Başarılı Portreler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başarılı Portreler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2015 Perşembe

Nazmiye Sabuncuoğlu Arslantürk: "Hayat herkes için sadece bir kere verilen bir şans, istemediği şekilde yaşamayı kimse istemez. Sadece görmek, hissetmek ve istemek lazım!"

Onu tanıdığımda başarılı bir reklamcıydı. Sektörden tanıdığım reklamcılara benzemeyen çok özelliği vardı. Alçakgönüllü, samimi, doğal, saygının ve sevginin hakkını veren mutlu bir insan.. Yıllar sonra bambaşka bir alanda karşıma hayallerindeki projeyi gerçekleştirmiş olarak çıktı. Yazmadan edemezdim.. Tanıştırayım: Nazmiye Sabuncuoğlu Arslantürk

Eğitiminiz ve mesleğiniz nedir?
Genelde eğitim denilince herkes ilk olarak üniversiteden ya da master’dan bahseder. Ben en önemli eğitimi Tarsus Amerikan Koleji’nde aldığım için önce TAC’den bahsederim. Hayatı, dostluğu, kardeşliği, birey olmayı, isteklerinin uğruna savaşmayı, gerektiğinde kaybetmeyi, bir olmayı, cesareti ve kendine güveni TAC ve TAC’liler kazandırdı bana.

Üniversite vakti geldiğinde ise Mimar Sinan Resim Bölümünü isteyip yetenek sınavını geçememiş olmam nedeniyle, İstanbul Üniversitesi Reklamcılık ve İletişim Bölümünü seçtim. Amacım Mersin’den İstanbul’a gelip bir yandan Reklamcılık okurken, bir yandan da resim eğitimi alarak eninde sonunda Mimar Sinan Üniversitesi’ne girebilmekti. İstanbul Üniversitesi’nde Resim Kulübü’nü seçerek, okulun yanısıra resim konusunda da ısrarımı devam ettiriyordum. Hatta daha ileri gidip Mimar Sinan Üniversite’sinden resim hocası ile de ders almak üzere anlaşmış iken, Reklamcılık’ın birinci senesinin sonunda zorunlu staj için o dönemin en büyük ajanslarından birine girdim. İki aylık staj dönemi sonunda bana part-time iş teklif ettiler. İçimdeki çalışma isteği ve azmim ödüllendirilmişti. 20 yaşında ilk ciddi iş teklifini ve maaş kazanma şansını yakalamıştım. Resim hocamın uyarısına rağmen o yaşta para kazanma duygusu beni ressam olma yolundan çıkardı ve tekliflerini kabul ettim.


40 yaşıma kadar da 20 yıl boyunca reklamcılık yaptım. Halen mesleğiniz ne diye sorulduğunda aslen reklamcıyım diyecek oluyorum. Bugün itibari ile ise eski bir reklamcı, yeni bir girişimci, tasarımcı ve geleceğin ressamıyım diye tanımlıyorum kendimi ..

Nanu Bedtime markasının öyküsü nedir?
Aslında uzun bir öyküsü var, ben zaten kısa anlatamam hiç birşeyi ..

Küçük yaşlardan itibaren çocuklara çok düşkün olan biri olarak, büyük bir istek ile 2006 yılında kendi çocuğumu doğurdum. Kızımı 6 ay evde kendim büyüttükten sonra iş hayatına geri döndüm ve iş dışında tüm vaktimi kızıma ayırmak istediğim için de çocuğumun temel ihtiyaçlarını internetten sipariş vererek çözdüm. Bir süre sonra ne internetten ne de hiç bir mağazadan istediğim kalite ve tasarımda uyku seti, nevresim bulamadığımı farkedip, kumaş alarak mahalle terzisinde diktirmekte buldum çareyi. Çevremdeki diğer anneler kendi tasarımım olan nevresimleri görünce bayıldılar. Aynı dertten hepisinin de müzdarip olduğunu görmem ve pazardaki bu boşluk epey ilgimi çekti. Aynı sorunu mobilya konusunda da yaşadım hem doğurmadan önce odasını yaparken hem de 3,5 yaşına gelip kendi tek kişilik yatağına geçeceği zaman. 

2010 yılında bu ihtiyacı iş fikrine dönüştürmeye başladım. O dönem iş bulmakta çok zorlanan sevdiğim bir arkadaşıma  bu iş fikrimi açtım ve “benim çalışırken bunu yapabilmem mümkün değil, al fikir senin olsun, sen yap bu işi internetten” dedim ve birlikte yapmaya karar verdik. O sahada hammede alımı, üreticinin bulunması gibi işleri üstlenecekti, ben ise stratejisi, iletişim ve tanıtım kısmı ile ilgilenecektim. Fakat kısa zamanda bir reklam ajansında iş bulduğu için ilgilenemez oldu ve iş fikri askıya kalktı. Bu esnada ben ortağı olduğum reklam ajansında işin adını koymuş, logosunu ve kurumsal kimliğini tasarlatmış oldum. 2013 yılına kadar 4-5 farklı arkadaşım ile Nanu’yu konuşup bu işi ortak güç birliği ile nasıl gerçekleştirebiliriz diye düşünüp, küçük denemeler yaptık. Ama bir türlü Nanu hayata geçme sürecine başlayamadı. Evde her yer ordan oraya taşınan nevresim tasarımları ile dolmuştu. Yakınlarım ne zaman Nanu diyecek olsam “yine mi Nanu, bir vazgeçmedin şu Nanu’dan” demeye başlamışlardı. Ben de tam bu iş böyle olmayacak demeye başlamıştım ki sürpriz bir kararla ortağı olduğum reklam ajansından ayrılma kararı aldım. İşte böylece Nanu’nun yolu açılmış oldu ..

2 yıldır yılmadan hayalini kurduğum bu büyülü markayı tek başıma doğurmaya karar vermiştim, her annenin kendi çocuğunu doğurduğu gibi, güçlü, kararlı ve istekli. Önce Göktürk’te yaşadığım evin yakınındaki terzi ile birkaç ay dikiş ve hammadde öğrenme süreçleri yaşadım. Eminönü senin, Merter benim İstanbul’daki tekstil merkezlerini, fasoncuları, üreticileri, kumaşçıları gezdim, araştırdım. Bu süreçte bu işin sadece nevresim ile kalmaması gerektiğine , yine çok büyük ihtiyaç olan ve piyasada bulunamayan pijama gecelik grubuna girmem gerektiğine de ikna oldum. Geliştirdiğim ilk nevresim ve pijama-gecelik modellerini bin bir zorluk ve imkansızlıklar içinde pek de yetersiz olan bu küçük terzi dükkanında gerçekleştirdim.  Yine bu dönemde hiç bilmediğim dikiş konusunda işin üstadı olan Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Giyim Sanatları Ana Sanat Dalı Yardımcı Doçent Gönül Soydanbay İçbilen tarafından kısa bir eğitim alma şansım oldu.  İlk dikilen gecelik pijamalar ile Nanu’yu temsil etmesini düşündüğüm 15 çocuk  ile ilk reklam çekimini gece gündüz çalışarak ürettirdiğim modeller ile gerçekleştirdim. Bu çekim benim hayalimin somutlaşması için çok önemli bir adımdı.

Bu işin benim hayal ettiğim büyüklükte ve kalitede gerçekleşmesi için en iyi malzemeler ile tavsiye edilen doğru üreticilerde vücuda gelmesi gerekiyordu. 2013 – 2014 yılı tamamen doğru üreticiyi bulmak ve ürün geliştirmek ile oldukça yoğun geçti. Tabi eş zamanlı ürünlerin tanıtılacağı ve satışa sunulacağı e-ticaret sitesinin içeriği, alt yapısı tasarımı, markanın tarzı, kimliği ve dili de oluştu ve geliştirildi... İşte benim büyük hayalim Nanu ve tutkum olan marka yaratma ve geliştirme böylece iç içe girdi.


Nanu’nun anlamı nedir?
Eski Mısır dilinde "Güzel", Hindu dilinde ise "Minik", "En tatlı" anlamına geliyor. Amerikan yerlileri de cesur ve yüce ruhlar için "Nanu" ismini kullanıyorlardı. Nanû Osmanlıca da ise Ninni anlamına geliyormuş. Aslında tüm lisanlardaki anlamını yansıtıyor Nanu markası… Güzel, minik, en tatlı, cesur ve yüce . Uyku için birebir bir Ninni…

Hayatınızı yeniden kurmuşsunuz. Bunu herkes yapabilir mi?
Evet tam anlamıyla yeniden kurdum. Sanmayın ki çok cesur ve güçlüyüm. Hatta ben kendimi 40 yaşıma kadar korkak sanırdım .. Ama tutkuluyum ve büyük hayallerim var, hayallerimi takip etmemi söyleyen iç sesimi duymam beni bu yolculuğa yöneltti. İşte içindeki sesi duymayı, sadece kalbini dinlemeyi başarabilen ve buna biraz cesaret gösteren herkes yapabilir, neden yapamasın? Hayat herkes için sadece bir kere verilen bir şans, istemediği şekilde yaşamayı kimse istemez. Sadece görmek, hissetmek ve istemek lazım !

Bu yeni yolculuğunuz hayatınızda neleri değiştirdi?
Hayatımda, çok fazla şeyi değiştirdi. Bu soru bence çok önemli, yapılan her yolculuk, alınan her karar herkesin hayatında bir şeyler değiştiriyor, eksiltip, artırıyor.  Önemli olan ne kattığı, neyi attığı yaşamınızdan. Nanu yolculuğu öncelikle beni bana kazandırdı. Artık kim olduğumu, içimdeki gücü, potansiyelimi ve yaratıcılığımın nerelere kadar uzayabildiğini farkettim. Bu hayata sadece çalışıp para kazanmak için değil, üretmek, ürettiği ile bir sürü insanın hayatına dokunmak ve dokunduğu kişilerin hayatlarını güzelleştirmek için geldiğime inanıyorum. Nanu yolculuğu sürecinde ve akabinde de bu amacımı gerçekleştireceğim.

NanuBedtime sadece satış yapan bir site değil gibi..
Evet NanuBedtime bir satış sitesi olarak tasarlanmadı. Nanu markasının vitrini olarak tasarlandı. Dingin, sakin, yumuşak ve rahatlatan... Nanu bir uyku markası. Dolayısıyla bütün odağı uyku. Sitedeki blog bu nedenle bizim çok kıymet verdiğimiz bir alan. Uyku hakkındaki detaylı bilgileri, danışmanlığını aldığımız ve annelere önerdiğimiz 2 uzman pedagog, 1 psikolog , 1 fengshui uzmanından ve annelerin iç görülerinden elde ediyoruz.
Blog’un dışında aktif olarak kullanılan facebook ve instagram sayfalarımızda da uyku ile ilgili düzenli paylaşımlar yapıyoruz. Orta ve uzun vadede ise Nanu uyku hakkında bir kaynakça olacak, masal ve ninni konularına da el atacak. Dolayısıyla Nanu ürün dışında tam bir uyku markası ...

Nasıl bir annesiniz?
Bunu kızıma sormak lazım.. Kızıma sorarsanız “dünyanın en iyi annesi” olarak tarif ediyor beni. Eşime sorarsanız “çocuğunun her detayı ile ilgilenen, son derece toleranslı, hiç kızmayan” bir anneyim. Doğduğundan beri çok ilgili bir anne oldum. Çocukları zaten oldu bitti çok seven bir kadın olarak, anne olduktan sonra çocuk sevgisi ne demek çok daha iyi anladım. Her zaman yoğun çalışan bir kadın olmama rağmen, kızımın her şeyiyle ben ilgilenmeye çalıştım, onun için iyi olabilecek her şeye öncelik vermeye çalıştım, 2 yıl emzirdim . Sevgi odaklı bir anneyim, ödül-ceza kavramlarından çok sevgiye dayalı büyütmeye inanıyorum.

