10 Ekim 2015 Cumartesi

Heroine Sergisi kadına mağdur değil, mağrur yönünden bakıyor..


Esra Kizir Gökçen'in "Sessizce"si..
Lokomotif Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği “Heroine/Kadın Kahraman” adlı karma sergi, Saint Joseph Lisesi Sergi Salonu’nda  8 – 30 Ekim arasında açılıyor. Sergide 14 sanatçının -resim, heykel ya da fotoğraf- 26 eseri yer alıyor: 

Burçin Erdi,  
Emine Akbucak,  
Esra Kizir Gökçen,  
Evren Gül,  
Hakan Bayer, 
Kerem Ağralı, 
Lütfiye Kösten, 
Mert Özgen, 
Münevver Cillov, 
Saghar Daeiri,  
Serhat Koçak,  
Serpil Aslan,  
Seydi Murat Koç, 
Zehra Ferda Bigat.


Yedi yıl önce Moda’da, Jülide Bigat ve arkadaşları (içlerinde ben de varım) tarafından kurulan Lokomotif’in bu yıl 5.sini gerçekleştirdiği sergisinin adı “Heroine”.. 

Gidilip görülmesi gereken bir sergi.. 






Heroine (du 8 au 30 Octobre 2015)

Cette exposition qui regroupe peintures, photographies et sculptures de 14 artistes
est présentée par l'association culturelle Lokomotif:

Burçin Erdi, Emine Akbucak, Esra Kizir Gökçen, Evren Gül,
Hakan Bayer, Kerem Ağralı, Lütfiye Kösten, Mert Özgen, Münevver Cillov,
Saghar Daeiri, Serhat Koçak, Serpil Aslan, Seydi Murat Koç, Zehra Ferda Bigat

Basée à Moda, Lokomotif a comme ambition depuis sa création en 2008, de donner des opportunités de rencontres entre les artistes et le grand public. Expositions dans des lieux atypiques, visites d'ateliers d'artistes, festivals de rue,  Lokomotif transporte dans ses wagons artistes et amoureux des arts pour un voyage dans le monde de la création.

Avec le thème de l’héroìne, 14 artistes ont choisi de porter un regard mythologique et historique sur la femme, d’élargir la perception actuelle et sociologique du sujet afin aller à la recherche de ce qui fait la force féminine.
Chaque artiste, que ce soit au travers du trait, de la peinture, de la sculpture ou de la photographie
apporte un regard singulier et permet ainsi au dialogue de prendre place.

Pour en savoir plus sur lokomotif : www.lokomotif-art.com

Visite de l’exposition
Du lundi au vendredi : 9h-17h
Les samedis 10 et 17 octobre: 14h-18h en présence d'artistes exposants

7 Ekim 2015 Çarşamba

Azade Köker, Belki de her yerde bir felaketler müzesinin acilmasi gerekiyor; düsüncesiz ve sorumsuz dünyaya hakim olan siyaseti başka felaketlere karşı uyarmak icin.

Terkedilmiş Şehir, 2015, Kağıt/Video Enstalasyon, 40x40x90cm
Azade Köker’in "Entkettet - Çözülüş" isimli sergisi  9 Ekim 2015 -7 Ocak 2016 tarihleri arasında Elgiz Müzesi'nde gezilebilir. Sanatçının doğanın kentleşme ile tahrip edilmesine karşın bu sürece direnişi üzerinde yoğunlaştığı eserlerinden oluşan sergide, daha önce Türkiye’de sergilenmemiş karışık teknik ve kağıt çalışmaları ile yeni yaptığı mekan odaklı enstalasyonları  yer alıyor.  

“Bir süreçten diğer bir sürece bağlanan koca bir zincirin halkaları bazen çözülür ve yere düşüp yığılır. Düşünceler akışını kaybeder, zaman ve mekan bağlantıları kopabilir, bütün bunlar bir son anlamına gelebilir. Ama bu son, belki de bir alışılmışa, bir ezbere olan bağımlılığın sonudur. Güzel olan her şeyin akışı ve sürekliliği de, bağımlı olmanın bütün esareti ve olumsuzluğu da bunları taşıyan zincir halkalarının gücü kadardır. Yaşam zinciri ve esaret zinciri.. Çözülüş sergisi birbirine zıt bu iki oluşumun sorgulanmasını ister.” Azade Köker, Ağustos 2015

Kağıt enstalasyon (detay)
Son serginizin öyküsü nedir?
Üçüncü doğa sergimde doğanın kontrolden çıktığını anlatmaya çalışmıştım. Şimdi bu sergimi de dünya sosyal ve toplumsal gerçekliğin artık kontrolden çıktığını düşünerek hazırladım.. Bu duruma dünya siyasetinin geçici yapay çözümlerle iyileşme aradığını düşünüyorum.

Elgiz Müzesi'nde açtığım bu son sergi bir ortopedik durumun öyküsüdür. Yani 21. yüzyıl artık nostaljik arayışların yeri olmadığı bir yüzyıl. Kentler artık bizim alıştığımız kentler değil, dostluklar eskisi gibi değil. İçimizde bir kavganın sessiz filmi var. Artık savaş sadece belli bölgelerde kurgulanmış değil, savaş ve sonuçları heryerde. Ülkelerini bırakıp gelmek zorunda olan insanların çocuklarının bakışlarında. Eskiden yalnız tv de gördüğümüz savaşları şimdi somut olarak insanların bedenlerinde her yerde içimize işleyerek görüyoruz.

