Bir Başka Datça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir Başka Datça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Birgül Tekin: Boncuk tasarımlarımı doğru kullanımda görmek mutlu ediyor beni.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan önemli..


Eski Datça'da yaşamaya başladıktan sonra ilk dikkatimi çeken mekanlardan biri de köyün girişindeki seramik heykel ve cam boncuk dükkanı oldu: Sevo Seramik.. Sevdeğer ve Melek Şule Kantürk'ün seramikleri, Birgül Tekin'in de cam çalışmalarının sergilendiği showroom/atölyenin vitrininde de bir sarman kedi uyuyordu sepetinde. Gelen geçen takılıyor, fotoğrafını çekiyor..

Cam sanatçısı Birgül Tekin ile tanıştığımda arkadaşlığı da tasarımları da bana çok keyif verdi. Evinin yanındaki atölyesinde buluştuk bir gün. Ateşin önünde cam çubukları boncuklara dönüştürmesini seyrettim uzun uzun.. Boncuklarının masalsı renklerine, yanyana geldiklerinde oluşturdukları zerafete takılı kaldım.. Sizlerle paylaşmadan da edemedim..



Ne zamandan beri cam çalışıyorsunuz? Boncuk ve takı tasarımındaki yolculuğunuzu anlatır mısınız?
Cam yolculuğum 16 yıl önce Beykoz'da faaliyet gösteren Cam Ocağı'nı keşfetmemle başladı.. 
O günlerde adı henüz duyulmamış, yer - iz tarifleri yapılmamıştı... 

Arabaya atlayıp tam bir  pazar günümü harcayarak arayıp bulduğum Riva Deresi kıyısında bir cennet mekan Cam Ocağı.. İlk ve belki de en şanslı öğrencilerinden biri sayılırım.. Şu anda hepsi de cam çalışmalarını keyifle sürdüren dört kişilik bir sınıftık. Öğretmenimiz Almandı. Helga Seimel...

Çocukluktan beri kanıma işleyen fakat önce konuyla alakası olmayan bir eğitim süreci (iktisat), daha sonra yoğun iş yaşamı.. Büyük şehir stresleri, para kazanma ve çocuk büyütme eğitme telaşı.. Ve hep ertelediğim camın renkli ve büyülü dünyasıyla ilk buluşmam..


Nasıl ortaya çıkıyor bu boncuklar ve takılar?
Önce cam çubuklara hayat veriyorum.. Anlık ruh hallerim yönetiyor boncukların renk ve şekillerini.. 
Sonra sıra tasarıma geliyor.. Kolyeler, küpeler, bileklikler. Tek üretim. Bazen bir kolyeyi bir günde bazen iki saatte tasarlıyorum ruh halime bağlı olarak.. 

Pek çok dalı olan bu renkli dünyadaki tercihim Lampwork boncuktan yana oldu. Renkli cam çubukları yaklaşık 800 santigrat derecede oksijen/LPG ateşinde eritip şekillendiriyorum.  Cam boncuklarıma artı değer olarak takı tasarım deneyimlerimi de kattım. 


Tasarımlarınızı nerelerde görmek hoşunuza gidiyor? 
Boncuk takı tasarımlarımı doğru kullanımda görmek beni çok mutlu ediyor.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan.. Bunlar da "doğru kullanım" ın alt satırları..

İstanbul'dan uzak olmak nasıl bir duygu? Datça'ya ne zaman yerleştiniz?
Dokuz yıl önce İstanbul’dan adeta kaçarak yerleştiğim ve kendi cennetimi bulduğumu düşündüğüm Eski Datça’da çok keyifle sürdürüyorum yaşamımı ve cam çalışmalarımı.


Hayatınızdaki değişiklikler tasarımlarınıza nasıl yansıdı?
Yaşamımdaki olumsuz olaylar ve özellikle de zor insan ilişkileri üretimimi ve hayal gücümü daima olumsuz etkileyip beni körleştiriyor... Bu nedenle de kendi cennetimde, kendi dünyamda belki de biraz izole yaşamak beni mutlu ve verimli kılıyor.

Size göre zanaat ve sanat hangi noktada buluşuyor?
Sanat-sanatçı-zanaat-zanaatkar kavramlarının içiçe geçtiği tanım karmaşasının yaşandığı günümüzde kendimi bu kavramların hiçbirinin içine sokmak istemiyorum.. 