Kızınız projeniz hakkında ne düşünüyor?
Kızım Nanu’nun ilk başından beri doğal olarak işin içinde ... İlk 1 yıl tamamıyla ürün geliştirme ve tasarlama ile yoğun geçti. Özellikle bu süreçte kendi yaşıtlarının pijama ve gecelik tasarımlarına epey fikir kattı. Genel olarak markanın geçtiği tüm süreçlerden haberdar oldu. Reklam çekimlerinde mutlaka yer aldı, bana cast bulma konusunda destek oldu. Başından beri tüm sürecin içinde olduğu için doğal olarak Nanu’ya bayılıyor. Halen de her türlü yeniliği ilk kızımla paylaşıyorum, ilk onun bilmeye hakkı var çünkü. Ve mutlaka yorumunu alıyorum, zaten sormasam da artık fikirlerini mutlaka söylüyor. Ona göre o Nanu’nun tasarımcısı ..

Uyku konusuna nasıl girdiniz?
Tahmin ettiğiniz üzere kızımda oldum olası uyku sorunu yaşıyordum. Bu sorunun tüm annelerdeki zaman zaman veya sürekli yaşadığı bir sorun olma durumunu farketmem ve “Bedtime” yani uyku vakti konusuna hiç bir markanın derinlemesine girmediğini gözlemlemem ile birlikte uyku konusuna girme ve onu sahiplenme noktasına geldim. Bu uyku konusu tabiki eski bir reklamcı olmamın da etkisiyle çok gelişti. Markanın somut bir ihtiyaca dayalı fayda sunması ve tüketicisi ile duygusal bağ inşa edebilmesi, markanın gelişimi için olmazsa olmaz bir gereklilik. Tutarlı ve uzun vadeli sahiplenebilecek, doğurgan bir konu olması da tabiki paha biçilmez ! Sonsuz bir kaynak ve çok güçlü bir içerik uyku, içine girdikçe ve araştırdıkça artıyor. Nanu, marka yolculuğu boyunca uzman olduğu uyku konusunu geliştirip, bilgi ve uzmanlığını anneler ile gerek ürün bazında, gerekse bilgi niteliğinde cömertçe ve keyifle paylaşacak.

Kızımın uyku sorununa gelince Nanu sayesinde çok şükür tamamen çözdük. Bu yolculukta tanıştığım çok değerli insanlar arasında yer alan Sevgili Seride Samurkaş’tan aldığım çok kıymetli danışmanlık sonucunda 2 haftaya kalmadan 8 yıldır çözmediğimiz uyku problemimizi kökten çözdük. Bir sihirli değnek değmiş gibi!!! İşte bu muhteşem bir duygu, bu duyguyu tüm annelere gerek ürün ihtiyacı gerekse bilgi ve deneyim olarak yaşatmak bizim amacımız. Sevgili Seride Samurkaş ile de ortak amacımız uyku paralelinde nasıl bir işbirliği yapabileceğimizi konuşuyoruz bu aralar..

Çocukların fikrini de aldınız mı?
En başından beri, daima... Öncelikle kızlarımın fikrini almakla beraber, onların arkadaşları da dahil olmak üzere, ne isterler, ne beklerler, nasıl rahat ederler, hep sorarak, araştırarak ürün geliştirdim. Bundan sonra da anne beklentisi ve anne içgörüsünün yanı sıra, çocukların sesine de kulak vermeye devam edecek Nanu.

Projenizin uzak hedefleri neler?
Önce yakın hedeflerden başlamak lazım anlatmaya... Nanu internette büyüyecek bir marka olarak tasarlanmasına rağmen, bir yandan mağazalaşması gerekiyor. Lokasyon olarak Göktürk’te açılması planlanan ilk mağazamız, 2015 yılı içinde inşallah açılmış olacak.  Mağaza konsepti ve kurumsalı net olarak oturtulacak ve ilk etapta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere bayilikler verilecek. 5 yıl içerisinde internet aracılığı ile tüm dünyada Nanu ürünleri satılmaya başlanacak.

Bunlar markanın ticari büyüme hedefleri, geleceğe dönük vizyonu. Nanu aynı zamanda misyonel bir marka. Misyonel yönü de her zaman güçlü olacak ve vizyonu ile paralel büyüyüp gelişecek. Sağlıklı ve sevgiyle uyuyan bir nesil için çalışan, bu süreçte annelere sevgi, ilgi ve bilgi ile çocuklarını büyütebilmeleri için her türlü destek ve yönlendirme yapacak. Uzun vadeli misyonu ise anne ve babası olmasına rağmen çeşitli maddi zorluklar, taciz, suça sevk, vb gibi hiç bir çocuğun hayatında hiç bir nedenle olmaması gereken acıları yaşamak zorunda kalan çocuklara ulaşabilmek. Onların sevgiyle büyümelerine aracı olabilmek. Nasıl ve ne zaman henüz bilmiyorum ama şimdiden bu konuda neler yapabileceğim hakkında detaylı çalışmaya ve araştırmaya başladığımı söyleyebilirim.

Müşterilerinizden aldığınız tepkiler nasıl?
Hep çok olumlu tepkiler aldık bugüne kadar. Hemen hemen herkesin beğeniyle bahsettiği ilk şey renklerimiz oldu. Nanu’nun bir duygusu, bir rengi olmasına çok özen gösterdim. Gerek mobilya grubunda gerekse tekstil grubunda aynı renk tonlamalarına ulaşmak için ekstra çaba sarfettim. Tabi sadece ürünler değil, iletişim yaptığımız her mecrada (broşür, ilan, banner, vb) bu renklere yer verdik. Turkuaz, somon, pudra mavi, lila ana dört rengimiz oldu. İşte bu renklerin tonlarındaki farklılığı, anneler hemen farketti. Nanu turkuazı en çok beğeni alan renk oldu.

Renklerden hemen sonra tekstil ürünlerinin kumaş kalitesi çok beğeni gördü. Nevresim grubunda sadece pamuk saten kullandığımız için annelerin kalite arayışlarına ciddi bir çözüm olduk. Çocuklar bile kumaşlarımızın farklılığını hissedip, o yumuşaklığı yüzlerine sürme ihtiyacı duydular ..

Anne içgörüsü ile ürünlerimizin her bir detayının üretildiğinden bahsetmiştim, işte anneler bu detayları hemen yakaladı .. Çocukları rahatsız etmesin diye yaka içine değil, dışına dikilen etiketlere bayıldılar. “Neden şimdiye kadar kimse düşünmemiş bu detayı, hayret” dedi bir anne fuarda. Çok haklı, çocuklarına aldıkları giysilerin etiketlerini tüm anneler keser. Bunu bile bile markaların hala içe etiket dikmesi,üretimin tüketici içgörüsünden ne kadar uzak olduğunun minik bir göstergesi aslında. Yine başka bir anne geçenlerde Nanu’nun yıkama etiketinde yazan pedagojik bilgidenne kadar etkilendiğinden bahsetmişinstagramda.  Yıkama etiketine mesaj yazmak genelde akla gelmeyecek bir detaydır, ama reklamcı olarak tüketiciyi beklenmedik bir anda yakalamak ve hiç kullanılmamış yeni alanları kullanmanınetkisini çok inanırım. O nedenle bu bilgiyi annelere vermek istediğim sevgi mesajı ile birleştirdim, ortaya çıkan sıcacık bir mesajı da yıkama talimatının altına yazdırdım : “Çocuğunuz uyumuş dahi olsa iyi geceler öpücüğü vermeyi unutmayın..”  Ben bile kendi yazdığım bu mesajdan etkilendim. Her gece kızımı öpüp, kendim yatırmama rağmen, ben yatmaya giderken bir kere daha gidip o uyurken öpüyorum. Çocuk uykuda bile bu yoğun sevgiyi çok derin alıyormuş. Herkese şiddetle öneririm...

Bu konuda çalışmaya başlamadan önce internet ile aranız nasıldı?
Ben ‘74 doğumlu bir kadın olarak internete çok yakın değil idim. Ama tabiki işim gereği aramı iyileştirmek durumunda kaldım .. İlk başlarda çok zor geldi, bana kalsa hayat boyu internetsiz bile yaşardım, şimdi ise laptop’ı sadece yatarken kucağımdan bırakabiliyorum. Sürekli internetteyim, interneti olmayan bir cafede yada restorant’ta oturamaz oldum. Hatta evde kocam kendinden çok bilgisayarımla vakit geçiriyorum diye serzenişlerde bulunmaya başladı..

NanuBedtime, “Bir Başka İstanbul” okuyucularına  özel bir olanak sunmak ister mi?
Tabiki, bu kadar keyifli bir bloğun okuyucuları Nanu’dan almak istediği herhangi bir ürün olduğunda,ürünü seçtikten sonra info@nanubedtime.comadresine bilgi maili atması ve “Bir Başka İstanbul” okuyucusu olduğunu belirtmesi yeterli. 

15 Aralık 2014 Pazartesi

Masal anlatıcısı Nazlı Çevik: "Dinleme ve anlatma edimleri bir madalyonun iki yüzü gibidir. Anlatma isteği bulaşıcıdır. Dinledikçe anlatmak ister insan."

Masalları sever misiniz? Kızıma masal anlattığım yılların üstünden çok geçti ama ben masal anlatmaktan, masal okumaktan ve masal dinlemekten hiç vazgeçmedim... Masal anlatıcılığı dersleri almaya karar verdiğimde de karşıma çıkan en yetkin isim Nazlı Çevik oldu..

Masallar sadece çocuklar için midir?
Masallar onları dinlemeyi seven, onlara kalbini açan herkes için bir yolculuk sebebi olabilir bence.

Masal anlatmayı meslek olarak seçişinizi ve bu alandaki yolculuğunuzu anlatabilir misiniz?
Masallarla ilk temasım Clarissa Pinkola Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kitabıyla oldu. Bu kitap benim başucu kitaplarımdan biridir. Kitaptaki masallar ve masalların insan psişesi açısından yorumlanış biçimi bana, masalların yürüdüğümüz hayat yolunda bize nasıl ışık tutabileceğini göstermişti. Kendi içimize dönüp, iç mitolojimizdeki simgeleri tanıyarak kendi hikayemizi yazmanın mümkün olduğunu işaret etmişti sanki. Belki de bu süreçten aldığım güçlerle 2006 yılında Berlin’e gidip master yapmaya karar verdim.

Daha önce hiç yurt dışına çıkmamıştım ve o zamanlar hiç Almanca bilmiyordum. Yapmak istediğim yolculukta dil bilmek önemliydi ve ben de Almanca öğrenmeye başladım. 2007’de Berlin’e gittim. Bu arada masalları unuttum. 2008’de Berlin Sanat Üniversitesi’nde Tiyatro Pedagojisi Bölümü’nde master yapmaya başladım.


