.. Taze meyve, sebze, mantar, peynir, şarap, kek, zeytinyağ, balzamik sirke, ekmek, balık, zeytin satın alabileceğiniz bu pazarda ayrıca küçük yemek tezgahları da var. Falafel, sosis, sandviç, salata, pizza satın alabilir, banklarda oturup yiyebilirsiniz.. Bir de Türk dükkanı var. Baklava, Türk kahvesi, çay, lokum, sabun satılıyor..

Camden Town Market:
Şehrin kuzeyindeki Camden Town metro istasyonundan çıktığınızda kendinizi rengarenk bir caddenin başında bulacaksınız. Hafta sonunda High Street çok kalabalık ama çok eğlenceli. Punkçular, metalciler, bohemler, turistler bilumum ıvır zıvır satan tezgahlarda Uzakdoğu'dan gelmiş çok ucuz mallar, tattoo'cular, rasta'cılar, piercing'ciler, bez ayakkabı ressamları.. Dış cepheleri ile çok yaratıcı ve eğlenceli sağlı sollu  tuhaf kıyafetler satan mağazalara baka baka High Street'te yürüdüğünüzde bir köprüye geleceksiniz. Camden Town Market burada başlıyor. Kokuları takip ederek pizza, paella, noodle, gözleme, sosis, binbir çeşit sıcak ve soğuk yemek tezgahı ile buluşabilirsiniz. 


Little Venice
Adından da anlaşılabileceği gibi Stables Market, eski ahırlardan devşirme dükkanlardan oluşuyor. Vintage giysiler, aksesuarlar, tasarım tişörtler, el yapımı takılar, aksesuarlar, şapkalar, ayakkabılar, çantalar bulabilirsiniz.

Camden Lock'tan waterbus'lara binip Little Venice'e kadar gitmenizi ve kanal seyri yapmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Little Venice:
Londra'nın saklı cennetlerinden biri de Regent Kanal üzerindeki Küçük Venedik..  Kanal kenarına dizilmiş rengarenk uzun teknelere, kanala yerleşmişliklerine, üstündeki çiçek saksılarının güzelliğine, aslında bu yaşam biçimine hayran kaldım. Londra'nın en güzel salkım söğütleri burada.. Yürüyüş yapabilir ya da Camden Lock'tan binmek suretiyle tekneyle bir kanal gezisine çıkabilirsiniz.. Regent's Park'ın içinden geçen yemyeşil bu gezi boyunca şehrin ortasındaki sükunete şaşıracaksınız..

Portobello Market'te teneke vintage levhalar
Portobello Market:
Portobello Road’da kurulan sokak pazarı  cumartesi günleri şenlik.. Notting Hill Gate metro istasyonundan çıktığınızda Portobello oklarını göreceksiniz.. Yirüyen kalabalığı takip ederek de pazara ulaşabilirsiniz. Portobello Road boyunca yeralan dükkanlar Çarşamba ve Cumartesi günleri sokaklara tezgah açarlar. Özellikle antika fincanlar, porselen demlikler, vintage tabela ve kutular satan dükkanlardan kendini alamazsınız.. 

Notting Hill'de haftaiçinde ara sokaklarda kaybolmanızı öneriyorum. Nothing Hill filmindeki kitapçının önünde bir fotoğraf çektirecek kadar romantik misiniz? bilemem..  (Ben "Under the Toscan Sun" filmini izledikten sonra bir Toscana seyahati yapmıştım.. he heh..)





Gelecek yazı: 
Londra 2 : Nerede ne yemeli?