12 Şubat 2012 Pazar

Güneşimden Kaç

Anne Köpek Sera'yı hatırlarsınız belki, mahallemize acılar içinde düşmüş; hamile, ürkek ve hasta bir köpekti. Sağlığı el verdiğince, mutlu günler yaşadı. En son mahallemizin son kalan eski konaklarından birinde yaşayan komşumuz bakıyordu. Hayat işte...

Sera'nın çocuklarından bazıları öldü, bazıları sahiplendirildi ve bu iki çılgın da, arka komşum oldu. Yemekleri, suları sağlanıyor, oyunlarına meze olunuyor. Geçenlerde bir gece beni taksiden inerken yakaladılar, "Sen, bu saatte nereden böyle, bakalım." edasıyla yokuştan koşturmaları vardı ki, görmeniz lazım. Sokaklar sessiz ve insansız olunca, haliyle daha bir neşeliler, beni de neşelerine çamurlu patileriyle ortak ettiler. Tamam, Jack Wolfskin logosunu pek severim de, tüm palto hatta yanağımda da olunca nasıl oynadığımızı anlamadım. :) Nasıl oldu, ne ara o kadar zıpladılar farkında değilim, neşeli düdükler...

Balkona çıktım da; şimdi kendileri horul horul uykudalar, D vitaminleri alıyor aman rahatsız etmeyelim...

9 Şubat 2012 Perşembe

Nyfes

Yatmadan önce hüzünlü bir şeyler dinlemek hiç adetim değildir aslında. Ama bu aralar, yalnız kalabildiğim sayılı zamanlarda, pek bir yokluyor hüzün. Sessiz gemi yolcularım, şu dünyada yanında güvenli ve değerli hissettigim iki güzel adam; dayıcım babacım Aydın Erel ve sevgilim - dostum Ali, yıldız gibi parlıyorlar göğümde. Nyfes (Brides) filminin ruhu sızlatan müziğiyle...


8 Şubat 2012 Çarşamba

Ömer Muz: "Resmettiğim İstanbul, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin, Salah Birsel’in İstanbul’u...


Suluboya, 34 x 24
Sokaktaki insanlar, kıyılar,  iskeleler, balıkçılar, tekneler, evler... Karda, yağmurda, gün batımında, sabahın köründe… İstanbul'un en güzel hallerini  suluboya resimleriyle belgeleyen  bir ressam Ömer Muz. Bu blogda mutlaka  resimlerine yer vermeliydim. Acıbadem'deki atölyesinde buluştuk:

İstanbullu musunuz Ömer Bey?
Evet Acıbadem. Kendimi bildim bileli bu semtte yaşıyorum.
Benim İstanbul’um ne yazıkki artık yok. Kentsel dönüşüm projeleriyle İstanbul bize giderek daha çok yabancılaşacak. Çocuklarımızın yaşayacağı İstanbul ile bizim yaşadığımız İstanbul arasında çok büyük farklılıklar olacak. Benim bahsettiğim İstanbul, Sait Faik, Salah Birsel, Orhan Veli İstanbul’udur. Orhan Pamuk’un romanlarında yaşattığı İstanbul’dur…

İstanbul’a dair hayal projeniz?
Benim bütün sergilerim İstanbul’la ilgiliydi. İstanbul aşığı ressam olarak anılırım. Bu da bana büyük bir mutluluk veriyor.



Suluboya çalışıyorsunuz. Zoru seçmişsiniz.
Evet. Çoğunlukla suluboya çalışıyorum. Suluboyada zor olanı yapabilmek keyif veriyor. Herkesin yaptığını yapmayı sevmeyen bir karakterim var. Sanatta ve kişilikte sıradanlığı sevmem. Bu da beni özel yapıyor. Yapılmayanı yapmak anlamlı geliyor.
Eğitiminiz?
Alaylıyım. Akademik eğitim görmedim.
Ustanız?
Ustam yok. Kendi kendimin ustasıyım.
Resim yapmaya nasıl başladınız?
Tam olarak tarihini veremem. Resim yapma duygusu çocukluk dönemimden başlayarak olgunluk dönemimde de devam eden bir tekamül süreci. Hiç tamamlanmayan bir süreç. Sanatta durmak yoktur. Kendini sürekli aşmak ve yenilemektir sanat.