Bu kavramlarla ilgili hiçbir derdim asla yok.. Camı seviyorum, üretiyorum, tasarımlarımı  yapıyorum.. Hepsi bu kadar..

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Feride Sofugil: Kendine zaman ayırmak insan için ihtiyaçtır. Bu zamanı para kazanmak için harcarsak yaratamayız..


İstanbul Moda’daki Polka Café’den tanıyorum Feride Sofugil’i. Müzisyen kimliğini de biliyorum. Bizim derneğin (Lokomotif) düzenlediği sokak festivalinde çalmıştı.. 

Datça’da ona rastlamak çok güzel bir sürpriz oldu benim için. Ağaçlar ve çiçekler arasında kaybolmuş huzurlu mekanında müziğini dinledim.. 

Müdavimi oldukları her hallerinden belli İrlandalı müşterileri evlerinde gibi rahat ve mutluydular. Gülümseyen ve şarkılara eşlik eden büyük bir aileyle güzel bir gece geçirdim. Ertesi gün sabah kahvaltımı orada yaptım. Aynı duygu.. Rahat minderler üzerinde yazılarımı yazıp çayımı içtim… Ve bu röportajı yaptık.

Ne zaman göçtünüz buralara? İstanbul’u neden terkettiniz?
Datça’ya üç sene önce eşim Orkun’la yerleştik ve çok iyi ettik.

Sokak müziği yapıp güneyde kasabaları gezerken hayran kalıyordum bu yaşama.. Şehre dönmek hep ızdırap veriyordu. Eşim mühendis olmasına rağmen hep küçük yerde küçük yaşamak isteyen bir insandı. 5 sene önce Kadıköy’de bir café açtık. Polka.. 

Eşim işini bırakıp Polka ile ilgilenmeye başladı. Café’miz sevilip biraz para kazanmaya başladığında Datça’da bir şube açtık ve buraya yerleştik. İstanbul’daki Polka’yı en yakın arkadaşım işletiyor ve çok başarılı . Biz de buradaki işleri yoluna koymaya çalışıyoruz.

Datça’da günlük yaşamınız nasıl?
Datça’da gerçekten çok sakin bir yaşamımız var. Sevdiğimiz bir ev, sevdiğimiz bir café, harika ve herzaman size destek arkadaşlar ve şimdi küçük bir bebeğimiz..

Çocuk yaşamınızda neleri değiştirdi?
Kızımın ismi Arya.. Hayatımıza daha çok mutluluk katmaktan başka bir şeyi değiştirmedi. Bence çocuk kimsenin hayatını değiştirmemeli, sizin yaşamınıza eklenmeli. Siz mutlu olunca o da mutlu olacak her koşulda.. 

Hamileyken son güne kadar da işimin başındaydım. Şimdi de Arya ile devam ediyorum. Ben kek yapıyorsam o da mutfakta benimle. Ben müzik yapıyorsam o da hemen yanımda pusetinde uykuda. Hep anne babayla birlikte.. Bence bir çocuğun ilk seneleri için tek ihtiyacı bu.

Polka'nın özelliklerini, müşteri karakterini, menünüzü anlatabilir misiniz?
Polka Café’de insanların mutlu olabilecekleri bir yer yaratmak istedik. Rahat ve sıcak bir ortamımız var. Büyük bir bahçemiz var. Rahat sedirler, hamak.. Polka müşterisi rahat ve doğal olanı tercih eden kişiler.. Genellikle yabancılar arayıp buluyorlar bizi.. Önceliğimiz kahvaltı. 

Annem ve babam Kaz dağlarında yaşadıkları için bize en güzel zeytinyağı ve zeytini yapıyorlar. Özel soslarımız var kahvaltı için hazırladığım. Bahçeden domates, biber sunuyoruz. Kendi reçellerimizi, ekmeğimizi yapıyoruz. Sebzeli özel bir sandwichimiz var. Itırlı limonata, doğal icetea, doğal içeceklerimiz var.. Gece müzik yapıyoruz. Alkollü içeceklerimiz de mevcut..

Fotoğraf: Elif Sofugil
Müzik geçmişinizden de bahsedebilir misiniz?
2000 yılında üniversitede ilk yılımda harçlığımı çıkartmak üzere bir café’de garsonluğa başladım. Café sahibi Onok Bozkurt , Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde gitar hocasıydı ve müzisyen arkadaşları bu café’de konserler veriyorlardı. Dünya müzikleri yapan Galaturka Grubu’nu her hafta servis yaparken bayılarak dinliyor ve çok beğeniyordum. Kullanılan enstrümanlar Çağlayan Örge’nin el yapımı enstrümanları ve melodiler insanın aklından çıkmayacak kadar güzeldi. Lakin bir gün irlanda flütü whistle'ı denemek istedim. Her hafta beni sahneye çağırır hadii gel çal derlerdi. Nitekim benden kaçamadılar ve gruplarına dahil ettiler.

