şehirden köye göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehirden köye göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2014 Cuma

Babakale'ye göç eden iki metal müzisyen, Özhan Deneç ve Ayşe Saran'dan Babakale şarkısı ve orkinos salatası tarifi..


Özhan Deneç ve Ayşe Saran ile Babakale tatilim sırasında tanıştım.. Metal müzik seven ve metal müzik yapan bu iki genç insanın çok sakin bir deniz kasabasında yaşamayı seçmiş olmaları bu söyleşiyi doğurdu..

Metal Müzik'i diğer türlerden ayıran en önemli özellik nedir?
ÖD- Agresif oluşu. Ben her tür müzik dinlemeyi seven biriyim ama kendim üretirken ancak sert müzik ile deşarj olabiliyorum. Metal Müzik benim için toprak görevini görüyor. Sayesinde gündelik hayatta sakin kalabiliyorum.

Müzik yolculuğunuz nasıl başladı, nasıl ilerlemeyi planlıyorsunuz?
ÖD- 9 yaşında org kursuna giderek başladı. Daha sonra ortaokulda dinlediğim müzikten dolayı gitara merak saldım. 19 yaşından itibaren profesyonel olarak müzisyenlik yapıyorum. Çeşitli sanatçılar ve gruplarla sayısız konsere çıktım. 

Beş stüdyo albümünde prodüktörlük, aranjörlük, bestecilik ve söz yazarlığı yaptım. 

Şu an Ayşe Saran, Murder King ve Özlem Tekin ile birlikte aktif çalışıyorum. İleriye dönük yeni albümler, yan projeler var tabii ki kafamda.

Babakale'ye bir müzik yazsanız nasıl olurdu? 
ÖD- Zaten yazdım..   Ayşe Saran’ın “Babakale” ve  Murder King’in “Dinlediğim Masallar” şarkıları burada, buraya ithafen yazılmış şarkılardır. 

Babakale, yaşamınızda neleri değiştiriyor?
ÖD- Öncelikle siyaseti hayatımızdan çıkarıyor. Kimin ne dediği, tartışmalar, gündem vs. hiç biri ile bi işimiz kalmadı. Sonra İstanbul’un negatif enerjisi yerini huzurla dolduruyor. Ve şehir hayatının, kalabalığın yarattığı o asosyallik, yalnız kalma arzusu ortadan kalkıyor. İnsanlar genelde emeklilik hayatının buralarda geçirileceğini düşünüyor oysa biz burada İstanbul’da olduğumuzdan çok daha fazla sosyal, aktif ve enerjiğiz. Hava, su, oksijen ve yediklerimize değinmiyorum bile!! 

Değinelim.. Mutfakla ilişkiniz iyi görünüyor.. Babakale yerelleriyle bir tarif verir misiniz?
ÖD- Tabii.. Malzemeler:
4 dilim bonfile Orkinos ( ikişer parmak kalınlığında)
1 büyük boy soğan, yarım demet maydonoz
Tuz, karabiber, pul biber
Kekik, sumac, nar Ekşisi
Zeytinyağ, limon

Öncelikle orkinosları derin bir tepsiye dizip, üzerlerine tuz, karabiber (tane olursa daha iyi) ve kekik serpip, bol zeytinyağ koyup en az 1 saat marineye bırakıyoruz. Orkinos çok kuru bir balık olduğu için yağı az koymayın. Bol koyup içine çekmesini bekleyin. Marine kabını eğer buzdolabında bekletecekseniz, balıkları pişirmeden önce en az yarım saat (bence 1 saat) oda ısısında bırakın. Böylece içleri daha kolay pişer. Soğanları piyazlık doğrayın ve maydonuzu ince ince kıyıp derin bir salata kasesine koyun. Üzerine bol sumak, biraz pul biber ve 2 çay kaşığı tuz koyup hafifçe karıştırın.