Dilini çok iyi bilmediğim, “yabancı” bir ülkede, kafamda bir sürü soru işareti, varoluşsal problem varken bir gün kendimi masal gibi bir derste buldum. İlk dönem eğitim programında "hikaye anlatıcılığı" diye bir ders vardı. Hocamız Prof.Dr.Kristin Wardetky Avrupa’nın farklı şehirlerinden hikaye anlatıcılarını çağırıyordu. Biz her hafta farklı bir anlatıcıyı dinliyor, onların sayesinde her defasında çocukluğumuza farklı bir yoldan gidiyorduk sanki. Dili henüz çok iyi bilmiyordum. Ama masal dinlerken sanki bir büyü gerçekleşiyordu ve farklı kültürlerden, farklı ülkelerden gelen bizler aynı dili konuşmaya başlıyorduk. Masalın dilini.. Hayallerin, rüyaların, ruhun dilini.. Ve yeniden Kurtlarla Koşan Kadınları hatırladım. Sanki bir çember tamamlanıyor gibiydi hayatımda.

Bir zamanlar beni çok etkileyen Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki masalları hatırladım yine. O zamanlar ruhumun derinliklerinde bir ses duyar gibi olmuştum: “Masallarla ilgili bir şey yapmalıyım!”

Sesler duyduğunuzu fark etmezsiniz. Çok sonra, size o sesi hatırlatacak bir şey yaşadığınızda hatırlarsınız. Bana da öyle oldu. Tutundum o sese.. Rasyonel aklın memleketi Almanya’da iç seslerime tutunmak, masalları bulmak da ayrı bir ironi.. Kristin bir gün bana; “Nazlı biz bu sanatı sizden öğrendik, sen de geldin yıllar sonra bizden öğreniyorsun” demişti..

Daha sonra, ezberlemeden “otantik tarzımızda nasıl masal anlatırız?”ı öğrendik. 2011 Nisan’ında yüksek lisansım bitti. Berlin’de yaşamaya, çalışmaya, projeler yapmaya devam ettim. Bu arada, üniversiteden sonra özel bir dans okulunda dans pedagojisi eğitimi almaya başladım. Aynı dönemde Berlin Sanat Üniversitesi’nde “Storytelling in Art and Education/Sanat ve Eğitimde Masal Anlatıcılığı” programı açıldı. Ben bu programa yazılmayı çok istiyordum ama elimdeki tüm parayı dans pedagojisi eğitimine yatırmıştım.

Bir gün Kristin’den bir mail aldım. Benimle kahve içmek istediğini ve bir şey konuşmak istediğini yazıyordu. Buluştuk. Benim için bir yerden burs bulduğunu, yeni açılan “Storytelling in Art and Education” programını isteyip istemediğimi sordu. Hayatın bana yaptığı güzellikleri seviyorum.. Yolları, yolculukları, karşılaşmaları.. Böylece 1.5 yıl süren bir eğitim serüveninin daha içine girmiş oldum. Bu eğitim de bittikten sonra “Hikaye Anlatıcılığı” alanında uzmanlaşmaya karar verdim. Yolculuğum hala devam ediyor..

Ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?
Aslına bakarsanız zorluk yaşamıyorum. Hayatta herşey olması gerektiği gibi oluyor zaten.

Önerdiğiniz kısa süreli eğitimleri kimler tercih ediyor?
Öğretmenler, çocuğuna daha iyi masal anlatmak isteyen ebeveynler, hikaye anlatıcısı olmak isteyenler, bankacılar, avukatlar, yani arayışta olanlar, masalların diline inananlar.

Günümüz çocukları masal dinlemeyi mi, masal anlatmayı mı daha çok seviyor?
Her ikisini de. Zaten dinleme ve anlatma edimleri bir madalyonun iki yüzü gibidir. Anlatma isteği bulaşıcıdır. Dinledikçe anlatmak ister insan. İki yıldır benden düzenli masal dinleyen çocuklarımın, ne kadar iyi anlatıcılar olduklarını gözlemliyorum. Sınıf öğretmenleri onlara kitap okuyacağı zaman, “hayır okuma anlat” diyorlar. Veya kendi aralarında sürekli masallar anlatıyorlar birbirlerine. Hatta bazıları bunu benden öğrenip okullarındaki diğer çocuklara da anlatmak istiyor. Ben de bu alanda çalıştırıyorum onları. Geleceğin anlatıcılarını yetiştiriyorum yani..

Ülkemiz insanının masal anlatma yeteneği var mı?
Hem de nasıl. Anlatma bizim kültürümüze içkin bir şey. “Hikaye Anlatıcılığı”nın kökleri kültürümüzde çok derin. Anadolu’da farklı anlatı gelenekleri gelişmiş zamanla. Gezgin anlatıcılar, meddahlar, dengbejler, aşıklar.. Her biri hikaye anlatıcısıdır. Bir de kiminle konuşsam mutlaka, annesi, babası, ninesi, dedesi veya komşu teyzesinden masallar dinlemiş oluyor. Sanki herkes bir şekilde geçmişte bu sanatla bir şekilde temas etmiş. Hikaye anlatıcılığı bir meslek olarak değerini zamanla yitirmiş olsa da, anlatıcılarla temas hiç kaybolmamış bence. Bunun dışında Türkçe, dil yapısı gereği anlatmaya teşvik ediyor sizi.

Bana göre Almanca çok daha kurallı, matematik gibi bir dil. Anlatmak istediğiniz şeyi, o duruma uygun kelimeleri bulup ifade edebiliyorsunuz. Biz de ise sürekli tarif ediyor, betimliyor, anlatıyor, anlatıyoruz. Örneğin birine adres tarif edeceğimiz zaman, sadece caddeyi, sokağı ve numarayı söylemeyiz. Meydana gelince heykeli sağına al, dümdüz yürü, biraz ilerde Migros var, oradan sola dön vs. şeklinde anlatırız. Yani anlatan adresi soran kişinin zihninde imajlar oluşturur. Soran eğer iyi dinlemişse adresi eliyle koymuş gibi bulur. Buradaki şey aslında çok basit. Anlatarak dinleyenin zihninde imajlar çizmek.. Hikaye anlatıcılığının temeli de budur zaten..

İstanbul'u beş duyunuzla tanımlar mısınız?
Sesler karmaşası ve gizemli sessizliğin şehri İstanbul. Tensel temasın eksik olmadığı şehir. Metroda, otobüste, sokakta sürekli birileriyle temas halindesiniz. İyot kokulu şehir. Aşure şehri. Gökyüzünün bir tehdit gibi tepemizde asılı olmadığı, mavi kubbeli bir şehir İstanbul..

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Bir değil bir çok hayal projem var.. Bazılarını hayata geçirmek için ben ve arkadaşlarım birlikte çalışmaya başladık bile. Bir de henüz hayalini kurup büyütmekle meşgul olduğum hayal projelerim var. Ama bunları söylemeyeyim sürpriz olsun..


Nazlı Çevik, 1980 doğumlu. Hikaye Anlatıcısı - Tiyatro ve Dans Pedagoğu. 1999’da İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde okurken Tiyatro ve Çağdaş Dans ile tanışmış, sanatı kendine meslek olarak edinmeye karar vermiştir. Tiyatro Manga ve Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Deneme Sahnesi’nde tiyatro eğitimini, Oluşum Drama Enstitüsü’nde Drama Liderlik Programı’nı tamamlamıştır. Çadtal Dans Grubu’nda dans etmiş, Çatı, Dans Buluşma gibi kurumlarda Modern ve Çağdaş Dans, Kontakt Doğaçlama, Yoga, Butoh derslerine katılmıştır. 

İstanbul'da okullarda dört yıl drama liderliği yaptıktan sonra, 2007 yılında Berlin'e gidip, 2008-2011 yılları arasında Berlin Sanat Üniversitesi'nde Tiyatro Pedagojisi yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Prof.Dr. Kristin Wardetky sayesinde tanıştığı Hikaye Anlatıcılığı alanında Almanya ve Avrupa'nın en önemli isimleriyle çalışmıştır. 2011-2013 yılları arasında aynı üniversitenin 1.5 yıllık “Künstlerisches Erzählen, Storytelling in Art and Education - Sanatsal Anlatım, Eğitimde ve Sanatta Hikaye Anlatıcılığı” programını bitirmiş, Berlin'de, Koreograf ve Dans Pedagoğu Nadja Raseweski'den “Yaratıcı Dans ve Okul” eğitimini aldıktan sonra, Dock11 Çağdaş Dans Okulu’nun “Dans Pedagogluğu” eğitimini de başarıyla tamamlamıştır.
Çocuklara ve yetişkinlere Türkiye’de ve Almanya’da Türkçe ve Almanca hikayeler anlatan Nazlı Çevik, Mart 2013’den beri İstanbul’da yaşamakta, Hikaye Anlatıcılığı eğitimleri vermekte, Hikaye Anlatıcılığı’nın Türkiye’de yeniden hatırlanması, geliştirilmesi ve uluslararası platformlara taşınması için çalışmalar yapmaktadır. Gerçekleştirdiği bazı projeler: 
  • Gençlerle “Kulak ver bana” uluslararası hikaye anlatıcılığı projesi (2014-2016) 
  • 2013 Uluslararası 1.Şirince Masallar Festivali organizasyonu, küratörlüğü ve masal anlatıcılığı 
  • Berlin’de “Anlatım Zamanı” projesi kapsamında okullarda, kültür merkezlerinde, yuvalarda , festivallerde Hikaye Anlatıcılığı (2009-2013) 
  • 2012’de kadınlarla “Brunnnen Mahallesi’nden Kadın Hikayeleri” hikaye anlatıcılığı projesini gerçekleştirdikten sonra aynı grupla projenin devamı niteliğindeki ikinci projenin “Bana Bir Masal Anlat Anne” yönetmenliği 
  • Astrid-Lindgren Çocuk Tiyatrosu’nda TUKI tiyatro ve anaokulları projesinde Paradiesvögel yuvalarında, SOS Çocuk “Tatilde Tiyatro” dernek bünyesinde İtalya’da çocuklarla tiyatro, dans ve hikaye anlatıcılığı (2010-2013) 
  • 2012’de Berlin çağdaş sanat müzelerinden biri olan Hamburger Bahnhof’da gençlerle “Memleket Oyunu” performans projesi 
  • Tiyatro pedagogları mesleki eğitim semineri “Sichten XIII” (2011) de çok kültürlü tiyatro alanında atölye çalışmaları 
  • Ballhaus Naunynstraße Tiyatrosu’nda, koregraf Canan Erek ile birlikte “Arzulanan Yolculuk”, “Sınıf Gezisi”adlı dans tiyatroları (2009-2010), “Tusch” tiyatro ve okul projesi kapsamında “Sonunda” adlı dans tiyatrosu (2011) 
  • Berlin Sanat Üniversitesi'nde (2010) “Nereden Nereye” Dans Tiyatrosu 
  • Çocuk Sanat Akademisi’nde (2011) “Bilmiyorum” Dans Tiyatrosu 
  • Moses Mendelsohn Lisesi’nde (2010) “Yaşamım Mutlulukla Dolu” ve “Bunu Yapabiliyoruz” adlı tiyatro oyunları (2012) 

8 Aralık 2014 Pazartesi

Banu Dökmecibaşı ve Deniz Güman.. Bu güzel denizci çift dünyayı dolaşmaya doğru yelken açtılar. Uğurlar olsun.. yelkenleri rüzgarla dolsun...


Yunan Adası IOS'ta
Banu Dökmecibaşı ve Deniz Güman... İki denizci dostum köpekleri Çika ile birlikte tekneleri Gezi'de yaşıyorlar. Geçen ay ülkeden ayrıldılar. Dünyayı dolaşabilmek için açtılar yelkenlerini..

İmreniyorum doğrusu.. Özgür, bağımsız, hayatı istediği gibi yaşamayı isteyen herkes gibi.. Bir gün inşallah hepimiz istediğimiz yaşamı yaşamaya cesaret edebileceğiz.. Onlar başardılar.. Denizlere açıldılar.. 