Galaturka ekibiyle unutamayacağım bir dört sene geçirdim. Sokak müziği hayatımızın önemli bir parçasıydı. Grupla beraber İrlanda flütleri, mandolin, keman, banjo çalmayı öğrendim. Hiç nota öğrenme isteği ve ihtiyacı duymadım. Çok sevdiğim melodileri elime aldığımız enstrümanlarla çıkartmaktı bütün derdimiz. Çağlayan Örge herşeyi kolaylaştırdı bizim için enstrümanlarımızı yapıyor nasıl çalınacaklarının metodlarını gösteriyordu. Müzik hayatıma onun sayesinde girdi ve hala var diyebilirim.

Fotoğraf: Feride Sofugil
Sevdiğiniz takip ettiğiniz müzisyenler kimler?
İrlanda müzikleri, bluegrass ve country folk dinliyorum genelde.

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?
Sanat içimizde zaten var olan yaratma isteği, sanatçı ise buna aracılık eden insandır.bence herkesin doğal bir yeteneği var ama bunu ortaya çıkaracak imkan ve zaman olması gerekiyor.

Sanat ve mutluluk ilişkisi nedir size göre?
Sanat içimizde yaşayan yeteneğin dışarı çıkması ise bunu yapabildiğinde, en önemlisi de anlaşılabildiğinde mutlu oluyorsunuz. Ülkemizde belki en sıkıntılı durum anlaşılamamak . Kendine zaman ayırmak insan için ihtiyaçtır. Bu zamanı para kazanmak için harcarsak yaratamayız.



Polka Datça:
İskele Mahallesi Ambarcı Caddesi no:9
0.252.7128056

23 Ekim 2014 Perşembe

İlk Türk Milli Kız Takımı paraşütçülerinden Fazilet Demirci: "Datça aklına geleni yaptırır insana..."


Bu yaz tatilimin bir kısmını Datça'da geçirdim. Özellikle mevsim sonunda gittiğim Bodrum'dan feribotla geçtim. Denizini, yaşamını, sahillerini de pek sevdim. Kargı Koyu'nun minik taşlarından toplamak için deniz kıyısında yürüdüğüm saatleri asla unutmayacağım..

Güzel insanlarla tanıştım.. Fazilet Demirci Hanımefendi her gün yüzmeye iniyordu Kargı Koyu'na.. Eski paraşütçülerdenmiş.. Yaşına rağmen güzel vücudu sporcu olduğunu hemen ele veriyordu.. Çok hoş sohbetler ettik..

Paraşütle atlamaya ne zaman, nasıl başladınız?
Havacılık, gökyüzünde uçmak benim için çocukluğumdan gelen bir sevdaydı. Çocukluğumda, Trabzon'un bir köyünde evimiz deniz kenarındaydı. Uçakların rotası denizin üzerinden karaya doğru  idi. Onları gördüğüm an heyecanlanır, koşarak annemin yanına giderdim. "Anne ben polot olacağım, derdim (Pilot diyemezdim).." Bu tutkumu Ankara Cumhuriyet Lisesi'nde yerine getirebildim. 1968 yılında Ankara'ya taşınmak zorunda kalmıştık. O yıllar Ankara'daki tüm okullarda eğitsel kollar arasında Havacılık Kolu da vardı. Çok mutlu olmuştum. Böylece havacı olacaktım. Yaşım 18 olmadığı için velimin bana noterden vekalet vermesi gerekiyordu. Annemi bir gün notere götürdüm. Ama vekaleti başka bir spor dalı için vermesi gerektiğini söylemiştim. Nedense, Türk Kuşu için olduğunu söyleyememiştim. Hiç unutmuyorum, noter anneme "Hanım, bu vekaleti ne için verdiğinizi biliyor musunuz?" diye sorduğunda, annem; "Kızım, ne yaparsa doğru yapar" diye yanıt vermişti. Annemin okuması-yazması yoktu.. 