Orkinosları ızgarada her iki tarafını 4’er dakika pişirin. Daha önce dediğim gibi çok kuru bi balık olduğu için pişirirken ekstra kurutmayın,sulu kalmasına dikkat edin. Pişen balıkları bir kapta biraz tuz ekleyip çatalla didikleyin. Didiklenmiş balığı soğan maydonoz karışımına katın. Üzerine  bol zeytinyağ ve 1 limonun suyunu döküp karıştırın. (Salata ve mezelerinizin daha lezzetli olması için muhakkak ellerinizle karıştırın!)

Karışımı yayvan bir salata tabağına döküp üzerine nar ekşisi gezdirin. Nar ekşisi yerine arzunuza göre içinde rokfor eritilmiş krema, thousand island sos veya soya sos da kullanabilirsiniz. Afiyet olsun…

Harika bir tarif.. Tattığım için biliyorum. Teşekkürler Özhan..
Çok sormak istiyorum: İstanbul'u neden terk ettiniz?
AS- Birimizden birimizin (İstanbul ya da ben) artık bu ilişkiyi bitirmesi gerekiyordu. Zaten iyice yıpratmıştı.. İstanbul artık başkalarına ait. Ben durmadan şikayet ediyordum, o durmadan kalabalıklaşıyor, pisleşiyordu; kabalaşıyor ve rant malzemesi haline getiriliyordu. Boğaz Köprüsü’nden geçerken denize bakıp “oh be!” demeyi bırakalı tam on yıl oldu.. Çok sevdiğim Anadolu yakasının hali hazırda ırzına geçiliyor. İnsanları da iyice manyaklaştı.. Arkadaşlarımız agresif ve huysuz; siyasi anlamda kafalar çok karışık. Ben söz bile yazamaz hale geldim. Ya tüm bunları görür, farkına varır ve kendini kurtarırsın ya da bu kargaşanın içinde yaşamaya mecbur hissedersin kendini..

Sevgilimle dedik ki “bu kadar mutsuzsak neden zorluyoruz?” Sonrasında olaylar hızla gelişti. Bu kararı verdikten sonra da şansımız yaver gitti, pılıyı pırtıyı toplayıp uzadık İstanbul’dan.


Aileniz, arkadaşlarınız ne diyor bu duruma?
AS- Buraya yerleştiğimizi hala birçok arkadaşım bilmiyor ve belki bu röportaj sayesinde öğrenecekler. Gizli tuttuğumuzdan falan değil ama ilan da etmek gelmedi içimizden. Bazen program yapmak için arayıp soran arkadaşlarım oluyor ‘tabi buluşalım bana gelsenize’ diyorum, ‘olur’ diyorlar.. Biraz konuştuktan sonra durumu açıklıyorum.. Yakın dostlarımız sürekli ziyarete geliyorlar, nerede yaşadığımızı merak ediyorlar vs… Hoşumuza da gidiyor tabi, insanın yakın arkadaşlarının ne kadar yakın olduğu daha net ortaya çıkıyor bu gibi durumlarda. Bu söylemimin içinde kesinlikle bir sitem falan yok amman ha…

Babakale'ye yerleşme öykünüzü anlatır mısınız?
AS- Bundan beş yıl evvel Gülpınar’da düzenlenen bir festivalde çalmak üzere yola çıkmıştık bütün ekip. Fakat tam Çanakkale’ye geldiğimizde organizasyonun iptal haberini aldık. Bir kısmımız ‘madem buraya kadar geldik en azından tatil yapmak için Kuzey Ege’ye geçelim’ dedik ve keşif başladı. Sonra yazları hep gelmeye başladık, burada huzurluyduk. Yıllarca Babakale’de ev aradık ama bulamadık. En sonunda 2014 Mayıs ayında; burada otelinde kaldığımız Mustafa Abimiz’in minicik bir evi vardı ama hep kiracı vardı, bize oranın artık müsait olduğunu söyledi, eve girdik baktık ve Temmuz ayında buraya eşyalarımızı getirttik, bu süreç oldukça çetrefilliydi. Temmuz ayı boyunca Babakale’de kaldık. Sonra konser için İstanbul’a döndük, bu sefer İstanbul bizim için ekstra stresli geçti. Zaten kışı da Babakale’de geçirmeye karar vermiştik ve İstanbul’daki evimizi kapatmak için koşuşturmalar başladı, 1 ay içerisinde İstanbul’daki evimizi kapadık, eşyaları depoya koyduk, Össan’ın gitarlarını, bilgisayarlarımızı ve bir iki tane bize ait, beraber satın aldığımız eşyamızı arabanın arkasına yükledik, yeni evimize doğru yola koyulduk. Çok değişik ruh halleri.