Nereye kadar? Ne zamana kadar? Gidebildikleri yere, gidebildikleri kadar.. Güzel olan da bu değil mi? Onlardan haber aldıkça buradan duyurmaya gayret edeceğim... Yelkenlerinden rüzgar eksik olmasın..


S/Y Gezi
Dünya seyahatine çıkmaya nasıl karar verdiniz?BD: Dünya seyahati olup olmayacağına yolda karar vereceğimiz bir yolculuk diyelim:) Denizde yaşam belki de bir süre sonra yola çıkma isteği doğuruyor.. belki de bir çocukluk hayali. Tam olarak bilmek zor benim için. Ama daha önce Türkiye kıyılarının çoğunu içeren uzun bir yolculuk ve bir kez de Yunan adalarında bir kış geçirdikten sonra galiba daha fazlasını istediğimizi hissettiğimizde karar verdik.

DG: Esasında bu bir dünya yolculuğu değil. Bir yerde sağ salim bitirdiğimizde arkamıza bakıp 'aaaa bu arada dünyayı da dönmüşüz.' diyebiliriz. Ya da bundan daha güzel bir şeylerden söz edebiliriz. önemli olan galiba dünyayı dönmek değil.



Nasıl bir rota ve süre planlıyorsunuz?
BD:Akdeniz’den çıktıktan sonra Kanarya Adaları üzerinden Güney Amerika’ya geçmeyi planlıyoruz. Güney Amerika’da önce Brezilya mı Karayipler mi olacağına da Kanarya’lara vardığımızdaki tarihe göre karar vereceğiz. Atlantik yaşamayı istediğimiz bir tecrübe. Ondan sonrasına ise zaman içinde karar vermeyi düşünüyoruz. Rotalar genelde klasiktir, ama Güney Amerika’ya geçtikten sonra Patagonya’ya inmek de hayalimiz. Herşey zamanla ve yolla belirlenecek galiba.

DG: Mevsim olarak Akdeniz'i geçmek için geç kaldık. Ocak 2015'te okyanusu geçip Güney Amerika'ya varmayı hedefliyoruz. Sonrasında da Patagonya'ya kadar inmek. Ama bu rotayı sonradan değiştirebiliriz.

Deniz dümen yalıtım çalışmasında
Sponsorunuz var mı?
BD: Belli bir sponsorumuz yok ama bu kararı verip de ciddi ciddi hazırlanmaya başladığımızdan beri dostlarımız o kadar yardımcı oldular ki bence en önemli sponsorluk bu. Türkiye’den çıkış sürecimizden başlayarak daha sonra yaşadığımız bazı teknik sorunlar için herkes elinden gelen desteği verdi ki bu insana müthiş bir güven veriyor. Maddi olarak birikimimiz ile idare etmeye çalışıyoruz, ilerideki planlarımızı tabi bu da etkileyecektir. Herşeye yolda çözüm bulmaya karar verdik sanırım:)

DG: Gerçek anlamıyla maddi anlamda da manevi anlamda da dostlarımız var. Sponsorluk kurumundan şimdilik uzak durmaya çalışıyoruz.

Kısa özgeçmişlerinizi ve tanışmanızı yazar mısınız?
BD: Ben endüstri tasarımı okudum ve bir süre mesleğimi yaptım. Aynı dönemde aletli dalışa fazlasıyla merak sarıp bir dalış okulu bile kurdum. Hatta bu sayede Greenpeace ile tanıştım. Deniz ile hem ortak bir arkadaşımız hem de Greenpeace sayesinde tanıştık:) Deniz o dönem Greenpeace’de çalışıyordu ve benim gönüllü dalgıç olarak katıldığım Rainbow Warrior gemisinde tanıştık diyebiliriz. Daha sonra ben de önce gönüllü sonra kampanya sorumlusu olarak Greenpeace’de çalışmaya başladım, iki yıl önceye dek, 14 yıl boyunca. 

Yolculuğa hazırlık kolay olmuyor

DG:  41 yaşındayım. 16 yaşımdan beri yelken yapıyorum. Önce hobiydi sonra mesleğim oldu. Amatör olarak dalgıçlık ve kimi sporlar yaptım. Bunun haricinde dondurmacıdan bilgisayar teknik servisine, endüstriyel tırmanıştan idari işlere kadar bir çok işte çalıştım. Son 10 yıldır kaptan ve yelken eğitmeni olarak çalışıyorum.

Ne zamandan beri teknede yaşıyorsunuz?
BD: Ben, 2001 yılından beri teknede yaşıyorum.
DG: 14 yıldır.



En keyifli ve en çekilmez yanları nedir?
BD: Sanırım en keyifli yanı evinin her zaman istediğin başka bir yere seninle gelebiliyor olması. Evini taşımadan, evinle taşınabiliyorsun:) Çekilmez bir yanı olduğunu düşünmüyorum ya da hissetmiyorum. Belki zor gelebilecek yanları var; örneğin sürekli bakım istemesi, iş listenin asla bitmemesi gibi:)

DG: Beni gerçek anlamıyla yoran tek şey bürokrasi. Bu satırları liman başkanlığı önünde yazıyorum. Saçma sapan deniz hayatını zorlaştırıcı işlerle uğraşıyorum. Eminim gideceğimiz yerlerde de benzer durumlarla karşılaşacağız. Bunun haricinde deniz üzerinden geliştirilen her türlü ilişkiyi seviyorum.

Teknede yaşayan başka dostlarınız var mı? Birlikte yaptığınız, ortak aldığınız kararlar var mı?
BD: Elbette. Türkiye’de teknede yaşayan ya da en az yılın yarısını teknesinde geçiren pek çok dostumuz var. Özellikle Gökova’ya taşındığımızdan beri teknede yaşayan pek çok dostumuz oldu. Gökova’da iken özellikle kışın oldukça sosyal bir yaşamın oluyor. Örneğin ben İstanbul’da yaşarken komşularımla birbirimize hiç ziyarete gitmezdik, Hatta çoğunu tanımazdım bile. Ama belli bir yerde teknesinde yaşayanlar arasında daha sıkı bir komşuluk oluyor. Birlikte iki tekne seyir yaptığımız da oldu, birlikte ‘ev’ partileri verdiğimiz de… Aslında yakın ev komşulukları ya da dostluklarından tek farkı genelde tekne-deniz konularının ortak olması ve herkesin sürekli teknesi ile uğraşması oluyor:)

DG: Var. Ortaklaşa yaptığımız seyirler var ama bizim çevremizdeki dostlarımız hep ilişkilerini bağımsız seçenlerden oluyor galiba. Beraber kaldımız bir limanda sabah kalktığımızda kimseye haber vermeden gidebiliyor olmak ve bundan dolayı mutlu olabilmeyi seviyorum. Bu arada yapmak isteyip de yapamadıklarım var. Mesela son 7 yıldır yaşadığımız Gökova’ daki bir ve çok yakınındaki iki olmak üzere kömürlü termik santrallere karşı bir araya gelememek gibi..

Örnek aldığınız denizciler ve seyahatler var mı?
BD: Birebir örnek aldığım kimse olduğunu söyleyemeyeceğim, bence herkes kendi deneyimlerini kendi yaşar ve hepsi de özeldir. Denizi hakkıyla yaşayan, yalnızca marina denizciliği yapmayan ve bundan keyif alan herkese saygım var. Bizim yapmaya çalıştığımız türden seyahatler yapmış pekçok kişinin yaşadıklarını, tecrübülerini dinlemek, okumak elbette çok öğretici ve keyifli. 



DG: Şu kişi veya bu yolculuk diyemem. Ama yarışmak dışında yapılan kişiye özel yolculuklar ilgimi çekiyor. Bunun illa denizde de olması gerekmiyor. Bu yolculuk karada da olabilir. Her yol galiba iç dünyaya yapılan bir başka yolculuk. Bunu anlatabilen herkesin yolculuğu ilgimi çeker.

Bize seyahatiniz boyunca bilgi ve fotoğraf aktarabilir misiniz?
Elimizden geldiğince elbette aktarırız. Ancak bunu ne kadar düzenli yapabiliriz bilemiyorum. Fırsat buldukça Facebook üzerindeki S/Y Gezi isimli sayfamızı güncelleyeceğiz. Eğer ilginizi çeken haberler olursa size o hikayeyi daha detaylı yazabiliriz.

Köpeğiniz bu duruma ne diyor?
Çika şimdilik durumun farkında mı emin değiliz:) "Daha çok karada zaman geçirelim" diyor galiba. Yine de geçirdiğimiz sürede anladık ki onun en büyük isteği hep bizimle olmak, koşulsuz bir şekilde. Zaten 2 aylıktan beri bizimle teknede yaşıyor, buna çok alışık ama kara görmeden uzun seyirlere de alışacak zamanla.. Çika daha yavru ve o bize biz de ona alışıyoruz. Artık ayrılmamız söz konusu olmadığından onun isteklerini sonuna kadar yerine getirmeye çalışıyoruz.








28 Eylül 2014 Pazar

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."


İnsan unutur. Verdiği sözleri unutur. 
İnsan unutur. Bir zamanlar ne hissettiğini unutur. 
İnsan unutur. Bir zamanlar ne çektiğini unutur. 
İnsan unutur. Çabasının işe yaramadığını unutur. 
İnsan unutur. Tüm sevdiklerinin ve kendisinin öleceğini unutur. 
İnsan unutur. Önemli kabul ettiği şeylerin büyük bir kısmının önemli olmadığını unutur.
Aynı hataları defalarca yapar; çünkü unutur.
Minnet duymaz; çünkü geçmişte kim olduğunu unutur.
Paylaşmaz; çünkü paylaştığında mutlu olduğunu unutur.
Öfkelenir; çünkü öfkelendiğinde acı çektiğini unutur.
Arzularının pençesine düşer; çünkü arzuları asla tatmin edemediğini unutur.
Başkalarını zor duruma düşürür; çünkü başkalarını zor durumdan kurtardığında sevinçle dolduğunu unutur.
Endişelenir; çünkü geleceği kontrol edemeyeceğini unutur.
Pişmanlıklarla ve suçlulukla yaşar; çünkü geçmişi değiştiremeyeceğini unutur.
Tembellikle yaşar; çünkü en değerli deneyimlerin biz onları beklemezken geldiğini unutur.
Hazırlık yapar; çünkü olanın bizi daima hazırlıksız yakalayacağını unutur.
Hayaller kurar; çünkü olanın daima hayal ettiğimizden farklı olacağını unutur.
Başkalarının iyi işlerini kötüler; çünkü kendini yüceltmenin yolunun başkasının hatasına vurgu yapmak değil kendini geliştirmek olduğunu unutur.
Somurtur; çünkü gülümsemenin bulaşıcı bir iyilik olduğunu unutur.
Açgözlülük yapar; çünkü cesaretin en değerli yatırım olduğunu unutur.
Zamanını boş yere harcar; çünkü bu değerli hayatın kısacık olduğunu unutur.
Başarı elde etmek, alkış almak için kendini türlü acıların, türlü erdemsizliklerin kucağına atar; çünkü her şeyin geçici olduğunu unutur.
Suçlar; çünkü eylemlerin özgür olmadığını, koşullarca belirlendiğini unutur.
Böbürlenir; çünkü başarının kendi ürünü olmadığını unutur.
Kendisiyle konuşur; çünkü gerçeği duyabilmek için susması gerektiğini unutur.
Dinlemeyi unutur; çünkü anlaşılabilmenin tek yolunun anlamak olduğunu unutur
Kısacası insan unutur.