Çözülüş adını verdiğim sergi bir çözüm durumunu işliyor ama konularını bu sahnelerden almıyor. Ben düşünsel bir tavırla çağımıza yaklaşıyorum. Görsel sanatlar felaketleri haber olarak vermez, Bunu basın yapıyor. Belki de her yerde bir felaketler müzesinin açılması gerekiyor; düşüncesiz ve sorumsuz dünyaya hakim olan siyaseti başka felaketlere karşı uyarmak için.

Dünya yeni bir gerçeklik yaratıyor. Artık kontrol edilemez ve güçlerin dengelenemiyeceği ve planlanamıyacak bir geleceğe doğru hızla ilerliyoruz. Alınan hatalı kararlar denizdeki dalgalar gibi katlanarak öteki nesillere ulaşacak diye korkuyorum.

Teknik ve malzemelerinizin temalarınızla bağlantıları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Teknik ve ilke tıpkı bir yük arabasının iki tekeri gibidir. Takuan Soho, "16. yy'da yaşamış zen rahibi, ressam, kaligraf, çay ustası der ki: "Yalnız tekniğin içine dalmak bizi kör yapar, sadece düşünceye takılırsak da kendimize yeniliriz." 

İdee'yi yansıtmak için sanatın kullandığı malzeme ve onun ifadesi, ses, doku, renk, form, hava, şu gibi elementler bazı kimyasal yardımcı malzemeler, aletler, atölye ve arkadaşlıklar diskürsif tartışmalar ve hatta sanatçının zaman zaman muşin hali sanatı biçimlendiren etkenlerdir.

Kanımca sanatsal düşünme, sözlü ve yazılı düşünmenin bire bir çevirisi olmamalı. Eğer bilim ve basın siyaseti etkilemekte ve onunla ikaz anlamında iletişim kurmakta eksik kalıyorsa, ya da korkular çağına girdiysek, sanat bu anlamda devreye girebiliyor ve girmeli. Ama bunun "belgeleyici" durumuna düşme tehlikesi var. Benim 3 yıl önce konu olarak ele aldığım kentler bugün savaş meydanlarına döndü. Ama konularda kentin kendisinden çok kendi hissettiğim duyguları yansıttım. Bu duygu da ölüm korkusuydu. Tekrar bu kentlere gidememek korkusuydu. Nitekim bu kentler şimdi bu durumdalar.

Sadece malzeme değil, onu kullanma teknikleri, sükunet, telaş, stres, korkular, sevinçler, beynin bazen hissettiği mutluluk duygusu, ama çoğu kez hüsran, yanlış adım atma korkusu. Bütün bunların sanat eserinin çıkışında olumlu etkileri olabilir, ama bunlara takılmayıp düşüncemizi gerçekleştirmek istediğimiz idee'den kaydırmazsak rastlantılarımızı bir zenginlik olarak karşılarsak. Son zamanlarda modern bilim ve çağdaş sanatın birbirine yaklaştığı söylemleri farklı da olsa birlikte tartışma yüzeyleri açtıklarını görüyoruz.

Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Bir yeni projenin içine dalmak, konulara göre malzeme aramak, sanki bir araştırma seyehatindeymişcesine başka dünyanın içine girmek, herşeyi unutup kendi dünyana dalmak; zaten biraz da çocuk dünyasına giriyor gibi bir şey bu. Görülen dünya ile görülmeyen dünya (tasavvur ettiğimiz dünya) arasında gidiş dönüşlü seyehatler.

İstanbul'u beş duyunuzla tanımlamanızı istesem?
Herkes İstanbul`u seviyorum diyemez. İstanbulda doğup büyüyen büyük annesi olan bir kişi olarak bu şehrin kokusunu burnumun ucu sızlıyarak heryerde özledim. şimdiye kadar yalnız Newyork'ta "Burası İstanbul gibi kokuyor" demiştim ilk gittiğimde. Sonradan çok düşündüm bu cümleyi.

Hala İstanbul'a bu duyguyla mı bağlıyım? diye. İstanbul bir kent oldu. Sadece koklanılacak bir gül değil, üzerinde tartışılan, “Bu kent kime aittir?” sorusunun sorulduğu, sokaklarında gaz kokularının unutulmayacağı bir tarih yazan kentlilerin kenti oldu. Artık geri dönülmez. Üzerine düşüneni olmayan şehir şehir değildir. Uyuşmazlıkların hayatımızı daralttığı bir gerçek. Ama diğer bir gerçek de alışılagelmiş değişmez söylemlerin gülünçlüğünün açıkça ortaya çıkması gerçeği.

İstanbul`u beş duyuyla anlatmak artık nostaljik olurdu. İstanbul ergen oldu demek daha doğru olmazmı acaba? Yani kentlinin fırtanalı ve stresli bir bilic gelişmesi safhası. Umarız daha fazla çağa tanıklık eden sabun köpüğü balonlarıyla donanmış başka mega şehirlere dönüşmez.