İlk resmi kız milli paraşüt takımına nasıl girdiniz?
Böylece 1968 yılında Ankara Ergazi'de atlayışlara başladım. İlk atlayışlarımız C-472'den T-10 (askeri paraşüt) denilen paraşütlerle yapılırdı. Paraşütlere biz kumanda etmezdik. Uçaktan kumanda edilirdi.

Altı atlayıştan sonra CESSNA denilen tek motorlu uçaklardan TU-7 paraşütleriyle serbest atlamaya başladım. 1969 yılının Haziran ayında Eskişehir'de bulunan İnönü Planör Kampı’nda P.C. denilen paraşütle atlayışlarıma başladım. Daha seri paraşütlerdi.

O yıllar Türk Kuşu'nun müdürü emekli yarbay Cahit Berk hocamdı. Rahmetle, sevgiyle anıyorum.. O, kafasında Türk Kız Milli Takımı'nı kurmayı planlamış, bizi de o yönde eğitiyormuş.

Bu düşüncesinden o zamanlar bize bahsetmemişti. Üstlerini ikna ettikten sonra bize açıkladı. Yazları İnönü'deki kampta, kışın Ankara'da Etimesgut ve Ergazi'de atlıyorduk.

Nihayet, Cahit Bey beş kızı Milli Takım'a seçti. Beş kişinin içinde ben de vardım. İlk Kız Milli Takımı'nda yer almak çok önemliydi bizim için. Bizden çok önce de paraşüt atlayışları ile Türkiye'yi temsil eden ablalarımız vardı. Fakat resmi olarak ilk takım bizdik.

1969 Eylül’ünde Dünya Şampiyonası için Yugoslavya'ya gittik. Adriyatik' de Portoroz denilen bir yerde yapılıyordu. Şampiyonaya gitmeden önce Antalya Karpuz Kaldıran'da denize atlayışlar yaptık. Şampiyonanın en genç, en acemi, en az atlayışı olan takımıydık. Düşünün, benim sadece 85 atlayışım vardı. Diğer yarışmacılar 300-400, belki daha çok atlayış yapmışlardı..


Bu acemiliğimize rağmen, gelecek için ümit vermiştik. Yarışmada hocalarım beni bir Rus paraşütçüsüyle tanıştırdılar, adı Şarabanov idi. Her 10 atlayışının  7’sinde yedek açarmış. Yedek paraşütünü çok iyi katlarmış. Ana paraşütten çok  yedeğine güvenirmiş..

Onun yedek açma stiliyle benim yedek açma stilim aynıydı.. Çok mutlu olmuştum bunu öğrendiğimde.. İlklerde ve azınlıkta bulunmak beni memnun etmişti. O günden sonra hocalarım bana Şarabanov demeye başlamışlardı..   
           

Bugün de paraşüt hayatınızda mı?
En son atlayışımı Temmuz 1970 yılında İnönü'de yaptım. 2900 metreden atladım. 2149 metreden sonra (44 saniye serbest düşüşten sonra) paraşütümü açtım. En uzun serbest düşüşüm olmuştu. Okulun kamp müdürü atlayışlarıma ara Verdi.. Ben de küserek kamptan ayrıldım.  Bir daha da atlamadım. Ama atlamayı ve gökyüzünde uçmayı hep sevdim. 


Türk kuşunu artık duyamıyoruz. Eskiden paraşütçülüğü teşvik etmek için birçok şey yapılırdı..
Cebimize harçlığımızı bile koyarlardı. Şimdilerde parası olmayan atlayamıyor.. Bunun için Türk Kuşu’na para ödeniyor artık..


Serbest düşüşlerde gökyüzünde neler hissediyordunuz?
O duygu o kadar farklı ki anlatamam..



Yüzücü yönünüzden de bahseder misiniz?
Denizde kulaç atarken kendimi havadaymış gibi hissediyorum. Çok iyi bir yüzücü değilim, sadece yüzüyorum. Datça 'da yaşarsanız, işiniz yoksa, ne yapacaksınız?  Yürüyeceksiniz ve de havalar elverirse yüzeceksiniz..