******

Yukarıdaki satırlarını okuduktan sonra kendisine ulaştım... Değerli Cem Şen ile sohbetin bitirilebileceğini düşünmüyorum.. Sadece birkaç soru..  ve sizi başka sorulara yönelten cevaplar.. 



Uzak Doğu öğretilerinin kendimizi daha iyi hissettirmesinin nedenleri nedir?
Uzakdoğu öğretileri derken hangi öğretiden bahsettiğimizi netleştirmemiz gerekir. Bildiğiniz gibi Doğu ve Uzakdoğu, neredeyse dünya nüfusunun dörtte üçünün yaşadığı bir coğrafya. Sadece Çin, Hindistan, Japonya, Malezya, Tayland ve Endonezya'nın toplamı bile yaklaşık 4 milyar ediyor. Dolayısıyla da Doğu ve Uzakdoğu aslında dünyanın, nüfus ve kültür çeşitliliği açısından merkezi. Uzakdoğu'dan Batı dünyasına aktarılan ana öğretiler Budhizm, Hinduizm/Yoga ve Taoizm.

Samimi olmak gerekirse, herhangi bir öğreti kendimizi iyi hissetmemizi sağlayabilir. Bununla birlikte kendi kültürü ile çatışmalarını tamamlamamış, bununla hesaplaşamamış insanlar ne yazık ki başka kültürlerin öğretilerinde çare arayabiliyorlar. Bu elbette mümkün olamıyor ve bazen insanları bir öğretinin fanatiğine döndürebiliyor. Fanatizm ilk başlarda insanın sahte bir mutluluk hali yaşamasına yardımcı olsa da bir süre sonra bir tür uyuşma ve körleşme ile sonuçlanıyor. Elbette bu, kendi kültürümüzün öğretilerinin de başka kültürün öğretilerinin de aracılığıyla görebileceğimiz bir zarar.

Bu sebeple doğru anlaşılması gerekir ki, öğretiler EĞER "Hakikat"i işaret etmek ve bu Hakikat'e ulaşmak için bir yöntem iseler, iki gerçekten bahsedebiliriz: 1. Her öğretinin aynı şeyi söylemesi gerekir. 2. Öğretiler asla amaç değil yalnızca birer araçtırlar.

Bu durumda, eğer bir öğreti Hakikat'e ulaşmamıza yardımcı oluyorsa, ister Doğu'dan ister Batı'dan gelsin, mutlu olmamızı ve daha bilge bir varoluş durumuna ulaşmamızı sağlayacaktır.
  
Öğretilerinizin ne kadar etkili olduğunu örnek deneyimlerinizle aktarabilir misiniz?
Öğretilerimin ne kadar etkili olduğundan bahsedebilmek için önce onun ne olduğunu anlatmam gerekli sanırım. Ben, yaklaşık 35 yıllık manevi bir kişisel yolculuğun sonucunda, aynı HAKİKAT'i işaret ettiğine inandığım öğretilerin merkezindeki ana öğretiyi, kültür, cinsiyet ve zamanın koşullarından bağımsız bir şekilde öğrenilebilir hale getirmeye çalıştım. Görüşüme göre, bir öğretinin gücü her koşul altında uygulanabilir olmasından gelmektedir. Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir. Bu sebeple Cem Şen Eğitimleri adı altında bir araya getirdiğim öğreti, benim icadım değildir. Ben, evrensel öğretiyi anlamaya çalışıyorum. Öğretmeye çalıştığım tek şey de işte bu evrensel öğreti. Bazı ustalara göre HAKİKAT'i işaret eden öğretiler, her zamanda ve her varoluş boyutunda aynıdır. Evrenin her köşesinde aynı öğreti vardır çünkü HAKİKAT tektir.

Öğrettiklerimin etkisini yalnızca öğrencilerimin gün geçtikçe varsayımlarından kurtulup uyanmaları ve özgürleşmeleri, özgür bir zihine sahip olmalarıyla ölçebilirim. Özgür bir zihin mutlu bir zihindir. Sanırım bu anlamda fena yola almıyoruz. Örneklemeden özellikle uzak duracağım çünkü kimsede beklenti yaratmak istemem.

Bilgeliğe erişmeye çalışanların sayısının artması insanlığı kurtarabilir mi?
İnsanlığın kurtarılması büyük bir hedef. Budha'nın çok sevdiğim bir lafı vardır: "Tüm dünyayı aydınlatmaya çalışmayın; yalnızca bulunduğunuz köşeyi aydınlatın." Bizim yalnızca bulunduğumuz köşeyi aydınlatmaya çalışmamız gerekir.

Elbette bilgeliğe ulaşmaya çalışanların sayısı arttıkça dünya çok daha iyi bir yer olacaktır. Bu tartışma götürmez bir gerçektir. Bunun için 3 temel sorun üzerinde çalışmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bunlar: öfke, açgözlülük ve cehalet. Eğer, bu üç tehlike ile başa çıkabilecek bilgeliğe ulaşabilirsek bu durumda insanlık mutlaka bundan büyük fayda görecektir. 

Anlamamız gereken şey şudur: insanlığı kurtaracak şey ile bireysel olarak bizi kurtaracak olan şey aynı şeydir.


Kendimizle ilgili farkındalıkları nasıl artırabiliriz?
Farkındalığı artırmanın yolu, unutmamaktan geçiyor. Neyi unutmamak? İlk olarak şimdiki zamanı. Sonra yaptığımız şeyi. Sonra bedenimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi. Eğer farkında olmayı anımsayabilirsek farkında olabiliriz. O sebeple de ilk adım anımsamak olmalı. 

Kendimize yalan söylemeyi nasıl aşabiliriz?
Kendimize yalan söylediğimizi fark etmeden yalan söylemeyi aşamayız. Yalan söylediğimizin farkında olmalıyız ilk olarak. Yalan söylediğimizi fark edebilmek içinse yalanın bir amaca hizmet ettiğini ama vaadettiği şeyi veremediğini anlamamız gerekir. Her yalan bir vaatle gelir ancak asla vaadini yerine getiremez. Zaten vaadini yerine getirseydi yalan olmazdı. Kendimize kendimiz hakkında söylediğimiz yalanlar, kendimizi gerçekte olduğu haliyle görmemizi engellemektedir. Bu engelleme bizi içinde bulunduğumuz durumdan çıkmaktan engellemekte ve acı çeksek de bir tür uyuşma hali içinde tutmaktadır. O nedenle de yalanlarımızın bize acı verdiğini ve hizmet etmediğinin anlamalıyız ilk olarak ki yalan söylemeyi bırakabilelim. Elbette bunun için de yalanlarımıza inanmayı bırakmalıyız. Bizler yalanlarımızı başkalarını değil kendimizi hayali bir gerçekliğe ikna etmek için söyleriz.Her yalan bir vaatte bulunur. Hiçbir yalan vaadini yerine getiremez. Yalanı bırakmak için ilk olarak yalanımıza inanmayı bırakmak gerekir. Bunun için de yalanın vaadettiği şeyi vermeye muktedir olmadığını anlamalıyız. Bu anlayış farkındalıkla gelecektir. Farkındalık ise yalnınzca doğru soruları sormaya hazır olduğumuzda vardır.

İnsanların birbirleriyle iletişimi neden bu kadar zorlaştı?
İnsanlar arası çatışma her zaman vardı. Hatta bu çatışma ve onun iyileştirilmesi için Pali dilinde, 2500 yıl kadar önce Budha tarafından kullanılan Papancha diye bir terim bile vardır. Papancha, anlam olarak tat katmak, çeşnilemek demektir. Genel olarak gelecek ya da geçmiş ile ilgili kurgularımızı, vesveselerimizi, varsayımlarımızı anlatır. Kişiler arasındaki çatışmanın temelinde karşımızdakini, kendimizi ve çatışmayı doğru şekilde kavrayamamak vardır. Bana bir insan ile arasında çatışma olduğunu söyleyerek gelen her öğrencime aynı tavsiyede bulunurum: eğer anlaşılmadığınızı düşünüyorsanız bilin ki karşınızdakini anlamıyorsunuzdur. Yani, anlaşılmadığınızı düşündüğünüz her zaman mutlaka anlamaya çalışın. İnsanlar eğer dinlemeye ve anlamaya hazır olsalar iletişim o kadar zor olmayacak. Ne yazık ki hepimizin kafasındaki -meli ve -malı'lar, iletişimin önündeki en ciddi engeli oluşturuyorlar.

Yalnızlığı bu kadar çok severek bir başkasıyla yaşam kurmaya çalışmak yaman çelişki değil mi?
İnsanlar yalnız yaşamak için yaratılmış varlıklar değildir. Samimi bir şekilde yalnız kalmak isteyen insan yok denecek kadar azdır. Bir bebeğin bile karnının doyurulması hayatta kalmasına yeterli olmuyor. Sevilmeyen bebeklerin hayatta kalmaları zorlaşıyor. İnsanlar, başka insanlara ihtiyaç duyarlar. O sebeple yalnız olmayı istemek çoğu zaman bir ilişkinin yükünü taşımak istememektir. Daha doğrusu sorumluluğu yük sanmak demektir. Biz insanlar sürekli olarak yetki sahibi olmak ama sorumluluk sahibi olmamak isteriz. Hep birbirleri ile çelişen şeyler ister dururuz. Soruna sebep olan eylemi yapmayı sürdürmek ama soruna sahip olmamak isteriz mesela; evli olmak ama bekar gibi yaşamak... Aydınlanma, uyanma yolunda ilerleyip bağımlılıklarımızı sürdürmek... Yalnız olmak ama ilişkiye sahip olmak da böyle bir şey. Yani işimiz ne yardan ne serden geçmektir. Oysa birinden birini bırakmak durumundayız. Dediğim gibi hayatın üç ciddi sorunu var: açgözlülük, öfke ve cehalet. Bu, açgözlülük sınıfına giriyor.


Sevgi ve şevkat öğretilebilir mi?
Elbette öğrenilebilir ve geliştirilebilir. Bunun yolu aslında çok kolay. Şefkati geliştirmek istiyorsanız anlayış geliştirmelisiniz. Şefkat çoğunlukla acıma duygusu ile karıştırılır oysa acıma değildir. Acıma tehlikeli bir duygudur ve çoğunlukla acıdığımız varlığa bu acıyı yaşatana karşı öfke duygusunu barındırır. Şefkat ise, acının nasıl bir cehaletle yaşandığının acıyı çekenin de acıyı çektirenin de benzer bir cehaletin kurbanı olduğunun anlaşılmasını sağlar. Şefkat iyileştiricidir. Acının niçin yaratıldığının anlaşılması şefkati artırır.

Sevgi ise emek ile ilişkilidir. Bir insana ya da bir şeye harcadığımız emek arttıkça onunla ilgili sevgimiz de artar. Sevginin en ileri formunda ise sevdiğimiz şeyi kendimizden özgürleştirmek vardır.

Din insanları doğru yolda tutmaya yetmiyor.. İnsan kötü bir varlık olmaktan nasıl kurtulur? Kurtulabilir mi?
Eğer varlıklara fırsat verilir ve yeterli şefkat ile temas ettirilirlerse, eğer korkularından kurtulmalarına yardımcı olunabilirse kötü eylemlerden uzaklaşmaya başlıyorlar. İlk olarak şunu anlamamız gerekir ki, kötü insan yoktur yalnızca kötü eylemler vardır. Bir hapishanede bile eğer insanlara kötü olmadıkları sadece kötü bir şey yapmış oldukları anlatılabilirse, hapishaneden çıktıktan sonra tekrar suç işleme ihtimalleri büyük oranda azalıyor. İnsanlar suçlu ya da kötü değildir, sadece cehalet sebebiyle kötü eylemlerde bulunurlar. O sebeple insanlara iyi eylemlerde bulunma ve değişme fırsatı vermeyi asla bırakmamalı, hatta bunun devlet eli ile yapılmasını talep etmeliyiz.