Peyzaj’larınızı yerinde mi, fotoğraftan mı çalışıyorsunuz?
Sketch defterime eskiz ve karalamalar alırım. Fotoğraftan da çalıştığım oluyor. Önce fotoğraflayıp sonra suluboya çalışıyorum.
Nasıl çalışmayı seviyorsunuz?
Müziksiz çalışmam. Bach, Vivaldi, Mozart… Klasik müzik dinleyerek çalışırım. Zaman zaman da özüme dönüp kendi müziklerimizi dinlediğim oluyor.


Belgesel çalışıyorsunuz.
Evet resimlerimdeki bu tadı seviyorum. Zaman zaman ironik mesajlar vermeyi de seviyorum. Geçmiş-gelecek arasındaki doku değişikliklerini resimlerime yansıtmak istiyorum. Benim İstanbul’um çocukluk dönemimin, anılarımın İstanbul’u. 50’ler, 60’lar… 80’lerdeki korkunç değişime kadarki bölüm yani…


Sanat ve Toplum dediğimde ne söylemek istersiniz?
Sanatı var edebilmek için insanın kendi toplumsal gerçekliğini bilmesi, kültüründen, özünden beslenmesi gerektiğine inanıyorum. Kendi köklerimizden beslenmeliyiz. Kültürü, mekanı, tarihi ile sanatçı kendi çağının tanığı olmalıdır. Türk toplumuna baktığınız zaman kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına renkli bir mozaik görürüz. Folklorik ve coğrafik lezzetlerle karşılaşırız. Ulusal, uluslar arası binlerce sanatçıyı besleyecek zengin malzeme var bu topraklarda.

Şanslıyız.
Evet. Anadolu’nun zengin motifleri, günümüze kadar gelen o kadar çok malzemeyle karşı karşıyayız ki… Sanatçıyı yüzyıllardır besleyen ve besleyecek  zengin bir arşivle yüzyüzesiniz.


Sanat eğitimini toplum için gerekli görüyor musunuz?
Çok küçük yaşlardan itibaren başlaması gereken bir eğitim, sanat eğitimi. Devletin sağlam bir kültür sanat politikası olmalı. Maalesef çok küçük istisnalar hariç, hiçbir hükümet döneminde ülke sathına yayılabilecek böyle bir çalışma yapılmadı.  

Yapılsaydı ne değişirdi?
Günlük yaşamın her alanına yansıyan davranış biçiminden tutun da tiyatrosu, sineması, mimarisi, plastik sanatlarına kadar çok şey değişirdi. Sokaklarımızın, bahçelerimizin, balkonlarımızın estetik bir duruşu yok. Rant avcılarına teslim edilmiş bir şehir oldu artık. Sanattan yoksun bırakılmış kesimler. Estetikten yoksun tavırlı insanlarımız… Batı medeniyetlerinde böyle değil. En basitinden sokaklarımıza bakalım. Kış gününde giyim kuşamda herkes koyu renkleri tercih etmiş. Siyahlar, kahverengi ve grilerle karanlık iç dünyalarına sahip gibiler. Ana babalarımızdan aldığımız eğitimde bile “kir göstermesin” anlayışı var.



İstanbul doğru sanat eğitimi almış bir insanla nasıl olurdu?
İstanbul daha farklı olurdu. Tarihsel dokusunu, estetik dokusunu kaybetmezdi. Teknolojk değişime kurban edilmiş bir şehir şimdi İstanbul. Mimar ve Mühendisler Grubu’nun geçenlerde dediği gibi gökdelenler İstanbul’un bağrına saplanmış birer hançer gibi duruyor.