Açık Deniz Kış Yüzme Maratonu hakkında da bilgi verebilir misiniz? Siz katılıyor musunuz?
Evet. 2012 ve 2013 yıllarında bu maratona (1500 metre) katıldım. Bu sene de katılacağım. Yunanlılarla karşılıklı yapılan maratonun amacı bir dostluk- barış etkinliği olması idi. Sanırım 10 yıldır  devam ediyor. İlk hareketi başlatan benim ağabeyimdir.  Bir iki sene Datca - Simi Adası arasında yüzüldü. Türkler Datça' dan Simi'ye, Yunanlılar  Simi'den Datça'ya yüzdüler. Sonra Yunanlılar' ın ekonomik nedenlerden dolayı böyle bir organizasyonu yapamamalarından organizasyon değişik bir şekil aldı. Yine her sene Yunanlılar maratona kendi olanaklarıyla katılıyorlar. Datca için de güzel bir durum oldu. Her sene Türkiye' nin birçok yerinden yüzücüler bu maratona katılıyorlar. Kimi 5000 metre, kimi 1500 metre yüzüyor.

Neden Datça'da yaşamayı seçtiniz? Datça'da günlük yaşam nasıl?
1961’den beri İstanbul'da yaşadım. Datça' ya senelik izinlerimizde geliyorduk. Emekli olursak yaşayabileceğimiz yer olarak görüyorduk. 2011’de temelli  olarak buraya yerleştim. İnsanlar istedikten sonra günlük hayatlarında yapacak çok iş bulurlar.  Bazen eşimin marangoz atölyesinde çalışıyorum, zeytin zamanı zeytin topluyorum, badem zamanı badem topluyorum. Zeytin ve badem bahçelerinin sahiplerine yardım ediyorum. Bahar aylarında arkadaşlarla uzun yürüyüşler yapıyoruz.  Bunların dışında, günlük yaşamımda aklıma ne gelirse onu yaparım. Datça böyle bir yer, aklına geleni yaptırır insana…

15 Ekim 2014 Çarşamba

Eski Datça'da Işık Güner'den Bitki Ressamlığı Kursu... Sanat, doğa, huzur..


Dünyanın en iyi bitki ressamlarından biri olan Işık Güner ile sizleri blogumun en çok okunan röportajlarından birinde tanıştırmıştım.

Işık Güner tarafından verilecek Bitki Ressamlığı Kursu 19-24 Ekim tarihleri arasında Eski Datça Yağhane Pansiyon'da düzenlenecek. Konaklamalı olarak katılmak istiyorsanız 18 Ekim'de otele giriş yapmalısınız. Çıkışınız da 25 Ekim'de olur.

Kurs, Datça'nın dinlendirici atmosferinde hem bitki ressamlığı hakkında bilgi ve yeteneklerinizi geliştirmenize, hem de taş pansiyonda konaklayarak harika bir tatil yapmanıza olanak veriyor. 

Yazın son sıcak günlerinde begonviller arasında, rahmetli şairimiz Can Yücel'in evinin biraz ilerisinde suluboya keyfi yaşamak istiyorsanız acele edin derim.. 

Bitki illüstrasyonu için kullanılan temel suluboya teknikleri gösterilen kursta bitkilerin basit yapı ve şekillerini inceleyerek, birebir çizim yapabilmek için gerekli teknikleri öğreneceksiniz. 

Bilimsel kriterlere göre bitki resmederken, yapıyı görme, açıyı algılama, ölçekli çizim yapma ve ışık-gölge kullanımında da yeteneklerinizi geliştireceksiniz. 


Canlı ve doğru resimler yapabilmek için tasarlanan bu kurs, farklı teknik ve yaklaşımlarla çeşitli bitki türlerini resmederek, renk, doku ve derinlik üzerinde bilgi ve becerilerinizi geliştirmeyi hedefler. 

Sanat ve doğanın buluştuğu bu harika etkinlik hakkında bilgi almak için bilgi@yaghane.net adresine mail gönderebilirsiniz. Telefonları: 252.7122287

29 Ağustos 2014 Cuma

Can Yücel'e ait olmayan "Herşey Sende Gizli" metni, lise ikinci sınıf kitaplarına Can Yücel şiiri diye girmişti bir ara...

İnsanların kopyacılık ve kolaycılıklarına kızmışımdır öteden beri... Şiir yazamıyorsun bari yazılmışları kirletme! Sahte Can Yücel şiirlerinin basitliğine de güler geçerim..

Önce bir şiir Can Yücel'den...