Beden sağlığımızın iç huzurumuzla nasıl bir ilişkisi var?
Yıllar önce, benim için dönüm noktası olan manevi deneyimlerden bir tanesini bir ustam ile sohbet ederken yaşadım. Kaula Lumpur'da usta ile evinin balkonunda, bir çalışma arasında sohbet ederken, ona bir miktar sağlık, anlamlı ilişkiler ve manevi gelişimden daha önemli bir şeyin var olmadığını düşündüğümü söyledim. Bana, "Bedenini sağlıklı hale getirmek istiyorsan ruhuna yatırım yap" dedi. Açıkcası buna şaşırdım. Ben her zaman bedenin iyileştirilmesi için beden üzerinde çalışmanın gerektiğini düşünürdüm. Elbette beden üzerinde çalışmak çok önemli ama uzun yıllar süren öğrenme ve öğretme deneyimlerimin sonucunda şunu samimiyetle söyleyebilirim ki, sağlık beden ile değil bilinç ya da ruh ile ilişkilidir. Bedenin sağlıklı olması zihinsel sağlığımıza katkıda bulunur ama asıl ciddi değişim zihnimizin huzurlu olması ile yaratılır. Kesinlikle bedenin gevşemesi ve canlanması duygularımızın ve zihnimizin huzurlu hale gelmesine yardımcı olacaktır. Bu da zihnimizdeki huzurun artmasının sonucunda bedenimizin çok daha iyi ve huzurlu olmasına yardımcı olacaktır.

Taoizm'de duyguların kaynağının zihnimiz değil duygular olduğuna inanılır. Yıllar süren deneyimlerin ardından size bunun doğru olduğunu söyleyebilirim. Düşünceler zihnimizin ürünleri olsalar da duygular organlarımızla ilişkilidirler. Dolayısıyla organlarımızın ve bedenimizin ılımlı ölçüde sağlıklı olması ile dengeli duygular ve iç huzur arasında bağlantı vardır.

İnsan paranın hükümdarlığına son verebilir mi? Alışveriş yapmayı bırakabilir mi?
Para yalnızca bir araçtır. Özellikle de gözde büyütülen bir araç. Yıllardır içsel gelişim alanında eğitim veren pek çok insan gibi ben de para konusundaki önyargılı yorumlara muhatap olur dururum. Bu röportajda değil ama belki başka bir yazıda bir ara para ile içsel gelişim eğitimleri arasındaki ilişkiyi, özellikle de yanlış anlaşılıp duran ilişkiyi anlatmak istiyorum.

Şimdi sorunuza geri dönecek olursak, gerçekçi olmak gerekirse, şimdilik içinde yaşadığımız dünyada bir takas aracı olarak parayı kullanıyoruz. Elbette gerçekte para diye bir şeyin var olmadığı, sanal bir değer olduğu, paranın tek amacının sürekli değer yitirmek ve bizi durduk yerde fakirleştirerek ana paraya sahip olan büyük güçlerin gücünü daha da artırmak olduğunu vs.. söyleyebiliriz. Bununla birlikte paranın bu gücü bizim açgözlülüğümüz olmadan var olamaz. O nedenle paranın besininin daima bizim açgözlülüğümüz olduğunu anımsamalıyız.

Kişisel olarak hayat boyu en büyük yatırımımı eğitime harcadım. Bugün geriye dönüp baktığımda pek çok insanın mal edinmek için harcadıklarından daha büyük miktarda bir parayı eğitimime ve eğitim gezilerime harcadığımı görüyorum. Bu, benim için para kazanmanın ve para harcamanın en iyi yoluydu. Budha para için 6 öneride bulunur:

1. Doğru şeyden para kazan, kimseye zarar verme.
2. Doğru şeye para harca, kimseye zarar verme.
3. Paranın bir kısmını yaşamak için ayır.
4. Paranın bir kısmını işine yatır.
5. Paranın bir kısmını ilerde ihtiyaç duyabileceğin şeyler için bir kenara ayır.
6. Paranın bir kısmını hayır işlerine ve öğrenmeye ayır.

Benim para konusundaki algım ve önerim de bu. Eğer kendiniz için gerçekten önemli olan şeyi anlayabilirseniz, onun için para harcamak sizin için mutluluk olacaktır. Eğer sizin için gerçekten önemli olan şeye para bulamadığınızı düşünüyorsanız bu da sizin yanılsamanızdır ama bu konu da başka bir sohbete kalsın..



Cem Şen 1968 yılında doğdu. 1981 yılında savaş sanatları eğitimi almaya başladı. 1987 yılında Zen Budizm’in Türkiye’deki temsilcisi olan İlhan Güngören ile tanıştı ve 1987-1990 yılları arasında Güngören’in asistanlığını yaptı. Bir yandan Güngören’i Zen çalışmalarında ve Tai Chi Ch’uan derslerinde destekleyen Cem Şen aynı zamanda Namık Ekin, Mustafa Aygün gibi eğitmenlerle savaş sanatları eğitimini sürdürdü.

1990 yılında ilk çeviri eseri yayınlandı. Aynı yıl çalışmalarını tümüyle Taocu çalışmalara yönlendirdi. Sırasıyla Mantak Chia, Master Wang, Master Wu, Eric Steven Yudelove gibi ustalardan eğitim alan Cem Şen aynı zamanda bu ustalardan farklı Taocu sistemleri öğretme yetkisi de aldı.


Halen ustalar ile çalışmalarını ve dünyanın farklı yerlerinde bulunan yaşayan büyük bilgelerle iletişimini ve arayışlarını sürdürmektedir. 

1991 yılında Dharma Yayınları’nı ve ardından 
2003 yılında bu yayınevinden ayrılarak 
Klan Yayınları’nı kurmuş olan Cem Şen’in içlerinde “Enerjinin Dansı: T’ai Chi Ch’uan” ve “Dolmuşa Binme ve Dolmuştan İnme Sanatında Zen” adlı kitaplarının da bulunduğu 8 kitabı ve yaklaşık 40’a yakın çeviri eseri bulunmaktadır.

************

Tüm dünyaya yayılmış ve Chan (Zen), Dzogchen, Gnostisizm, Sufizm, Taoizm gibi farklı adlarla tanınan öğretiler bize, tüm evrende tek öğretinin varolduğundan bahseder. Bu öğreti evrensel yasaların, insan zihninin lisanında anlaşılmasını sağlar. Bu yasalar ise tüm varlıkların “gerçek doğalarını” keşfedip, saf ve mutlak mutluluğa ulaşmalarını sağlayan bir yol haritasıdır. Bu Hakikat ve onun bilgisi, tüm öğretilerin kalbini oluşturmaktadır. Öğretiler bu Hakikat’i taşıyan birer kalıptır.

Cem Şen eğitimlerinde bu amaçla, her öğretinin merkezinde varolan öğreti, Şamanizm, Taoizm, Chan ve Budizm temel alınarak çalışılmaktadır. Evrensel öğreti üç temel üzerinde yükselmektedir. Bu üç temel, hemen her öğretide “Üç Temel Manevi Güç” ya da Üç Hazine (Beden, Nefes/Enerji ve Bilinç) olarak adlandırılmaktadır. 

Cem Şen Eğitimleri’nde Üç Hazine, tarih boyunca ruhsal gelişimin ileri aşamalarına ulaşmış ustalardan kesintisiz bir gelenekle günümüz ustalarına aktarılan 5 aşamalı bir eğitim programı ile çalışılmaktadır.




26 Eylül 2014 Cuma

Babakale'ye göç eden iki metal müzisyen, Özhan Deneç ve Ayşe Saran'dan Babakale şarkısı ve orkinos salatası tarifi..


Özhan Deneç ve Ayşe Saran ile Babakale tatilim sırasında tanıştım.. Metal müzik seven ve metal müzik yapan bu iki genç insanın çok sakin bir deniz kasabasında yaşamayı seçmiş olmaları bu söyleşiyi doğurdu..

Metal Müzik'i diğer türlerden ayıran en önemli özellik nedir?
ÖD- Agresif oluşu. Ben her tür müzik dinlemeyi seven biriyim ama kendim üretirken ancak sert müzik ile deşarj olabiliyorum. Metal Müzik benim için toprak görevini görüyor. Sayesinde gündelik hayatta sakin kalabiliyorum.

Müzik yolculuğunuz nasıl başladı, nasıl ilerlemeyi planlıyorsunuz?
ÖD- 9 yaşında org kursuna giderek başladı. Daha sonra ortaokulda dinlediğim müzikten dolayı gitara merak saldım. 19 yaşından itibaren profesyonel olarak müzisyenlik yapıyorum. Çeşitli sanatçılar ve gruplarla sayısız konsere çıktım. 

Beş stüdyo albümünde prodüktörlük, aranjörlük, bestecilik ve söz yazarlığı yaptım. 

Şu an Ayşe Saran, Murder King ve Özlem Tekin ile birlikte aktif çalışıyorum. İleriye dönük yeni albümler, yan projeler var tabii ki kafamda.

Babakale'ye bir müzik yazsanız nasıl olurdu? 
ÖD- Zaten yazdım..   Ayşe Saran’ın “Babakale” ve  Murder King’in “Dinlediğim Masallar” şarkıları burada, buraya ithafen yazılmış şarkılardır. 

Babakale, yaşamınızda neleri değiştiriyor?
ÖD- Öncelikle siyaseti hayatımızdan çıkarıyor. Kimin ne dediği, tartışmalar, gündem vs. hiç biri ile bi işimiz kalmadı. Sonra İstanbul’un negatif enerjisi yerini huzurla dolduruyor. Ve şehir hayatının, kalabalığın yarattığı o asosyallik, yalnız kalma arzusu ortadan kalkıyor. İnsanlar genelde emeklilik hayatının buralarda geçirileceğini düşünüyor oysa biz burada İstanbul’da olduğumuzdan çok daha fazla sosyal, aktif ve enerjiğiz. Hava, su, oksijen ve yediklerimize değinmiyorum bile!! 

Değinelim.. Mutfakla ilişkiniz iyi görünüyor.. Babakale yerelleriyle bir tarif verir misiniz?
ÖD- Tabii.. Malzemeler:
4 dilim bonfile Orkinos ( ikişer parmak kalınlığında)
1 büyük boy soğan, yarım demet maydonoz
Tuz, karabiber, pul biber
Kekik, sumac, nar Ekşisi
Zeytinyağ, limon

Öncelikle orkinosları derin bir tepsiye dizip, üzerlerine tuz, karabiber (tane olursa daha iyi) ve kekik serpip, bol zeytinyağ koyup en az 1 saat marineye bırakıyoruz. Orkinos çok kuru bir balık olduğu için yağı az koymayın. Bol koyup içine çekmesini bekleyin. Marine kabını eğer buzdolabında bekletecekseniz, balıkları pişirmeden önce en az yarım saat (bence 1 saat) oda ısısında bırakın. Böylece içleri daha kolay pişer. Soğanları piyazlık doğrayın ve maydonuzu ince ince kıyıp derin bir salata kasesine koyun. Üzerine bol sumak, biraz pul biber ve 2 çay kaşığı tuz koyup hafifçe karıştırın.