Suluboya, 50 x 34
Sanat çevresi nasıl etkileniyor bu durumdan?
Sanattan, kültürden uzak yaşayan bir toplumun geleceğini çok aydınlık görmemiz mümkün değil. Son 10 yılda ciddi anlamda geriye gidiş var. Gelir kaynaklarının geniş olduğu dönemlerde koleksiyonerler daha çok resim alıyordu. Sergilerimden biliyorum. Eskiden daha çok sergi gezilirdi. Ekonomik parametrelerle çok ilgisi var gerçi… Aydınlanma süreci durdu. Geriye gidiş var. Sanat hareketlerinde bir tıkanma var. Medyada sanat programlarına ayrılan yer azaldı. Sanat haberlerine yer veren kanal sayısı az. Devlet televizyonlarında daha çok sanat programı var.

Bu bir çelişki değil mi?
Devlet televizyonlarının asli görevlerinden biri bu. Yapmaları gerekiyor zaten. 

Ömer Muz atölyesinde

7 Şubat 2012 Salı

Gregory Alan Isakov

Mütevazı insanların yavaş yavaş dinozorların dünyasına göçtüğü, tevazunun kelime anlamından bihaber insanların gittikçe çoğaldığı günümüzde; samimi ve mütevazı müzikleri sevip pamuklara sarmalı diye düşünüyorum. Bundan dolayı da Gregory Alan Isakov ile tanışın istedim. Kendisi Güney Afrika, Johannesburg doğumlu, Philadelphia'da büyümüş. Son birkaç aydır onun müziğini dinliyorum diyebilirim.


Isakov'un 2003 yılından beri yaptığı albümlerinde, şu aralar kazı çalışmaları yapan bir arkeolog olarak; October, empty, sea, stones kelimelerini sevdiğimden midir nedir, tüm albümlerine pek ısındım, hatta uyku öncesi ninni yaptım diyebilirim. :) Tam da uykudan önce bu satırları yazarken, uzun süredir yazmak istediğim bu müzisyeni daha da vakit kaybetmeden kayıtlara almak istedim. Bakalım; derinliği, naifliği, duruluğu, samimiliği, sesli sessizliği ve besteleriyle size de kendisini sevdirecek mi?

This Empty Northern Hemisphere (2009)
That Sea, The Gambler (2007)
Songs for October (2005)
Rust Colored Stones (2003)

Gregory Alan Isakov websitesiyle de beni sevindirdi, tasarımı, içeriği pek yerinde, hem de şarkılarında olan ruhu da sitesine yansımış, bir bakın derim. Bakarken de liriklerine de ilgi gösterin, harika sözleri var kendisinin.

Bu Boş Kuzey Yarımküre'de gecenin ikisinde, sınıfların sınıf sınıf ötekileştirildiği ayrıştırıldığı bu boş yarımkürede; kendim gibi ikinci sınıf - öteki - insanlarla bu şarkıları paylaşmaktan onur duyarım. Nokta.


5 Şubat 2012 Pazar

Inge Löök'un Kadınları

Inge Löök'ün illüstrasyonlarını, bundan bir süre önce şans eseri arkadaşımın fotoğraflarınında görmüştüm. Bir yerlere kaydetmediğime mi yanayım, onun bu  illüstrasyon sanatçısının ismini hatırlamadığına mı? Sonuç olarak uzun süredir kendisini arıyordum, Google'a çok danıştım, lakin sonuç elde var sıfır! Ne elimde bir illüstrasyon ne de sanatçısının ismi vardı.

Dostlarım bilir, bir şeyi bulmaya kafamı taktıysam sebat eder, sabırla izini sürerim, serde arkeolog olmanın izleri neyse ki hala var. :) Sabreden derviş hesabı, dün yine oturdum Google search başına text aramada neler yazdım anlatamam ve sabrın selameti: Rusya domainli bir sitede bir illüstrasyonuna rastladım. Sonrasında image search ve gelsin illüstrasyonlar...