FINDIK FARESİ BÜYÜDÜKÇE
TAVANARASI KÜÇÜLMÜŞ,
FINDIK KADAR KALINCA TAVANARASI
FINDIK FARESİ ÖLMÜŞ

Kafka'nın "Fare" öyküsü üzre,
Gözüme nasıl büyük görünürdü
Şu Sirkeci Garı'nın lokantası!
Sekiz-on yıl kapalı durup yeniden açıldığında
Gittim baktım ki götiçi kadar kalmış
O hangar gibi yer...
Garsona sordum: Niye küçülttüler, dedim burasını?
Yok, amca, dedi, dokunmadılar hiç enine boyuna.
Siz fazla şişmanladığınızdan, size öyle geliyor.
Doğru dediği belki de... (Üstelik garson Kafka'nın 
gençlik resimlerinden birine pek benziyordu.)
Ola ki yaşlandıkça, yaşlanıp şişmanladıkça,
Hiçdurma küçülen bu zemin-vatan ve tavan arasında
Dönmüşümdür ben de Kafka'nın faresine...
Yarın, meselâ, orta yerimden çatlasam ne lâzım gelir?..
Yine de içimden bir ses: Sen sen ol! diyor,
Kafka'nın öyküsündeki fare emsal,
Cirit oyna oynayabildiğin kadar,
Bulduğun neyse mekân!
Ellerin, ayakların ve çükünle değilse de,
Hâlâ genç kalan aklınla koşmaca oyna,
Duvarlara vursan da başını,
O tavanarası kadar kaldığında cürmün ve cirmin,
Ölmek ki senin başlayıp da bitiremediğin
allah bilir kaçıncı bin şiirin...
                                                      

Sahte Can Yücel şiirlerini Prof. Semih Çelenk ile konuştum:

Saptadığınız sahte Can Yücel şiirlerinin sayısı nerelere ulaştı?
Bu çalışmayı yaptığımda 31 tane metin saptamıştım. Metin diyorum, çünkü bunların bir kısmı şiirimsi metinler. Şiir diyemeyiz. Aslında hiçbirine şiir demek mümkün değil. Uyaklı, ağlak, ama filozofça laflar etmekten de geri durmayan, algı düzeyi çok düşük metinler. Sağda solda yeni metinler görüyorum. Bunları da önümüzdeki günlerde eklemek istiyorum yaptığım listeye. Örneğin son günlerde yine Can Yücel imzasıyla "Şair Kadınlar" diye bir metin dolaşıyor. Büyük ihtimalle bu da sahte bir metin. 

CAN YÜCEL'E AİT OLMAYAN ŞİİRLER LİSTESİ:
1.Bağlanmayacaksın
2.Kadın Dediğin
3.Erkek Dediğin
4.Seninle Olmanın En Güzel Yanı
5.Anladım
6.Herşey Sende Gizli
7.Eğer
8.Herkes Gitmek İstiyor
9.Sevdiğin Kadar Sevilirsin
10.Sağlık Olsun
11.Tam zamanında Yaşamak (Yaşamak Zamanı)
12.Tersten Yaşamak
13.Biraz Değiştim
14.Bir gün Anlarsın
15.Gitmek
16.Seninle Yaşlanmak İstiyorum
17.Asla Keşkelerim Olmadı
18.Özledim Seni
19.Bilmelisin ki
20.Aşk
21.Boşver ve Yaşı Başı
22.Olmuyorsa Zorlamayacaksın
23.Ben Benden Olgun İnsan İsterim Karşımda
24.Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Fırlama Yataktan
25.Farkında Olmalı İnsan
26.Bir Eşi Olmalı İnsanın
27.Unutma
28.Sevgi Emekmiş
29.Özleme Dair (Kim Özlerdi?)
30. Ömür Dediğin Bir Gündür O da Bugündür
31.Aşk Ayakkabı Gibidir
32.Rakı İçen Kadınlar
33.Ateş ve Su
34.Ülke Bölünsün İstiyorum
35.Kadınım Ben
36.Senin İçin Yasak Dediler
37.Bayram Şiiri
38.Dostlar Irmak Gibidir
39.Öye Bir Hayat Yaşadım ki
40.Bir Yolun varsa Gidilecek

Hayat dersi kıvamındaki yazılarını Can Yücel'e yakıştırmalarının nedeni ne olabilir sizce?
Öncelikle şöyle bir tip yarattılar. Piyasa belki de böyle tiplere ihtiyaç duyuyor. Can Baba, elinde sigarası ve içki kadehi ile, alayına düz giden ve hayat hakkında filozofça, guruvari laflar eden yaşlı ve bilge kişilik. Sanki hiçbir politik yanı yok. Sanki onlarca çeviriyi o yapmamış. Şiir sanatıyla boğuşup büyük şiirler yazmamış gibi. Bu metinleri dolaşıma sokanlar ya da bu metinleri bulup altına Can Yücel imzasını çakanlar bizim bilmediğimiz ama yaygınlıkla öyle bilinen bir Can Yücel imgesi ve üslubu oluşturmuşlar. Şu an herkesin bildiği.. bu hayali, sahte Can Yücel. Bildiğiniz gibi Şarlo benzerleri yarışmasında Charlie Chaplin dereceye girememişti. Korkumuz şu ki, biz gerçek Can Yücel'i bu patırtıda kaybedeceğiz.