Orkinosları ızgarada her iki tarafını 4’er dakika pişirin. Daha önce dediğim gibi çok kuru bi balık olduğu için pişirirken ekstra kurutmayın,sulu kalmasına dikkat edin. Pişen balıkları bir kapta biraz tuz ekleyip çatalla didikleyin. Didiklenmiş balığı soğan maydonoz karışımına katın. Üzerine  bol zeytinyağ ve 1 limonun suyunu döküp karıştırın. (Salata ve mezelerinizin daha lezzetli olması için muhakkak ellerinizle karıştırın!)

Karışımı yayvan bir salata tabağına döküp üzerine nar ekşisi gezdirin. Nar ekşisi yerine arzunuza göre içinde rokfor eritilmiş krema, thousand island sos veya soya sos da kullanabilirsiniz. Afiyet olsun…

Harika bir tarif.. Tattığım için biliyorum. Teşekkürler Özhan..
Çok sormak istiyorum: İstanbul'u neden terk ettiniz?
AS- Birimizden birimizin (İstanbul ya da ben) artık bu ilişkiyi bitirmesi gerekiyordu. Zaten iyice yıpratmıştı.. İstanbul artık başkalarına ait. Ben durmadan şikayet ediyordum, o durmadan kalabalıklaşıyor, pisleşiyordu; kabalaşıyor ve rant malzemesi haline getiriliyordu. Boğaz Köprüsü’nden geçerken denize bakıp “oh be!” demeyi bırakalı tam on yıl oldu.. Çok sevdiğim Anadolu yakasının hali hazırda ırzına geçiliyor. İnsanları da iyice manyaklaştı.. Arkadaşlarımız agresif ve huysuz; siyasi anlamda kafalar çok karışık. Ben söz bile yazamaz hale geldim. Ya tüm bunları görür, farkına varır ve kendini kurtarırsın ya da bu kargaşanın içinde yaşamaya mecbur hissedersin kendini..

Sevgilimle dedik ki “bu kadar mutsuzsak neden zorluyoruz?” Sonrasında olaylar hızla gelişti. Bu kararı verdikten sonra da şansımız yaver gitti, pılıyı pırtıyı toplayıp uzadık İstanbul’dan.


Aileniz, arkadaşlarınız ne diyor bu duruma?
AS- Buraya yerleştiğimizi hala birçok arkadaşım bilmiyor ve belki bu röportaj sayesinde öğrenecekler. Gizli tuttuğumuzdan falan değil ama ilan da etmek gelmedi içimizden. Bazen program yapmak için arayıp soran arkadaşlarım oluyor ‘tabi buluşalım bana gelsenize’ diyorum, ‘olur’ diyorlar.. Biraz konuştuktan sonra durumu açıklıyorum.. Yakın dostlarımız sürekli ziyarete geliyorlar, nerede yaşadığımızı merak ediyorlar vs… Hoşumuza da gidiyor tabi, insanın yakın arkadaşlarının ne kadar yakın olduğu daha net ortaya çıkıyor bu gibi durumlarda. Bu söylemimin içinde kesinlikle bir sitem falan yok amman ha…

Babakale'ye yerleşme öykünüzü anlatır mısınız?
AS- Bundan beş yıl evvel Gülpınar’da düzenlenen bir festivalde çalmak üzere yola çıkmıştık bütün ekip. Fakat tam Çanakkale’ye geldiğimizde organizasyonun iptal haberini aldık. Bir kısmımız ‘madem buraya kadar geldik en azından tatil yapmak için Kuzey Ege’ye geçelim’ dedik ve keşif başladı. Sonra yazları hep gelmeye başladık, burada huzurluyduk. Yıllarca Babakale’de ev aradık ama bulamadık. En sonunda 2014 Mayıs ayında; burada otelinde kaldığımız Mustafa Abimiz’in minicik bir evi vardı ama hep kiracı vardı, bize oranın artık müsait olduğunu söyledi, eve girdik baktık ve Temmuz ayında buraya eşyalarımızı getirttik, bu süreç oldukça çetrefilliydi. Temmuz ayı boyunca Babakale’de kaldık. Sonra konser için İstanbul’a döndük, bu sefer İstanbul bizim için ekstra stresli geçti. Zaten kışı da Babakale’de geçirmeye karar vermiştik ve İstanbul’daki evimizi kapatmak için koşuşturmalar başladı, 1 ay içerisinde İstanbul’daki evimizi kapadık, eşyaları depoya koyduk, Össan’ın gitarlarını, bilgisayarlarımızı ve bir iki tane bize ait, beraber satın aldığımız eşyamızı arabanın arkasına yükledik, yeni evimize doğru yola koyulduk. Çok değişik ruh halleri.

Hep burada yaşayabilir misiniz?
AS- Burada sonsuza kadar yaşamayacağız belki ama şu aşamada İstanbul’a dönmeyi düşünmüyoruz. Hiç bir kısıtlamamız; çoluğumuz çocuğumuz, hayvanımız, bizi engelleyen ya da durduran bir şey yok. Birbirimizce varız sadece. Burada çok sevdiğimiz dostlarımız var artık, minimal ve lezzetli bir süreç yaşıyoruz. Benim tek sorumluluğum işim ve ailem. Zaten iş gereği (jingle) İstanbul’a neredeyse iki haftada bir gidiyorum, onu bile keyifle yapıyorum çünkü sonunda buraya döneceğimi biliyorum. Çalıştığım arkadaşlarım da çok değerli, sevdiğim insanlar.. o yüzden ayaklarım geri geri gitmiyor.

Köye göç etmeyi düşünenlere ne söylemek istersiniz?
AS- Herkese tavsiye edemem böyle bir hayatı. En başta gerçekten yerleşmek istedikleri bir yer olmalı, sonra 1-2 ay orada yaşamayı tecrübe etmeli. Ayrıca illa da herkes şehri terk edecek diye bi olay yok, herkes keyfine baksın..

Babakale parçanızı ne zaman, nasıl hayata geçirdiniz?
AS- İkinci albümüm Kavga Başladı’nın repertuarını yaparken, on günlüğüne Össan’la birlikte beste yapmak ve söz yazmak için buraya Babakale’ye geldik. Elimizde akustik gitar ve defterlerimizle kaleye çıkıp bir şeyler karalıyorduk.. ben İstanbul’dayken Babakale için bir şeyler yazmaya başlamıştım zaten.. kalede devam ettirdim, Össan çalmaya başladı ve şarkı ortaya çıktı. Şarkının içinde Babakale geçmiyor ama gerek de yok zaten.

Babakale'nin size, sizin ona...  etkileşimleriniz neler oldu?
AS- Kaybettiğim bazı şeyler vardı. Çok sinirli ve agresif bir insana dönüştüm bu on yıl içinde, kendi iç çatışmalarım gün yüzü görmüyordu, zaten iç çatışma denen şey gün yüzü görür mü o da ayrı konu ama barış ilan edemediğim çok fazla çatışma vardı kendi içimde, aceleciliğim ve sabırsızlığım çok zarar veriyordu. Şu aşamada onları iyileştiriyorum, önemli bir adım bence, çünkü kendinle yüzleşmek ve iyi hissetmek istiyorsun, buna cesaretin var ise, bir şeylerin üzerini kapatmak yerine onları iyileştirme yolunda ilerliyorsun.

Müzik hayatınızdaki değişim ve gelişmeleri aktarır mısınız?
AS- İki tane albümüm var. Tam olarak değişim olmasa bile gelişim var tabi ki. İkinci albümüm ile ilk albümümün arasında yedi yıl var. Dolayısıyla ikinci albümüm benim için duygu anlamında daha güncel; güncel olmasından öte tavırlı bir albüm oldu.. ‘Kavga başladı’. Bundan sonra albüm yapar mıyım? bilemiyorum. Çünkü insanın ömründen gidiyor. Yokluk içinde iyi işler yapmaya çabalıyorsun. Belki buradaki küçük stüdyomuzda şarkılar yapıp, single’lar halinde yoluma devam etmeyi düşünebilirim.


13 Eylül 2014 Cumartesi

Deniz Tunç Tasarım'ın 2014 Koleksiyonu'nda Organik Çağrışımlar...

Pirinç Kase "Mikado Serisi"
Deniz Tunç Tasarım, 2014’e yeni koleksiyonu ile girdi. Desenlerden arındırılmış, yalın doku ve formlarıyla dikkat çekiyor. Paravan, sehpa, mumluk, kase, dresuvar, lambader, masüstü lambalardan oluşan koleksiyonun yaratım sürecinde tasarımcı, formları üst üste bindirerek algısını deneysel dizilimlere zoom'lamış..

Koleksiyonun cam ve metal ağırlıklı ürünleri, geleceğe dönük yüzleriyle "unique" çağdaş sanat nesneleri algısını yaratıyor. Özellikle ışık tasarımları, yerleştirildikleri mekana özgün karakterleriyle yeni anlamlar kazandırıyorlar..  Sıcak ya da soğuk, çıplak, giyinik, mesafeli, yakın, neşeli, dramatik... 

Mekanın duygusunu mekanın odağına yerleştirilen karakterli, sıra dışı heykelsi formlar çevresindekileri  etki alanlarına almayı ustalıkla başarıyor.




Neo Dizilimler koleksiyonu -adı üstünde- aynı formun yalnızca boyutlarıyla oynayarak, birden fazlasının hepsiyle bambaşka bir form yaratma macerasıyla oluşmaya başlamış. Tekil formlar, yuvarlak iç bükey kaseler, farklı kalınlık ve boyuttaki metal çubuklar ve yorumlanmış yeni formlar arka arkaya sıralandığında üstüste bindirildiğinde ya da içiçe girdiğinde bambaşka oluşumlar yarattılar...


Lambader "Kabuk Serisi"
Deniz Tunç'un Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi'ndeki showroom'una uğrayın bir gün. Tasarımcının birçok eserini görebilir, yakından hissedebilirsiniz. Özellikle sanat odaklı kimliklere yeni bir mekan oluşturacaklarında önce burayı görmelerini öneririm..

Mikado Serisi'nde yeralan kase, Eylül 2014 ürünü. Pirinç çubuklar üzerinde, doğanın bizden hala esirgemediği meyveleri taşımaya hazır kutsal bir kase gibi..

Üç farklı yükseklikte hazırlanan Mikado sehpalar iki farklı renkte el yapımı camlardan ve pirinç ayaklardan oluşuyor.

Sehpa "Mikado Serisi"

10 Eylül 2014 Çarşamba

ArtInternational'ın yönetmeni Dyala Nusseibeh, birbaskaistanbul'a verdiği röportajda çağdaş Türk sanatının geldiği noktayı çok etkileyici bulduğunu söyledi..

ArtInternational Uluslararası Sanat Fuarı bu yıl 26-28 Eylül tarihlerinde İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde açılıyor. Modern ve çağdaş sanatın ünlü isimlerini bir kez daha İstanbul’da buluşturan fuara 24 ülkeden 80 seçkin galeri katılıyor.

Türkiye'den katılan galeri sayısı sadece oniki: Galeri Manâ, NON, Pi Artworks, PİLOT, Rampa, ArtSümer, x-ist, Galeri Zilberman, Dirimart, Galeri Nev, Rodeo, Sanatorium.

ArtInternational’ın yönetmeni Dyala Nusseibeh, birbaskaistanbul'a verdiği röportajda çağdaş Türksanatının geldiği noktayı çok etkileyici bulduğunu söyledi:  "Son yıllarda İstanbul’un sanat ortamı organik bir şekilde gelişiyor ve bu, dışarıdaki sanat ortamının çok fazla ilgisini çekiyor. ArtInternational’ın da bu anlamda doğru bir zamanda yapıldığına inanıyorum. Özellikle yurt dışından gelen misafirlerimiz için, merak ettikleri Türkiye çağdaş sanatıyla karşılaşmak ve İstanbul’da olmak çok heyecan verici."