Inge Löök, 61 yaşında Finlandiyalı bir sanatçı, bir diğer uğraşısı da bahçecilik, bu iki keyifli işi beraber yapıyor. İllüstrasyonları, Old Ladies ve Natural Life olarak iki farklı başlıkta incelenebilir. Benim burada sözünü etmek istediğim illüstrasyonları: Old Ladies serisi. Şimdilik (anladığım kadarıyla) 32 farklı Old Ladies çalışması var.

Ben anaerkil bir aileden gelen; nine, anneanne, anneanne kardeşi büyük teyze, anne arasında büyümüş biri olduğumdan Löök'un kadınları bana çok tanıdık geldi. Üstüne üstlük harikulade kadın dostlarım, onlarla geçirdiğim muhteşem keyifli zamanlarımdan olsa gerek, illüstrasyonlar bana pek manidardı. Ayrıntılar, renkler, neşe illüstrasyonların ortak paydasıydı.




Löök, acaba yaş almış kadınlarla fazla geçmişi olduğundan mı bu illüstrasyonları yaptı diye meraklandım. Şöyle bir hayatına baktığımda; annesi, üç kızkardeşi ve erkek kardeşiyle, 7 katlı büyük bir apartmanda neredeyse yüz çocukla beraber büyümüş. Apartmanlarında Fifi ve Alli adlarında kardeş iki yaşlı kadın yaşarmış ve pek çocukları sevmezlermiş. Löök, kibarlığı ve sevimliliğiyle onlarla iletişim kuran tek çocukmuş. :)





Bunlar, Löök'ün çocukluğundan kalma anılardan mı çıktı bilinmez ama benim hayallerimdeki yaşlılığımın resmidir! Hayatımdaki harika dostlarımla yaşadığımız keyifli anılar ve gelecekte yaşayacaklarımız için...

3 Şubat 2012 Cuma

Meydan Bize Kaldı!

Şu kar hengamesi bitti, kedi ve köpekler meydana çıktı! Sokaklarda yoklama alıyorum, şimdilik iyi gidiyor. :)

Bu sabah, yokuştan itibaren beni takip eden ikili, neşeleriyle ana caddeye kadar bana eşlik etti. Karınları, mahallemizin köpeksever kasabından aldıkları ganimetlerle doymuş, keyifleri pek şahaneydi.

"Sarışın" olanı:  "Hey dostum, oyun saatim geldi, oyun oynayalım!" derken, patilerini üst üste atmış "Ağır Abi" serinkanlı duruşundan ödün vermiyordu. Bir ara, Sarışın'ı kıskanan Ağır Abi de oyuna katıldı, ortam şenlendikçe şenlendi. Caddenin köşesinde onları bırakıp yoluma devam etmek biraz beni hüzünlendirse de,
bu iki güzel sayesinde güne harika başladım diyebilirim. İyi ki varlar, benim ve benim gibi sevenlerin yollarına hep çıksınlar...

Farkındayım, pek sevimliyim!
Kibarım, öyle böyle değil...
Objektife bakmayalım, doğal olsun!
Şöyle ben bir uzaklara bakayım...
Ay biz yine oynamaya kalkmıştık, nereye gidiyorsun?

1 Şubat 2012 Çarşamba

Filmler Filmler Filmler

Uzun süredir, son aylarda izlediğim onlarca film arasından bir seçki hazırlamak istiyordum. Farklı yönleri, bakış açıları, senaryosu, yönetmeni, bazen de sadece coğrafyası yüzünden beğendiğim filmler... Şimdi kendilerinin afişleri aşağıda arz-ı endam ediyor.

Bu seçtiğim filmlerin, en azından bazıları hakkında umarım yazacak vakit bulurum. Festivallerin başlama zili çalarken, dünya olanca hızıyla dönerken, bu sanki biraz zor gibi görünüyor. :)  Unuttuğum filmler affetsin, son 2-3 ayda bu 15 film etkiledi beni, bu da böyle biline...


En ganske snill mann

A Separation
Tyrannosaur
Le gamin au vélo
Submarino
Lapland Odyssey
Sykt lykkelig

Kray
Yo, Tambien
Win Win 
Morgen

Oorlogswinter
Kammerflimmern
The Whistleblower
Neds