Hep burada yaşayabilir misiniz?
AS- Burada sonsuza kadar yaşamayacağız belki ama şu aşamada İstanbul’a dönmeyi düşünmüyoruz. Hiç bir kısıtlamamız; çoluğumuz çocuğumuz, hayvanımız, bizi engelleyen ya da durduran bir şey yok. Birbirimizce varız sadece. Burada çok sevdiğimiz dostlarımız var artık, minimal ve lezzetli bir süreç yaşıyoruz. Benim tek sorumluluğum işim ve ailem. Zaten iş gereği (jingle) İstanbul’a neredeyse iki haftada bir gidiyorum, onu bile keyifle yapıyorum çünkü sonunda buraya döneceğimi biliyorum. Çalıştığım arkadaşlarım da çok değerli, sevdiğim insanlar.. o yüzden ayaklarım geri geri gitmiyor.

Köye göç etmeyi düşünenlere ne söylemek istersiniz?
AS- Herkese tavsiye edemem böyle bir hayatı. En başta gerçekten yerleşmek istedikleri bir yer olmalı, sonra 1-2 ay orada yaşamayı tecrübe etmeli. Ayrıca illa da herkes şehri terk edecek diye bi olay yok, herkes keyfine baksın..

Babakale parçanızı ne zaman, nasıl hayata geçirdiniz?
AS- İkinci albümüm Kavga Başladı’nın repertuarını yaparken, on günlüğüne Össan’la birlikte beste yapmak ve söz yazmak için buraya Babakale’ye geldik. Elimizde akustik gitar ve defterlerimizle kaleye çıkıp bir şeyler karalıyorduk.. ben İstanbul’dayken Babakale için bir şeyler yazmaya başlamıştım zaten.. kalede devam ettirdim, Össan çalmaya başladı ve şarkı ortaya çıktı. Şarkının içinde Babakale geçmiyor ama gerek de yok zaten.

Babakale'nin size, sizin ona...  etkileşimleriniz neler oldu?
AS- Kaybettiğim bazı şeyler vardı. Çok sinirli ve agresif bir insana dönüştüm bu on yıl içinde, kendi iç çatışmalarım gün yüzü görmüyordu, zaten iç çatışma denen şey gün yüzü görür mü o da ayrı konu ama barış ilan edemediğim çok fazla çatışma vardı kendi içimde, aceleciliğim ve sabırsızlığım çok zarar veriyordu. Şu aşamada onları iyileştiriyorum, önemli bir adım bence, çünkü kendinle yüzleşmek ve iyi hissetmek istiyorsun, buna cesaretin var ise, bir şeylerin üzerini kapatmak yerine onları iyileştirme yolunda ilerliyorsun.

Müzik hayatınızdaki değişim ve gelişmeleri aktarır mısınız?
AS- İki tane albümüm var. Tam olarak değişim olmasa bile gelişim var tabi ki. İkinci albümüm ile ilk albümümün arasında yedi yıl var. Dolayısıyla ikinci albümüm benim için duygu anlamında daha güncel; güncel olmasından öte tavırlı bir albüm oldu.. ‘Kavga başladı’. Bundan sonra albüm yapar mıyım? bilemiyorum. Çünkü insanın ömründen gidiyor. Yokluk içinde iyi işler yapmaya çabalıyorsun. Belki buradaki küçük stüdyomuzda şarkılar yapıp, single’lar halinde yoluma devam etmeyi düşünebilirim.