İlham kaynağınız ve beslendiğiniz öğelerin zaman içinde nasıl bir değişim gösterdiğini, yaşamınızla bağlantısını anlatırmısınız?
Ben bir şehirde yaşamıyorum. Modern göçmenlik durumundayım. Üç şehirde de atölyelerim var. Hayatım 40 yıldır gidiş dönüş uçak ticketleri almakla geçti. Bu hızlı hayat ve hiç oturmiyan hareketli yaşam arkadaş çevrenizi zamanla kaybetme şanssızlığınıza dönüşüyor, ama sanatsal üretim için ideal. Hep hareket halinde olmayı seviyorum. Berlin ve İstanbul kentleri kendi içinde çok tortulu geçmişleri olan kentler. Bu kentlerin taşıdıkları olumsuz tarihten dolayı sertliklerini seviyorum. Cici cici şehirler bana göre değil. Bu şehirler değişirken ben de değişiyorum.

Çalışmalarınızın zaman içinde değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?
80 li yıllarda kil toprakla başlıyan çalışmalarım, bugüne kadar; taş, ahşap, kumaş, kağıt ve bulunmuş eşya gibi başka malzemelerle farklı üç boyutlu heykel ve enstalasyonlar olarak değişik ifadeler aldılar., Buna parallel olarak fotoğraf, yazı ve video teknikleri ile yaptığım kolajlar da çalışmalarımın son 10 yılını kapsıyor.

Bütün bu çalışmaların yer aldığı yıllar içinde zaman zaman sanatçılar ve kuramcılarla sohbetlerimiz oldu. Berlin 90 li yılları bütün yargıların, kavramların değiştiği yıllar. O yıllarda gerçeklik üzerine çok daha yoğun düşünmeye başladım. Daha çok bilimcilerle beraberdim. Nesnel dünya hakkında yargılarda bulunan akademikerler düşüncelerini de değiştirmişlerdi. Herşey farklıydı. Doğu Batı Almanya sınırları kalkmış, bütün değerler değişmişti. İnsan gerçeği üzerine konuşulmaya başlanmıştı. Dünya hakkında yapılan tanımlar sanki bir anlık çekilmiş fotoğraflar gibi eskimişti.

Ezberlenen bir çok kavramın kullanılmasına bir anda eski moda denildi ve hayatın sürüp giden akışkanlığına struktürel yapısına başka kavramlar bulundu bu aktüel kavramlar ve söylemler bir moda akımı gibi herkesi, tabii sanatçıları ve sanatı da etkilemeye başladı. Olaylara, yaşama verilerle değil, sanatsal ve bireysel olarak yaklaşım başladı.

Bu yıllarda aktüel fransız felsefecilerini okuyordum. Gerçeklik üzerine çok yoğun tartışma vardı. Görünen gerçek ve görülmiyen gerçeği aramanın saçma olduğunu anladım. Gerçek diye bir şey yoktu. Gerçek ancak yaratılan, düşünülen ve üretilen inşa edilendi. Zaman içinde çalışmalarımda bir çok farklı metod ve konularla çalışıyor olmama rağmen değişmeyen bir şey var: O da gerçeklik arayışı ve tasavvur dünyasına duyduğum inanç..

29 Eylül 2015 Salı

Reinhard Zich, think his artworks are like his children to develop and to ensure perfection for the sake of them..

I met an Austrian artist/actor Reinhard Zich, living in İstanbul; I visited his showroom in a nice historic house in Moda. "Between The Lines" was the name of his catalogue. I think his works exceeds the limits of the lines..

What do you think  about the contemporary art works  in Turkey and in theworld?
Turkey has a very young modern art scene which provides contemporary impulses to the art giving it vibrancy and soul. Worldwide there are so many different new experimentations in new art that it is a challenge to do something new. 


My inspiration source is based on a reflection of the experiences, challenges and opportunities and hence provides an authentic artistic synthesis. I choose Istanbul to live mostly, because it gives me a lot of new inspiration for my art work and new impulses, contexts, cultures and people.


"Logical Consequences", acryl, high polish gilding, pure gold 24 karat, on canvas, 120x150 cm, 2013
Tell me about pls. your solo expo in your Studio.. What is the concept? What kind of materials and technics do you use to create your paintings?

The concept to have my own shoowroom very close to my atelier is that my clients can come and see how I work and they can see also my finished work and can also directly acquire my artwork.

There are different types and technics of gold gilding. I use normaly the high- polish gilding and the polish-poliment gilding, oil paints fusing the traditional methods with new materials, colorwise artist acrylics.

"Authentic Chic" acryl, high polish-poliment gilding,
platinum gold 23.75 karat, on canvas, 70x90 cm. 2015
What is the "happiness" for you? Does the art do you happy?
Happiness is a big word. But I am happy when I am in the nature and when I can see the sun and the moon, the sea and the mountains and the animals which are living in the nature. I am happy when i receive love  and when I can give love.I am happy when I understand in a meditation that I am and all we are unique, I am happy when I hold a child in my armes, especially when it is crying and it needs consolation. I am happy when I feel free, when I can act and show what I feel, express myself openly.