Gerçek olanları dururken sahtelerine yönelmeleri insanlarımızın kolaycılık, tembellik ve cehaletleriyle açıklanabilir mi?
Evet, bunlar önemli nedenler. Cahillik. Kolaycılık. Tembellik. Ama bunun da ötesinde kaynak gösterme zorunluluğu hissedilmemesi ya da bilgiden kuşku duyma içgüdüsünün olmaması bir sorun.. Aslında yayınladığınız, paylaştığınız şiirlerin metinlerin kaynağını kontrol etseniz ve belirtseniz böyle bir sorun olmaz. Ben bu şiir Can Yücel'in değil dediğimde, "O zaman kimin olduğunu söyleyin." yanıtları alıyorum. Ben ne bilirim kimin olduğunu? Sadece Can Yücel'in olmadığını biliyorum..

Can Yücel şiirlerini ayırt edici en önemli özellikleri nedir?
Sahte Can Yücel şiirleri de, yukarda değindiğim gibi bir üslup geliştirdiler. O yaşlı, ayyaş, bilge adamın ağzından dökülen lafların hepsinin bir üslup bütünlüğü var aslında. Bayağı, kolay, arabesk, ağlak, akıl veren, ahkam kesen, sulu gözlü, içki masası rahatlığında okunan metinler bunlar. Ben herhangi bir şiirin Can Yücel şiiri olmadığını anlarım. Ama bu şiirler sayesinde ikinci bir uzmanlık daha geliştirdim. Bu da sahte Can Yücel şiirlerini anlayabilme. 

Sahte Can Yücel şiirlerini yayınlamış, okumuş, yazmış üst düzey yanlışlıklardan en affedilemezlerini paylaşır mısınız? Kim, nerede, nasıl?
O kadar çok ki. Saymakla bitmez. Örneğin youtube kayıtlarında Oktay Kaynarca'nın ve Selçuk Yöntem'in okuduğu videolar var. Bu şiirleri ünlü isimlerin okuması bu metinlerin tehlikesini bir kat daha arttırıyor. Çünkü legalize oluyor, alenileşiyor, adeta tescil edilmiş oluyor. "Herşey Sende Gizli" şiiri lise ikinci sınıf kitaplarına girmişti bir ara. Yılmaz Özdil ve Nazlı Ilıcak yazılarında kullandılar. Bakanlar ve Başbakan bu sahte şiirleri duvarlarına asmışlar. Daha bunun gibi birçok örnek var. Ben sosyal medya ortamında kırk senelik edebiyatçıların bile bu hataya düştüklerini görüyorum. Hakikaten de üzücü bunlara tanıklık etmek.


Sizin bu değerli çabanız nasıl, ne zaman başladı?
Benim bu çabam bir Can Yücel okurunun vicdan azabıyla başladı diyebilirim. Vefatından önce İzmir'de, Torbalı'da, Salihli'de değişik nedenlerle sohbet etmişliğimiz vardır Can Baba ile... Onun şiiri üzerine iki tane yazım var. Ve dediğim gibi otuzbeş yıllık sadık bir okuruyum. Okumadığım yayınlanmış şiiri yoktur. Zamanı hatırlamıyorum ama artık bu şiirleri görmekten bıkkınlık geldiği bir gün, "Bu bir cinayet. Ve her gün işlenen bir cinayet. Birşey yapmalıyım" dedim ve harekete geçtim. Bu mücadelede çok güzel destek mesajları ve teşekkür mesajları alıyorum. Can Yücel okurlarının ne kadar üzüldüklerini, kahrolduklarını görüyorum. Bir şey yapılmalıydı. Başlattık. Bu bir tek kişinin mücadelesi olamaz. Topyekun çalışılmalı. Uyarılmalı. Yaptığımız sahte şiirler listesi kullanılmalı. Kontrol edilmeli. Ve tabii ki Can Yücel kitaplarının yaygınlığı sağlanmalı. İnternet üzerinde tabii ki sevdiğiniz şairleri paylaşın. Paylaşın ama şöyle bir zahmete de girin. Kitaptan yazın ve altına kaynağını belirtin.