16 Ocak 2014 Perşembe

Cem Birder: "Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. "

"Bir köye gidip orada yaşayacağım..." Bu cümleyi sık duyar oldum. Şehir insanı mutlu değil. Toprağa, denize kavuşmak istiyor. Kimyasallardan, trafik karmaşasından, gürültü ve kalabalıktan, gerginlik ve sahtelikten bunalmış durumda... Bunu ben de iliklerime kadar hissediyorum. Horozların öttüğü sabahlara uyanmak istiyorum. Tertemiz havasını huzurla soluyabileceğim, bahçeden domates, biber koparıp köy fırınında pişmiş tam buğday ekmeğe katık edebileceğim bir yaşantı istiyorum. 
Fesleğenli penceremden toprağı eşeleyen tavukları, gözlerimin içine bakarak kuyruğunu sallayan çoban köpeğini, zeytin ağaçlarını, sardunyaları göreyim.. Mutfağımın raflarına böğürtlen reçelleri, biber turşuları dizeyim, kuzinemin üstünde tarhana kaynatayım, şömine odununda kahvemi kabartayım istiyorum. “Su akar ben bakar” saatler geçirebileceğim sessizlikleri düşlüyorum... Bir ağaç altında suluboya çalışayım, kitabımı okuyayım... Şehirdeki dostlarıma zeytinyağı göndereyim istiyorum...
Son zamanlardaki ruh halim bu iken doğal olarak Toprakana'dan gelen postalarıyla dikkatimi çekti Cem Birder... Gerçekleştirdiklerini takdirle takip ediyordum zaten. Aradım hemen. Yazıştık... Aktarıyorum. (Zaman zaman güncelleyeceğim söyleşimizi)...


Toprağa aşkınız nasıl başladı?
İnsan içgüdüsel olarak toprağa aşıktır diye düşünüyorum. Toprak yaşamdır; yaşama aşık olmamak ne kadar mümkün? Son senelere dek yaşantım İstanbul’da geçti. Ancak çocukluktan itibaren ne zaman doğa ile buluşsam, büyük mutluluk yaşadığımı hatırlıyorum.

Gençlik yıllarımda deniz öncelikliydi benim için, ama daha sonra, özelikle 2004 itibarıyla Buğday Derneği ile gelişen dostluğumla birlikte, tüm hayatımın merkezi oldu toprak. Rahmetli Victor Ananias, daha özgür düşünebileceğimi hatırlattıkça, hayatımın dönüşümünde çok belirleyici oldu. Benim gibi birçok insanı etkilemiştir. Onun hayallerini kendisinden duyabildim; birlikte toprağın, tarımın, tohumun, ve herbirinin yanında biz insanların dünyasını uzun uzun konuşabildik. Bunlar benim için önemli kazanımlar oldu.

Zaman içinde toprak üzerinde yaşamak ve bununla birlikte ‘içinde yaşadığım bir köyüm olsun’ isteği çok güçlü bir dürtü haline geldi. Şehirden uzaklaşmak uğruna büyük zorluklar yaşadım. Ama ‘biraz köy, biraz şehir’ gibisinden ortasını yapamadığımı görmüştüm; toprak aşkı beni tümüyle Kaz Dağı’na çekti…

Şehirden köye yöneldiğiniz günlerde en çok hangi konularda zorlandınız?
Düşündüğüm kırsalda köy ve köylü öncelikliydi. O yüzden, manzaralı bir vadi yerine basit köy içinde yaşamayı tercih ettim. Herşeyin yumuşak bir akış içinde şekilleneceğini sanmıştım ama farkettim ki, köylü ile uyumlanmak tahmin ettiğimden zormuş. Bu deneyim içinde kendimi uzaktan izleme ve yorumlama zorunluluğunu yaşadım ve ancak zamanla köylüyü daha iyi anladım. Yaşamlarının gerçekliği, sertliği ve dolaysızlığı benim için yepyeni farkındalıklara sebep oldu. Bu dönüşüm sürecinde, tüm kazanımların yanında, sevdiğim insanların uzaklarda kalması ve bir başına olmayı göze alabilmek acıtıcı duygular da verebiliyor.