Of course also my art works makes me very happy.. When I wake up in the morning my first thoughts are how I will continue today with my artwork. They are like my children that I want to develop and ensure perfection for the sake of them.

What is the "success" for you?
Succes is when finally I complete my art work how I envisaged it that it should look like and when people and my clients love my artworks. Then I am ready for the next challenge seek the opportunity to paint a new.

Why and when did you choose İstanbul to live in? And speciallly Moda?
Moda I chose as a base due to the active arts scene and its authenticity, its very liberal very close to the sea and many other artist are living here, so you may say an ideal basis for new emergening art.

How do you describe İstanbul with your five senses? As a smell, a view, a touch, a flavour and a sound?
I like the smell of the sea with a slight breeze wind that brings all different smells of Istanbul together. I like the view from Bostancı to the four princess Islands.

Istanbul is touching me because the people are so friendly and and they try to give their best when I need help. I enjoy to eat fresh fish in Istanbul. I always buy it at the fish market, prepare it so it stays authentic. There are so many sounds but one that stands out to me is ships signals are tooting and seagulls are screeching in the background, the fusion of nature and technology, freedom and structure. When the musicians on the ships play their instruments typical turkish songs.


 "Promising Darkness" 125x250cm, acryl, gold oil pastel,
platin gold 23,75 karat, on canvas.    This is the half of the picture.. :))) 
To see the whole picture you have to go on 13 & 14 Octobre between 16.00 - 19.00 to 
Reinhard Zich's showroom  (adress: Halis Efendi Sok. No.4 Moda Kadıköy İstanbul)




When will be yout next presentation?
My new contemporary art creation "Promising Darkness " will be presented in few days..

It is not only a creation but a message to the world. Dedicated to all victims from the past over the presence to the future. 

You will be captivated and overwhelmed with emotions by the words which are written in the uneasy red triangle...


Reinhard Zich was born in Vienna in 1961. His early life was heavily influenced by his mother who instilled in the young Reinhard a sense of creativity, and passion for the arts. 

Upon compleation of his acting training he moved to Rome in 1985 where he preformed in both stage and screen. His movie appearances included also "La vita e bella" and "Karol", a Pope who remained a man. While living in Berlin in 2005 he began to paint. His unique technique involves a combination of acrylic and gold leaf. He has recieved many private commissions from Rome, Hamburg, Berlin, Vienna and Brussels.

He has played parts in the movies "Çanakkale Savaşı 1915" and "8 Saniye" under the direction of Ömer Faruk Sorak. He has opened his first showroom in the Kadıköy/Moda area of the city. The works in this exhibition are the first offering of an unique artist.

18 Eylül 2015 Cuma

Esra Kizir Gökçen'in Metamorph-Trick Sergisi Amsterdam'dan sonra şimdi Ankara'da..




Esra Kizir Gökçen “METAMORPH-TRICK” serisi çalışmalarını 28 Ekim – 8 Kasım 2015 tarihlerinde Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde sergileyecek. Bu seriye ait işlerinin bir kısmını 2014’de  Amsterdam’da Artps&CoWindow Gallery’de sergilemişti.

Yaklaşık üç yıldır bu proje üzerinde çalıştığını söyleyen Esra Kizir Gökçen, Metamorph-Trick serisini heyecanla üretmeye devam ediyor.. Bu konseptin ana felsefesinden hareketle farklı bir projesi daha varmış. İzliyoruz..

Ankara’daki sergide, tuval ve kağıt üzerine karışık teknik, akrilik, yağlı boya, mürekkep, desen, baskı-resim ve exlibris çalışmalarından oluşan 26 eser yer alacak. 

"Olmuş bitmiş derken yeni başlıyor,  ezberleri altüst eden yeni bilgiler yeni algılar yaratıyor ve bir sonraki  öncekini geçersiz kılıyor. Olaylar, nesneler parçalara ayrılıyor ve tekrar biraya geldiğinde farklı bağlantılarla başka bir şekilde kaynaşıyor. 

Metamorfik nesneler bazen bir boşlukta bazen değişime uğramış bir zeminde,  düşsel bir uzay zaman oyunu içinde resim veriyor.  Bu nasıl bir oyun ki,  kuralları değişerek devam ediyor durmaksızın. Yaşam katmanlarında her şey gerçekleşme anındakinden farklı.  Geçmiş ve gelecek sürekli başkalaşmakta, zamanın akışı algılarımızı sürekli yanıltmakta ve bu hilebaz oyunlar, öngörüleri boşa çıkartmakta. 

Geçmişe dair izler ve bunlar üzerine düşünceler, gelecek tahminleri ve hayaller, hepsi  farklı katmanlar oluşturuyor, dönüşüm kaçınılmaz görünüyor. Her biri iç içe geçmiş,  genel geçer kayıtların ötesinde başkalaşmış renkler ve çizgilerin oyunu.."

Esra Kizir Gökçen'in göstermek istediği, “Metamorph-Trick” de kullandığı çağrışımlar başkalaşımı vurgulamakla birlikte parçalanmış kişilik ve hayatların aynı şekilde tekrar oluşmasının imkânsızlığı.. O, kültürel ve sosyal oluşumların da aynı karakteri taşıdığını,  bugünün algı ve yorumuyla çoğalarak başkalaştığını, yeni yaşam formlarına dönüştüğünü düşünüyor. 