Türkiye, Türk sanatçıları ve koleksiyonerleriyle ilişkiniz ne zaman başladı?
Yaklaşık 3 yıl önce, fuar kurucularından biri olan İngiltere kökenli Montgomery firması tarafından İstanbul’daki sanat ortamını araştırmam istenmişti. İstanbul Bienali'nin başarısının, Türkiyeli galerilerin ve sanatçıların uluslararası sanat fuarlarına katılımının ve görünürlüğünün artışının ve önemli sayıda Türkiyeli koleksiyoneri ismen tanımaya başlamamızın ardından, Montgomery İstanbul’da yeni bir sanat fuarı lanse etmek için doğru bir zamanlama olup olmadığını anlamak istedi. Bu sebeple Türkiye’de yeni bir sanat fuarı düzenleme konusunda ve buradaki sanat sahnesine anlamlı bir katkıda bulabilmek amacıyla Türkiyeli galericiler, sanatçılar ve koleksiyonerlerin bakış açılarını ve fikirlerini almak üzere Türkiye’ye geldim ve büyük bölümüyle ilk defa olarak tanışma imkanı buldum.  

Osman Dinç "Yağmur Çeşmesi", 2013, Pi Artworks, London/Istanbul
Uluslararası sanat koleksiyonerlerinin Türk sanatçılarına ilgisi nasıl sizce?
Geçen yıl çok fazla uluslararası konuğumuz vardı. Hem fuar davetlileri hem de Bienal’I izlemek isteyenlerin buluştuğu bu dönemde gördük ki, Türkiyeli sanatçılar çok fazla merak ediliyor. Az once de söylediğim gibi, Türkiye çağdaş sanatının yükselişi dışarıdan ilgiyle izleniyor. Küreselleşmiş dünyamızda, Roma, Paris, Londra gibi ‘kültür merkezi’ şehirlerinin etkisi ve egemenliğinin azaldığını sıkça duyup okuyoruz. İşte bu durum, İstanbul gibi kültür dünyası yeterince keşfedilmemiş şehirlere öne geçme fırsatını sunuyor ve bence çok sayıda insan bunun heyecan verici olduğunu düşünüyor.

Amerika, Asya, Ortadoğu, Avrupalı sanatçılara birlikte üretim imkanı verecek bir etkinlik planlıyor musunuz? Fikir ve düşüncelerin paylaşılabileceği söyleşi ve paneller organize edilecek mi? Fuar izleyicilerine ne gibi sürprizleriniz var?
Katılacak galeriler ve getirecekleri işlere baktığımızda yine heyecan verici bir ArtInternational bizi bekliyor diyebilirim. Henüz açıklamadığımız için burada söyleyemiyorum ama artistik direktörümüz Stephan Ackermann’ın hazırladığı artistik programın büyük sürprizler barındırdığının tüyosunu verebilirim buradan. Asya’dan önde gelen galeriler bu yıl ilk defa fuara katılacak; sanatçılarının fuar programına katılımını sabırsızlıkla bekliyoruz.

Konuşma Programı için, SPOT Projects’in kurucuları Tansa Ekşioğlu ve Zeynep Öz ile çalışıyoruz. Davetli konuşmacılar arasında Avrupa, Amerika ve Ortadoğu’dan tanınmış şahsiyetler yer alıyor.

Etrafındaki coğrafyanın da farkında olarak, politik, bürokratik ve ekonomik engellerle dolu bir Türkiye'de ne gibi kültürel öngürüler olduğunu tartışacağımız bu konuşmaların Türkiye’de ciddi bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz. Başak Şenova’nın küratörlüğünde hazırlanan Video Programı, alternatif sanat kurumlarına ve sanatçı inisiyatiflerine ev sahipliği yapan İnisiyatifler ile izleyicilerin alternatif izleme deneyimiyle karşılaşacağı Projeler bölümlerinin de altını özellikle çizmeliyim. 

JOAN MIRÓ, "Statue", 1975, Galerie Lelong, Paris
Fuarınızda geçen seneki gibi "Non Profit Bölümü"nüz ile sanatçı gruplarına ve Türkiye'nin bağımsız sanatçılarına yer tahsis etmeyi düşünüyor musunuz?
Elbette. Ticari galeriler ve grupların yanı sıra bağımsız grup ve sanatçılara olanak sağlayan İnisiyatifler Bölümü bu sene de en keyifle hazırladığımız bölümlerden biri.

Türkiye'den katılan galeri sayısı neden bu kadar az?
Fuara yapılan başvuruları değerlendiren Danışma Kurulu’nun kararı bu elbette. Ama şunu çok net söyleyebilirim ki, ArtInternational’ın önceliği ve Türkiye’deki diğer fuarlardan en önemli farkı, program kalitesini yukarıda tutması.  Bunu galeri seçimlerinden artistik programın hazırlanmasına ve mekanın düzenlenmesine dek her detayında yakalamaya çalışıyoruz. Türkiye’den de uluslararası galerilerin başarısını ve kalitesini düşündüğümüzde onlarla yan yana gelebilecek galerileri seçmeye dikkat ettik.

Geçen seneki fuar hakkında fikir verebilecek ziyaretçi sayısı, ziyaretçi profili ve eser satış adetleri ve satış rakamları hakkında bilgi verebilir misiniz?
Fuarın halka açık günlerinde ziyaretçi sayısını tam olarak sayamamış olsak da, aralarında önemli isimlerin de bulunduğu 5000 yerleşik ve uluslararası koleksiyonerin VIP programımıza katıldığını biliyorum. Satış rakamı olarak 1. yılın toplam satış rakkamına sahip değiliz ancak satılan en pahalı eserin 1 milyon Avro'ya, en az pahalı eserin ise 800 Avro'ya satıldığı bilgisine sahibim – bu nedenle herkese uygun bir eser vardı diyebilirim!

Fuarın sanat dünyasına ne gibi katkıları olacak sizce?
Henüz ikinci senede bunu söylemek için çok erken olabilir ama ArtInternational’ın Türkiye’deki gerçek çağdaş sanat ortamı için ciddi bir boşluğu doldurduğunu ve onu en iyi temsil edecek platforma dönüşeceğine inanıyoruz.

Blogumun klasik sorusunu sorup  “İstanbul hakkındaki izlenimlerinizi beş duyunuzda” aktarabilmenizi rica edebilir miyim?
Görme – Boğaz, Haliç ve ufuk noktasını vurgulayan muhteşem camiler ve kiliselerden oluşan manzara. Ve Mısır Çarşısı’ndaki rengarenk baharatlar.
Koku  – Taze meyve suları, Türk kahvesi, deniz kokusu!
Dokunma – Halılar, çiniler, pudra şekerli Türk lokumu
Tat  – Döner kebap, taze balık, patlıcan ve pilav
İşitme – Trafik! Ve martılar

İstanbul'a dair bir hayal projeniz var mı?
Evet, Fuar kapsamında tüm yıl boyunca yerli ve yabancı sanatçılar için “sanatçı yerleştirme programı” başlatarak, sanatçıların sanatlarını ifade edebilecekleri stüdyo/atölye imkanı yaratmak.. Hiç şüphesiz İstanbul herkes için ilham kaynağı olacak bir şehir!

Katalan ressam ve heykeltıraş Joan Miró'nun bronz heykelleri ve kâğıt üzerine çalışmaları Paris’in en önemli galerilerinden biri sayılan Galerie Lelong’un standında sergilenecek. Miró'nun iki metrelik “Statue” heykeli de, Haliç Kongre Merkezi’nin terasına, fuarın heykellerin sergilenmesi için ayrılmış bölümü “By The Waterside”e yerleştirilecek.

Joan Miró'nun heykellerinin 1970’lerde, kağıt eserlerinin ise 1949 – 1951 ve 1970’lerde üretildiğini söyleyen Galerie Lelong direktörü Patrice Cotensin, sanatçının ailesi tarafından haklarını korumak ve yürütmek için kurulan Successió Miró ile birlikte bütün eserlerinin kataloğunun da yayıncısı..

Banksy, Kate Moss (Original Colourway), 2005,
Screenprint on paper, 70 x 70 cm, © Banksy / Andipa Gallery

ArtInternational Uluslararası Sanat Fuarı'nda İngiltere’nin köklü galerilerinden Andipa’nın standında pop art sanatının en önemli temsilcilerinden David Hockney izlenebilecek. 

Campbell'in çorba konservelerinden Marilyn Monroe’ya, çağımızın popüler ve ikonik isimlerini kullanarak yeniden ürettiği eserleriyle pop art sanatında çığır açmış Andy Warhol de fuarda yer alacak.

20 yıla yakın süredir ülkesi İngiltere başta olmak üzere pek çok Amerika ve Avrupa ülkesinde şehir duvarlarına yaptığı protest resimleri ile çok konuşulan, “gerilla sanatçı” Banksy ve ölü hayvan figürleriyle büyük tartışmalar yaratan Young British Artists Grubu'nun en önemli temsilcilerinden Damien Hirst, Andipa Gallery ile Türkiye’ye geliyor.

Damien Hirst, Oleoylsarcosine, 2008, Etching on 350 gsm Hahnemuehle paper,
85 x 62.5 cm (33 1/2 x 24 5/8 in), © Damien Hirst / Andipa Gallery

21. yüzyıl İngiliz heykel sanatının en önemli isimlerinden Peter Burke'ün ve etkileyici vazolarıyla tanınan, kadın alter-egosu “Claire” olarak da bilinen ve 2003 Turner Ödülü sahibi Grayson Perry’nin orijinal eserleri de fuar boyunca izlenebilecek.

Sanat dünyasında “Görünmez Adam” olarak tanınan Çinli sanatçı Liu Bolin de işleri Türkiye’de ilk kez sergilenecek sanatçılardan.. 

Galerie Paris-Beijing standında yer alacak sanatçı, kamuflajı bir sanat eylemine dönüştürüyor ve kendini, seçtiği bir fonla aynı desene boyayarak gizleniyor. Özellikle Çin hükümetine karşı yaptığı politik çalışmalarıyla ses getiren Bolin, telefon kulübesinden süpermarkete, Çin Seddi’nden Olimpiyat Stadı’nın bir parçası olmaya varan performanslar sergiliyor. 

Liu Bolin, Hiding in the City, Red Door, 2014, Galerie Paris-Beijing

Fotoğraf sanatının Kafkası’ olarak anılan 20. yüzyılın en çok tanınan kadın fotoğrafçısı Diane Arbus’un işleri de New York'un en ünlü galerilerinden biri olan Robert Miller Gallery bünyesinde ArtInternational'a geliyor. Galerinin fuarda sergilenecek sanatçıları arasında iki büyük isim var: Herbert List ve ‘Punk rock’ın vaftiz annesi’ Patti Smith..

Kariyerine eşi Allan ile birlikte Vogue, Harper’s Bazaar gibi dergilere çektiği fotoğraflarla başlayan Arbus, ayrılmalarının ardından onu meşhur eden portre fotoğraflarına yöneldi. İki kere Guggenheim Ödülü’nü kazandı. Sirkler, çıplaklar kampı, parklar, akıl hastaneleri, üçüncü sınıf otel odalarını mesken tutan Arbus’un modelleri de engelliler, transeksüeller, cüceler, devler, kısacası toplumun ‘ucube’ saydığı insanlar oldu.

                        Diane Arbus’un en popüler fotoğraflarından ‘Toy Hand Grande’