Köy yaşamını tercih etmenizde etken olan olumlu faktörleri sormak istiyorum..
Gerçeğin peşinde olmak.Yapay olmayan bir yaşama yaklaşabilmek. Doğaya dokunmak, onun duygusuna katılmak. Yaşamın yavaşça zenginleştiğini hissetmek...

Neden eski domateslerin tadı yok artık?
Domates çok sembolik bir örnek. Sadece domatesin değil, diğer tüm tarım ürünlerinin de tadını sorgularsak, karşımıza her birine yanıt verebilecek tek bir tablo çıkar. Tarımsal üretimin amacı bir zamanlar kendi besin ihtiyacını karşılamaktı. Şehir-yoğun yaşam modelleri sistemin yegâne tercihi olunca, tarım çok büyük oranda ticarileşti. Tarımla ilgili ihtisaslaşma eğitimlerinde hedefler yeniden sıralandı:
  • Birim alanda azami miktarda ürün almak. 
  • En kısa sürede hasat. 
  • Hastalıklar için etkin mücadele yöntemleri. 
  • Tarım uygulamalarında yüksek teknoloji.

    Akademik müfredata paralel anlayışta, köylü bankalar tarafından çok cazip koşullarda borçlandırıldı. Traktör, sulama ekipmanı, ilaç, gübre ve, elindeki yerel tohumu küçümseyen kampanyalarla, sözde-süper endüstriyel tohumlar sihirli sözcükler eşliğinde, devletin yeni yapıya uygun mevzuat düzenlemeleriyle, dünya devlerinin yerel ortakları tarafından köylüye pazarlandı. Filmin ikinci yarısında ise, hasat ettiği süper-ürünü sattıktan sonra parasını tüccardan alamayan (veya eksik alan), yüksek iade oranları ile çalışan süper-marketlerin sözleşmelerine akıl erdiremeyen köylü iyice çaresizleştirildi. Piyasa aktörleri her yıl yeni oyunlar geliştirdikçe, köylünün toprakları bankalardaki borca karşılık satılmaya başladı. Domates ve diğer tüm tarım ürünleri tadını kaybetti, çünkü önce onu yaratan tohum, toprak, etrafını çeviren yaşam unsurları ve onlarla birlikte nesiller boyu hayat geçiren köylü mutsuzlaştırıldı. Şirketlerin tarımla buluşması için uygun koşullar hazırlandı; domates ve tüm diğer tarım ürünleri, tohumdan raflardaki dizilişine dek olan süreçte, büyük oranda şirketlerin kontrolüne girdi. Domatesin eski tadı bu koşullarda nasıl kalabilir? Tüm bu gelişmelerin geçmişi sadece 40 yıl…

    Toprak Ana projesinin amacı çok kutsal. Nasıl gidiyor? İnsanlar arzu ettikleri doğal ürünlere ulaşma çabası gösteriyor mu?
    Tanımlamanız için çok teşekkür ederim; mutluluk verici... İnsanoğlunun tüm teknik uğraşları içinde, sevginin en etkin olduğu alanın tarım olduğunu düşünüyorum. Toprak, elinize aldığınız tohum, bir ağaç gövdesi dokunuşlarınızı, enerjinizi hisseder. Kızılderililer, şamanlar, en ilkel kabileler tarih boyunca toprağın büyüsünü tüm yaşamlarının merkezinde içselleştirmişler. Anadolu topraklarında süregelen küçük çiftçi tarımı da bu süreçlerin çizgisinde kadim bilgiler taşıyor. Şirket tarımının veya trend diyebileceğimiz tüm pazarlama yöntemlerinin dışında, alçakgönüllü olan, toprakla arasındaki aşkı sürdüren, tarımsal etkinliğinde ticari kaygıların tuzağına düşmeyen insanları tanıyarak doğdu Toprak Ana projesi.