Bu yaklaşımla kurguladığı kompozisyonlarında, figürler bu dünya canlılarının uzuvlarına sahip olsalar da parçalanmış ve sonra yanlış birleşmiş yaratıklar gibi.. Mekânsal unsurlar da parçalanmış ve başka bir dünya yaratırcasına birleşmişler. 

Çalışmalarında kullandığı bulutlar, ağaçlar, kökler gibi doğayı sembolize eden detaylarla doğaya olan sorumluluğumuza dikkat çekiyor. Bulut ve ağaç, suyun, dolayısıyla da yaşamın döngüsünü ve geçmişten geleceğe sürekliliği anlatıyor.

Doğduğu ve yaşadığı çok katmanlı  Anadolu coğrafyasının tarihsel ve kültürel  birikimlerinden de ilham alan ressamın çizgilerindeki yuvarlak hatlar ve sembollerde kaligrafi ve minyatür gibi klasik Türk resim sanatının etkileri göze çarpıyor.

Serginin konseptinden bahsedebilir misiniz?
Bu projeyle anlatmak istediğim temel düşünce değişimin hem gerçekleştiği zamanda hem de şimdiye ve sonraya dönüşerek durmaksızın devam ettiğidir. Zaman ve mekânın koşulları her şeyi başkalaşıma uğratıyor.  Dolayısıyla olay ve olgular gerçekleştiği andakinden farklı yansıyor şimdiki algılarımıza. Yani zamanda olay ve olgular hareket halindedir  ve zaman sınırlı algımıza  oyunlar oynar. Yeni bilgiler yeni algılar yaratır. Kurallar zamana ve mekana göre sürekli değişerek devam eder. Belleğimiz ve beynimizin herşeyi anlamlandırma çabaları sonucunda yeni imajlar yaratırız. 

Çalışmalarımda olayları, nesneleri parçalara ayırıyor ve tekrar biraya getirerek farklı bağlantılarla başka bir şekilde kaynaştırıyorum, böylece yeni şeyler yaratıyorum. İnsan belleğinin ve algısının çalışma biçimini kendi imgelemimde örnekleyerek anlatmaya çalışıyorum.

Metamorfik/başkalaşıma uğramış nesneler bazen bir boşlukta, bazen değişime uğramış bir zeminde…Bu zamanın bellekteki dönüşüm oyunu. Figürlerim  bu dünya canlılarına benzeseler de parçalanmış ve sonra yanlış birleşmiş yaratıklar gibiler. Resimlerimdeki mekânsal unsurlar da aynı şekilde parçalanmış ve başka bir dünya yaratırcasına birleşmiş haldeler. Çağrışımlarım başkalaşımı vurguluyor. Aynı zamanda parçalanmış kişilik ve hayatların da önceki hali gibi tekrar oluşmasının imkânsızlığını anlatıyor. Sanki “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” önermesini hatırlatır gibi...  Her an yeni bir andır ve insan algısının bu zaman döngüsü oyunlarıyla bir hayli kafası karışıyor.

Serginin başlığı Metamorph-Trick sizin için ne anlam ifade ediyor ve işlerinizin bu başlıkla ilişkisini açıklar mısınız?
Projemin adı, yaşamın akışı içinde gerçekleşen olay ve olguları  aslında bizlerin sınırlı algımız ve hayal gücümüzle dönüşüme uğratmamıza dayanıyor. Bu durumu duyularımızın bize oynadığı bir oyun olarak konumlandırmamla ilgili. İşlerimin her birinde bunu destekleyen aldatmacalı fantastik yaratıkları, hem insanı hem de diğer çevresel ögeleri görebilirsiniz.  Örnek olarak “Dilemma” kente göç eden bireyin ikilemi ve doğal yaşamındaki kayıtlarını, geçmişe dair anılarını dahi nasıl kuraklaştırdığımıza dikkat çekiyor...“İçindeki yol” ise kentli insanın hayallerinin, iç dünyasının nasıl betonlaştığını resmetmektedir. İşlerimde göz imajını özellikle vurguluyorum, beş duyumuzu simgeliyor, algımızın sınırlılığını ve tek yönlülüğünü anlatıyor.  

Günümüzdeki keşmekeşin zamana ve mekâna sığamama, dolayısıyla daha çok tüketme ve daha tatminsiz olma paradoksunun bizleri ittiği melankolik nostaljiyianlatan “Anı” adlı çalışmamda salıncak sembolü var. Gelgitlerimize ve çocukluğun sınırları içindeki engellerimize dahi özleyişi hüzünle anlatıyor.

Kültürel ve sosyal oluşumların da aynı karakteri taşıdığı,  bugünün algı ve yorumuyla çoğalarak başkalaştığı, yeni yaşam formlarına dönüştüğünü söyleyeek ne demek istediniz?
Burada kastettiğim geçmiş kültürel birikimler üzerine bugünü oluşturuyor olmamız. Yani belleğimizde birikenlerle bugünü yaşıyoruz ve geleceği inşa ediyoruz. Dolayısıyla birbirinden bağımsız oluşmuyor, geçmişte nasıl oluşmuşsa katlanarak, birbirini etkileyerek yeni enerjiler ortaya çıkıyor ve artarak devam eden bu güçten ilham alarak ilerliyoruz geleceğe. Yaşama gücümüzü ve umutlarımızı bu enerjiden alıyoruz, doğru, yanlış nasıl algılıyor ve değerlendiriyorsak. Tüm zamanlar için geçerli bir yöntem, ortak bakış açısı olması sebebiyle aynı karakteri taşıyor. Bu yaklaşımım,  işlerimde  geçmiş, bugün,  gelecek bir arada  yani  zamansız durumu vurgulamak için seçtiğim bir yol bu. 