Can Yücel'in yanısıra Özdemir Asaf'ınkilere de rastlamıştım... Şiirleri tahrif edilen ya da sahteleri türetilen başka şairler de var mı?
Bu sahte furyasından nasiplenen o kadar çok yazar ve şair var ki... Can Yücel mücadelesi simge bir mücadele oldu burada. Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Mevlana, Shakespeare bunların en önde gelenleri. 

Ne gibi önlemler alınabilir?
Umarım bu isimleri iyi bilen dostlarımız da bu isimler için bir sahte metinler araştırması yaparlar ve yayınlarlar da, bizim de elimizde kontrol edeceğimiz bir listemiz olur. Ben sonuç olarak hep kitabı tavsiye ediyorum. Kitaptan okuyun ve kitaptan kaynak göstererek paylaşın. 


Semih Çelenk 
1965 yılında İzmir’de doğdu. İlk orta öğrenimini İzmir’de tamamladı. 1989 yılında DEÜ Sahne Sanatları Bölümü’nden mezun oldu. 1991’de yüksek lisans ve 1997 yılında doktorasını bitirdi. 2001 yılında Doçent, 2007 yılında Profesör oldu. Halen DEÜ Sahne Sanatları Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak çalışmakta, lisans düzeyinde “Yazarlık”, “Uygulama Dramaturjisi”, ”Dramaturji Araştırmaları”; lisansüstü düzeyde “Performans Sanatının Tarihi” ve “Tiyatroda Marjinal Biçimler” derslerini vermektedir. 

2007-2010 yılları arasında DEÜ GSF dekanlığını yaptı. Şiir, oyun, yazı, inceleme ve çevirileri Şarköy Sanat, Edebiyat-Eleştiri, Gölge Tiyatro, Yeni İnsan, Özgür Gündem, Agon, Tiyatora, Siyah-Beyaz, Evrensel Kültür, Express, Yaratı, Yeni Politika, İkikalas Birheves, Kuvayı Sahne, Wesvese, Şiir Kent, Arka Bahçe, Sınırda, Kirpi Şiir, Cumhuriyet Kitap, Varlık, Hayal, Yasakmeyve, Tiyatro Gazetesi gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı.  

2012 yılında Balıklıova köylüleriyle Balıklıova Köy Tiyatrosu’nu kurdu. Bugüne değin birçok özgün, çeviri ve uyarlama oyunu sahnelendi. 1993 yılından başlamak üzere bugüne değin 30’u aşkın oyun sahneledi.

2005 yılında Nacar ile Serkisof dosyasıyla İsviçre Hastanesi Şiir Ödülü’nü kazandı. Heccav Yahut Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası adlı oyunuyla 2009 yılında Ankara Sanat Kurumu En İyi Oyun, 2010 yılında Asaf Çiyiltepe ve 2012 yılında Karabağlar Belediyesi Mizaha Katkı Onur Ödülü aldı. 2011 yılında sahnelediği Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı oyunuyla Uğur Mumcu Ödülü’ne değer görüldü.

Kitaplaşmış çalışmaları: 
Sokaktaki Tiyatro (İnceleme 1992), Yüzsüz (Dario Fo’dan çeviri 1994), Ezilenlerin Tiyatrosu (Augusto Boal’den çeviri 1994), Redd-i İthal (Toplu Şiirler 1996), Tiyatro Tarihi (Oscar G.Brocket-ortak çeviri, 2000), Barbarlar Mutludur Çünkü Tiyatroları Yoktur (Tiyatro Yazıları, 2001)İzlanda Oyunları (Vala Thorsdottir’den çeviri 2002), Kalemden Sahneye (İnceleme, 2003), Nacar ile Serkisof (Toplu Şiirler, 2006), Postmodern Zamanlarda Tiyatro (2007), Heccav Yahut Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası (Oyun, 2009), Mutluluk Müziği (Kısa Kısa Öykü, Vala Thorsdottir’den çeviri, 2009), Deniz Bugüne Bakıyor (Derleme, 2011), Paradiso’dan Kızılçullu’ya Şirinyer (Semt Tarihi, 2011), Hurufat (Şiir, 2013), Zenâbîr (Oyun, 2013).