    Müşterilerimiz bu değerleri farkeden insanlar. Reklam yapmamayı tercih ediyoruz. İnancım o ki, kendiliğinden küçük adımlarla büyüyen çalışmalar daha paylaşımcı oluyor. Bu ilişki şekli taraflar arası daha çok güven geliştiriyor; alıcı-satıcı ilişkisi yerine herkesin birbirine öneriler sunduğu bir platforma dönüşüyor. Doğal ürün yerine, doğa dostu ürünler demeyi tercih ediyorum. Evet, herkes daha çok farketmeye başladı temiz ürün gerçeğini. Sağlığın yolun sonuna doğru değil, sofrada önemsenmesi gerektiğini düşünenler hızla artıyor. Işıltı dünyalar bugüne dek vadettiklerini sağlayamadılar. Bizler olabildiğince etik, adil ve temiz anlayışların yanında durmayı tercih ettik; Slow Food’un dediği gibi…

    “Doğa dostu” besin üreticileri Toprak Ana’yı benimseyebildi mi?
    Evet. 5 sene oldu. Toprak Ana güzel bir aile. Bu aile bireylerinin sayısının hızla değil, yavaşça değişmesini seviyoruz. İlk baştan beri, teknik olarak ürün tedarik sorunu yaşadığı için ayrılan birkaç üretici dışında, bizi bırakan üreticimiz olmadı. Yeni üreticilerden talepler alıyoruz; kendileriyle tanışmak, yaşam anlayışlarımızı paylaşmak en az ürünlerinin kalitesi kadar kıymetli. Herşey birbirine bağlı. Sakin insanlar vazgeçilmez tercihimiz; işin içinde hırs, iddia varsa, er veya geç işin keyfi kaçıyor.

    Köy ve köylü ortadan kalkacak mı önümüzdeki on yılda ne dersiniz?
    Gezi gösterdi ki özellikle şehirdeki toplumun sıkıştırılmış, bastırılmış duyguları var. Aşırı sert müdahaleler olmasaydı, insanlar Gezi Parkı’nda uyum ve dostluk oluşturmaya devam edeceklerdi. Buna türlü mazeretlerle izin verilmedi. Ancak bu ruhun içerdiği özlem, insana ve doğaya saygılı akıl ve yürek birlikteliğinde bir yaşam modeli yaratmak. Köylünün yaşadığı güncel sorunlara yukarda biraz değindik. Müşterek hayat modelleri konusunda henüz köylü ve şehirli gerçek anlamda buluşmadı. Son yıllarda şehirden köye doğru bir hareket başlasa da, bu tercihin bahsettiğim derinlikte bir paylaşıma dönüştüğünü henüz görmüyoruz. Kanımca, sistemin ortadan kaldırmakta kararlı olduğu köylü toplumu ile Gezi ruhunun buluşması, yeni bir yol haritasının ilk adımı olacak. Beşik Köy’de başlattığımız “2 mekân” projesi bu düşünceye uygun küçük adımlar olabilir. Daha bebeklik aşamasında…

    “2 mekân” projesi nedir?
    Kırsalın yarınlarında sürdürülebilirliği güçlendirecek bir yapılanma modeli… Bizler gibi kırsalın kıymeti üzerine düşünen ve projeler geliştiren insanların sürdürülebilirliği ekonomik enstrümanlarla sınırlı düşünmeleri büyük bir yanılgı. “Köylü hakettiğini kazanmalı!“diyoruz. Diyelim ki kazandı, ya sonra? Köylünün hayalleri yok mu? Şehrin cazipleştirilmiş yaşamlarını merak ediyor olmasın? Bugün para kazanmak için köyünü terk edenler dışında, bir şekilde para bulup yine aynı yolculuğa çıkanların sayısı giderek artıyor. Özellikle medyanın popüler kültür ve tüketimi pompalama bombardımanı altında, köylünün köyünde kalabilmesi sağlayacak yegâne unsur yerel ekonomileri güçlendirmek değil belli ki.