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Saim Altuncu: "Suluboyanın özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir."



Suluboyanın romantik şeffaflığı, renklerin zarif akışkanlığı, bir ipek tül gerisinden seyrettirdiği resimleri seviyorum. Suluboya sanatçılarına hayranlığım da bundan.. Konuğum Saim Altuncu..

Resim çalışmaya ne zaman, nasıl başladınız? Hep suluboya mı çalıştınız?
Lise çağlarında karakalem desenler yapardım. Abim güzel sanatlarda okuyordu o dönem, ben de onun yanında kalıyordum. Okuluna sık sık giderdim. Çizgilerimi düzeltir, temel bilgiler verirdi. Pastel resimler de yapardım ama resim bir tutku değildi benim için o zamanlar. Ne zaman ki suluboyanın büyüleyici etkisi ile tanıştım, ondan sonra tamamen suluboyaya yöneldim.


Resimlerinizin zaman içinde değişim ve gelişimini kendi gözünüzden  aktarabilir misiniz?
Suluboya sevgi, sabır, emek ve çok idman gerektiren bir teknik. Kullandığınız kağıdın, boyanın ve fırçanın da önemi var. Kullandığınız malzemenin kalitesi arttıkça ilerleme hızınızda aynı paralelde gelişiyor. Suluboya süprizlere açık bir teknik. Suyla boyanın dengesini kurmak, kağıdın buna vereceği cevabı hesaplamak ve istenilen efektlere ulaşmak zaman ve çalışmayı gerektiriyor. Yaptıkça gelişiyorsunuz.

Son resim serinizin öyküsü nedir?
Böyle bir planlamam yok. Genelde o anki duygularımın paralelinde gelişiyor. Bazen kent manzarası, bazen ıssız bir köy yolu oluyor. Çektiğim fotoğrafları tararken buluyorum ilgimi çeken konuyu.

İlham kaynağınız, beslendiğiniz öğeler nelerdir?
Genelde uzun yürüyüşler, seyahatler, buralarda çektiğim fotoğraflar,  yaptığım eskizler etkili oluyor.

Suluboya tekniği resim temalarınızı sınırlıyor mu?
Suluboya heyecanlı yapısıyla her türlü konunun resmedilmesine olanak veren bir teknik. Özgürlükçü, başına buyruk bir yapısı var. Onu dengeleyen siz oluyorsunuz. Suluboyada pişmanlık yoktur. Geriye dönüş olmaz, kararlılık gerektirir. Resme başlar ve bitirirsiniz. Suluboya'nın şiirsel, transparan efektlerini  başka bir teknikte bulamazsınız.



Hangi sanatçıların hangi eserlerini beğenirsiniz?
Ülkemizde suluboyayı sevdiren ve öğreten Işıl Özışık, Orhan Gürel, Sait Günel ve Burhan Özer'in resimlerini beğenirim. Yabancı suluboyacılarda Alvaro Castagnet, Bernhard Vogel, Liu Yi’yi beğenirim.

Sanat ve sanatçı tanımınız nedir?
İnsanlık tarihi boyunca, insanları evrimleştirip, duygusal boyutta idrak seviyelerini yükseltip, DNA'larına güzeli ve iyiyi işlemeye çalışan, daha medeni dünyalar yaratmak için gösterilen görsel veya yazınsal çabalara sanat diyebiliriz. Bütün bu kaygılar içinde kendini paralayanlara da sanatçı…


Sanatın günlük yaşam ve mutluluk ile ilişkisi nedir sizce?
Sanatın gelişmediği toplumlarda, hiç bir sosyolojik gösterge iyiye doğru devinmez.  Tam tersine kıt zekalı, öngörüsü olmayan, tembel, yalancı, kötü insanların sayısı hızla çoğalır. 

Sanat, kümülatif gelişen, topluma etkisinin zaman aldığı bir olgudur. Bu düşünüldüğünde, bizim durumumuz hayli zor görünüyor. Böyle bir toplumun bireyleri ancak takımları kazanınca mutlu olabilirler ya da bir yerden avanta bir şey bulduklarında…


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Birgül Tekin: Boncuk tasarımlarımı doğru kullanımda görmek mutlu ediyor beni.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan önemli..


Eski Datça'da yaşamaya başladıktan sonra ilk dikkatimi çeken mekanlardan biri de köyün girişindeki seramik heykel ve cam boncuk dükkanı oldu: Sevo Seramik.. Sevdeğer ve Melek Şule Kantürk'ün seramikleri, Birgül Tekin'in de cam çalışmalarının sergilendiği showroom/atölyenin vitrininde de bir sarman kedi uyuyordu sepetinde. Gelen geçen takılıyor, fotoğrafını çekiyor..

Cam sanatçısı Birgül Tekin ile tanıştığımda arkadaşlığı da tasarımları da bana çok keyif verdi. Evinin yanındaki atölyesinde buluştuk bir gün. Ateşin önünde cam çubukları boncuklara dönüştürmesini seyrettim uzun uzun.. Boncuklarının masalsı renklerine, yanyana geldiklerinde oluşturdukları zerafete takılı kaldım.. Sizlerle paylaşmadan da edemedim..



Ne zamandan beri cam çalışıyorsunuz? Boncuk ve takı tasarımındaki yolculuğunuzu anlatır mısınız?
Cam yolculuğum 16 yıl önce Beykoz'da faaliyet gösteren Cam Ocağı'nı keşfetmemle başladı.. 
O günlerde adı henüz duyulmamış, yer - iz tarifleri yapılmamıştı... 

Arabaya atlayıp tam bir  pazar günümü harcayarak arayıp bulduğum Riva Deresi kıyısında bir cennet mekan Cam Ocağı.. İlk ve belki de en şanslı öğrencilerinden biri sayılırım.. Şu anda hepsi de cam çalışmalarını keyifle sürdüren dört kişilik bir sınıftık. Öğretmenimiz Almandı. Helga Seimel...

Çocukluktan beri kanıma işleyen fakat önce konuyla alakası olmayan bir eğitim süreci (iktisat), daha sonra yoğun iş yaşamı.. Büyük şehir stresleri, para kazanma ve çocuk büyütme eğitme telaşı.. Ve hep ertelediğim camın renkli ve büyülü dünyasıyla ilk buluşmam..


Nasıl ortaya çıkıyor bu boncuklar ve takılar?
Önce cam çubuklara hayat veriyorum.. Anlık ruh hallerim yönetiyor boncukların renk ve şekillerini.. 
Sonra sıra tasarıma geliyor.. Kolyeler, küpeler, bileklikler. Tek üretim. Bazen bir kolyeyi bir günde bazen iki saatte tasarlıyorum ruh halime bağlı olarak.. 

Pek çok dalı olan bu renkli dünyadaki tercihim Lampwork boncuktan yana oldu. Renkli cam çubukları yaklaşık 800 santigrat derecede oksijen/LPG ateşinde eritip şekillendiriyorum.  Cam boncuklarıma artı değer olarak takı tasarım deneyimlerimi de kattım. 


Tasarımlarınızı nerelerde görmek hoşunuza gidiyor? 
Boncuk takı tasarımlarımı doğru kullanımda görmek beni çok mutlu ediyor.. Elbisenin dekoltesi, kumaşının cinsi, rengi, takının kullanıldığı mekan.. Bunlar da "doğru kullanım" ın alt satırları..

İstanbul'dan uzak olmak nasıl bir duygu? Datça'ya ne zaman yerleştiniz?
Dokuz yıl önce İstanbul’dan adeta kaçarak yerleştiğim ve kendi cennetimi bulduğumu düşündüğüm Eski Datça’da çok keyifle sürdürüyorum yaşamımı ve cam çalışmalarımı.


Hayatınızdaki değişiklikler tasarımlarınıza nasıl yansıdı?
Yaşamımdaki olumsuz olaylar ve özellikle de zor insan ilişkileri üretimimi ve hayal gücümü daima olumsuz etkileyip beni körleştiriyor... Bu nedenle de kendi cennetimde, kendi dünyamda belki de biraz izole yaşamak beni mutlu ve verimli kılıyor.

Size göre zanaat ve sanat hangi noktada buluşuyor?
Sanat-sanatçı-zanaat-zanaatkar kavramlarının içiçe geçtiği tanım karmaşasının yaşandığı günümüzde kendimi bu kavramların hiçbirinin içine sokmak istemiyorum.. 

Bu kavramlarla ilgili hiçbir derdim asla yok.. Camı seviyorum, üretiyorum, tasarımlarımı  yapıyorum.. Hepsi bu kadar..

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Feride Sofugil: Kendine zaman ayırmak insan için ihtiyaçtır. Bu zamanı para kazanmak için harcarsak yaratamayız..


İstanbul Moda’daki Polka Café’den tanıyorum Feride Sofugil’i. Müzisyen kimliğini de biliyorum. Bizim derneğin (Lokomotif) düzenlediği sokak festivalinde çalmıştı.. 

Datça’da ona rastlamak çok güzel bir sürpriz oldu benim için. Ağaçlar ve çiçekler arasında kaybolmuş huzurlu mekanında müziğini dinledim.. 

Müdavimi oldukları her hallerinden belli İrlandalı müşterileri evlerinde gibi rahat ve mutluydular. Gülümseyen ve şarkılara eşlik eden büyük bir aileyle güzel bir gece geçirdim. Ertesi gün sabah kahvaltımı orada yaptım. Aynı duygu.. Rahat minderler üzerinde yazılarımı yazıp çayımı içtim… Ve bu röportajı yaptık.

Ne zaman göçtünüz buralara? İstanbul’u neden terkettiniz?
Datça’ya üç sene önce eşim Orkun’la yerleştik ve çok iyi ettik.