    Beşik Köyü Kooperatifi'nde, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın resmi izniyle, belki de Türkiye’de ilk kez, odun ateş ile geleneksel köy mamul ürünlerinin üretimine başladık. Salça, pekmez, ekmek… Bu adım çok kritik, zira merdiven altı üretim ile aynı seviyeye indirilen Anadolu kültürünün köy üretimleri belki bu model ile büyüyerek yeniden itibar kazanacak; yerel pazarlarda ve kentte müşterilerine bu ürünleri satanlar artık suç işlemiş olmayacaklar. Özellikle taze sebze ve meyve üretiminde yukarda saydığımız piyasa koşulları altında rekabet şansı yok edilen köylü için bir kurtuluş reçetesi olabilir katma değerli, mamul ürünler alternatifi.

    Köy üretimhanesinin yanında, Köy Evi bizim çok heyecanla ve merakla başlattığımız bir proje oldu. Köyümüz muhtarlığına ait çatısı yıkık taş binayı dostlarımızdan gelen yardım paraları ile onardık. Bu bina önce çocuklara kütüphane oldu. Köyün özellikle 4-12 yaş grubu çocukları her fırsatta Köy Evi’ne gelerek oyun oynuyorlar, kitap okuyorlar, resim yapıyorlar. Onların mutluluğunun anne-babaları tarafından da paylaşıldığını görmek harika bir duygu. Binamıza kısa bir süre sonra elektrik bağlanacak ve Köy Sineması etkinliklerine de başlayacağız. Geçtiğimiz bayram sadece bir kez komşu evden elektrik çekerek film gösterimi yapmıştık; katılım harikaydı. Tüm köyün o gün film izlemeye geldiğine şahit olunca, hayal ettiğimiz diğer etkinlikler için umudumuz iyice arttı. Önümüzdeki mevsim seminerler, eğitim paylaşım programları (karşılıklı eğitim), diğer sanat ve spor etkinlikleri de yapmaya başlayacağız. 

    Kritik kelime mutluluktur. Köy Evi köyün güncel ve gelecekteki kimliğini etkileyebilir. İnancım o ki, burada yaşadıklarımızın uzak ışıltıların sanal dünyasından kıymetli olabileceğini hep birlikte fark edeceğiz. O gün gezi ruhu ve köy el ele verdiğinde, yeni bir toplumsal sınıfın oluşumu başlamış olacak.

    Aslında köylülere şehir yaşamının ve şehirlilere de köy yaşamının gerçekleri konusunda bir eğitim verelim diyesim var... Hatta bu konuda danışma mekezleri kurulsa ne iyi olurdu... Ne dersiniz?
    Danışma merkezi dediğinizde biraz ürküyorum. Hiyerarşik olmayan daha yatay paylaşımların olabileceği alanlar daha etkin olabilir. Gezi sonrası şehrin parklarında ki buluşmalar gibi, köylünün ve şehirlinin beraberce, yaşamsal değerleri konuştuğu toplantılar harika olur. Köylerde kurulacak Köy Evi mekânlarının önemli bir fonksiyonu bu olacak bence.

    Bir tek fasulye tanesinden binlerce fasulye veren şu şahane topraktan sadece köyde mi var? Balkonlarımızda ona ulaşamaz mıyız? Balkonunda onunla iletişimi başaran, köyde de başarabilir gibi geliyor bana.. Ne dersiniz? Leğende maydanoz yetiştirmekle başlasak mı önce?
    Şehirde toprağa dokunmaya başlamanın, birşeyler üretmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ama "yaşam" sadece hayatta kalacak besinleri üretmek değil ki... Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. Toprağın merkezde olduğu bu resme ulaşabileceğimiz yegane mekânın kültürel dokusunu korumayı başarmış, doğal yapısı bozulmamış köyler olduğuna inanıyorum.


    Hayvanın, bitkinin, ormanın, derenin bizden bağımsız kendi yaşamları kendi gerçekleri olduğunu kavrayıp saygı göstermek ve olduğu gibi sevebilmeyi başarabilmek gerek...
    Son noktayı koydunuz.

    "Para"yı tahtından indirmek gerek! Mutluluk için neredeyse tek alternatif olarak kabul edilmesine hastayım. İnsanları derin uykularından nasıl uyandırabiliriz?

    İnsanlar farkediyorlar..