Sokak müziği yapıp güneyde kasabaları gezerken hayran kalıyordum bu yaşama.. Şehre dönmek hep ızdırap veriyordu. Eşim mühendis olmasına rağmen hep küçük yerde küçük yaşamak isteyen bir insandı. 5 sene önce Kadıköy’de bir café açtık. Polka.. 

Eşim işini bırakıp Polka ile ilgilenmeye başladı. Café’miz sevilip biraz para kazanmaya başladığında Datça’da bir şube açtık ve buraya yerleştik. İstanbul’daki Polka’yı en yakın arkadaşım işletiyor ve çok başarılı . Biz de buradaki işleri yoluna koymaya çalışıyoruz.

Datça’da günlük yaşamınız nasıl?
Datça’da gerçekten çok sakin bir yaşamımız var. Sevdiğimiz bir ev, sevdiğimiz bir café, harika ve herzaman size destek arkadaşlar ve şimdi küçük bir bebeğimiz..

Çocuk yaşamınızda neleri değiştirdi?
Kızımın ismi Arya.. Hayatımıza daha çok mutluluk katmaktan başka bir şeyi değiştirmedi. Bence çocuk kimsenin hayatını değiştirmemeli, sizin yaşamınıza eklenmeli. Siz mutlu olunca o da mutlu olacak her koşulda.. 

Hamileyken son güne kadar da işimin başındaydım. Şimdi de Arya ile devam ediyorum. Ben kek yapıyorsam o da mutfakta benimle. Ben müzik yapıyorsam o da hemen yanımda pusetinde uykuda. Hep anne babayla birlikte.. Bence bir çocuğun ilk seneleri için tek ihtiyacı bu.

Polka'nın özelliklerini, müşteri karakterini, menünüzü anlatabilir misiniz?
Polka Café’de insanların mutlu olabilecekleri bir yer yaratmak istedik. Rahat ve sıcak bir ortamımız var. Büyük bir bahçemiz var. Rahat sedirler, hamak.. Polka müşterisi rahat ve doğal olanı tercih eden kişiler.. Genellikle yabancılar arayıp buluyorlar bizi.. Önceliğimiz kahvaltı. 

Annem ve babam Kaz dağlarında yaşadıkları için bize en güzel zeytinyağı ve zeytini yapıyorlar. Özel soslarımız var kahvaltı için hazırladığım. Bahçeden domates, biber sunuyoruz. Kendi reçellerimizi, ekmeğimizi yapıyoruz. Sebzeli özel bir sandwichimiz var. Itırlı limonata, doğal icetea, doğal içeceklerimiz var.. Gece müzik yapıyoruz. Alkollü içeceklerimiz de mevcut..

Fotoğraf: Elif Sofugil
Müzik geçmişinizden de bahsedebilir misiniz?
2000 yılında üniversitede ilk yılımda harçlığımı çıkartmak üzere bir café’de garsonluğa başladım. Café sahibi Onok Bozkurt , Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde gitar hocasıydı ve müzisyen arkadaşları bu café’de konserler veriyorlardı. Dünya müzikleri yapan Galaturka Grubu’nu her hafta servis yaparken bayılarak dinliyor ve çok beğeniyordum. Kullanılan enstrümanlar Çağlayan Örge’nin el yapımı enstrümanları ve melodiler insanın aklından çıkmayacak kadar güzeldi. Lakin bir gün irlanda flütü whistle'ı denemek istedim. Her hafta beni sahneye çağırır hadii gel çal derlerdi. Nitekim benden kaçamadılar ve gruplarına dahil ettiler.

Galaturka ekibiyle unutamayacağım bir dört sene geçirdim. Sokak müziği hayatımızın önemli bir parçasıydı. Grupla beraber İrlanda flütleri, mandolin, keman, banjo çalmayı öğrendim. Hiç nota öğrenme isteği ve ihtiyacı duymadım. Çok sevdiğim melodileri elime aldığımız enstrümanlarla çıkartmaktı bütün derdimiz. Çağlayan Örge herşeyi kolaylaştırdı bizim için enstrümanlarımızı yapıyor nasıl çalınacaklarının metodlarını gösteriyordu. Müzik hayatıma onun sayesinde girdi ve hala var diyebilirim.

Fotoğraf: Feride Sofugil
Sevdiğiniz takip ettiğiniz müzisyenler kimler?
İrlanda müzikleri, bluegrass ve country folk dinliyorum genelde.

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?
Sanat içimizde zaten var olan yaratma isteği, sanatçı ise buna aracılık eden insandır.bence herkesin doğal bir yeteneği var ama bunu ortaya çıkaracak imkan ve zaman olması gerekiyor.

Sanat ve mutluluk ilişkisi nedir size göre?
Sanat içimizde yaşayan yeteneğin dışarı çıkması ise bunu yapabildiğinde, en önemlisi de anlaşılabildiğinde mutlu oluyorsunuz. Ülkemizde belki en sıkıntılı durum anlaşılamamak . Kendine zaman ayırmak insan için ihtiyaçtır. Bu zamanı para kazanmak için harcarsak yaratamayız.



Polka Datça:
İskele Mahallesi Ambarcı Caddesi no:9
0.252.7128056