    Xelium'u okudum blogunuzda.. Anonim bir metni mi zenginleştirdiniz, yoksa tamamen size mi ait bu metin?
    Anonim dememin sebebi patent vb. haklarına karşı olmamdan.. İki cümle hariç diğerlerini ben önerdim.

    Bu yazı birikim, emek, düşünce, fikir gerektiriyor... Elinize sağlık. Özgün ve derin... Patent haklarına neden karşısınız anlayamadım.
    Özellikle sanat eserlerinde karşı olmayı tercih ediyorum...


    Mutabık olamayacağım bir konu bu..
    Ne de olsa halen şehirlisiniz :)

    Düşüneceğim üzerinde.. Bu arada flüt çaldığınızı da öğrendim...

    Evet flütüm Bach ile beraber hep yanımdadır..

    Barok müzik mi seviyorsunuz? Flüt ne zamandır hayatınızda?
    Teyzem Nükte Uğurel piyanisttir. İlkokul yaşlarımda onun konserlerini ve özellikle konser provalarını dinlemekten büyük keyif alırdım. Flüt macerası 10 yaşımda babamın yaşgünümde aldığı bir blokflütle başladı. Bir sene kadar alt-blokflüt çaldım. Daha sonra başladım yan flüte. Bana asıl müziği ve flütü, hiçbir zaman hakkını ödeyemeyeceğim sevgili hocam Nazım Acar öğretti. Üniversite sonuna dek çalışmalarımız devam etti. Derslerimiz normal süresini daima aşardı; zamanın nasıl geçtiğini farketmezdik. Ders sonrası  AKM'ye konsere beni de götürürdü. Kendisi o yıllarda İstanbul Devlet Senfoni'de 1. flütçüydü. Cuma akşamları benim için bir müzik şöleni olmuştur daima... Klasik müzikle tanıştığım ilk yıllarda Barok ilk tercihimdi. Artık bir ayrım yapamam, ama tüm müzik dünyasında kanımca bu işin peygamberi Bach'dır.



    Köy Enstitüleri fikrini kendinize yakın buluyor musunuz?
    Daima çok yakın buldum. Açık Radyo’da konuyla ilgili bir program da yapmıştık; o gün bize Hasan Âli Yücel’in kızı sevgili Gülümser Yücel de katılmıştı.
    Köy Enstitüleri Türkiye’nin geliştirdiği en kıymetli projelerden biri. Dış politik baskılar karşısında o dönemin hükümeti dik duramayınca maalesef hayatı çok kısa sürdü. Eğitim sisteminde devrimdi Köy Enstitüleri; merkeziyetçi zihniyet taşımadan, evrensel bilgi ve kültürü yerel değerlerle harmanladı. İçinde aşk vardı, sevgi vardı, saygı vardı. Bugün devletin böyle kriterlerle hiç ilgisi kalmadı.



    Ters göç (şehirden köye göç) nelere yol açar? Kime ne zararı ya da faydası dokunur?
    İki coğrafya insanı birbirini dinlemeye, anlamaya ve uyumlanmaya çalışmadığı sürece etkileşimlerin yapıcı olmayacağı kanaatindeyim. Son yıllarda köye ve özellikle toprağa doğru artan bir yöneliş var; bu akış içinde gördüğüm kadarıyla şehirli insanlar bir an önce verimli bahçelerini kurabilmek için oldukça aceleci davranıyorlar. Köylüyü, beraberinde taşıdığı şehirli refleksleriyle sadece iş gücü olarak görüyor. Köyün ve köylünün gerçeğini merak etmiyor; hatta kolayca “siz bu işi bilmiyorsunuz!” diyebiliyor. Diğer yandan, köylü gelen şehirliyi en saf tavırlarıyla karşılarken içinden çoğu kez “bunun birşeyden haberi yok” diye mırıldanıyor. Her iki taraf birbirini cahil olarak gördükçe ilişkiler sağlıklı gelişmiyor. Kırsalı manzaralı bir fabrika kurar gibi verim odaklı düşünmek, hem yerel biyoçeşitlilik, hem de kırsalın kültürel değerleri üzerinde bir tehdit…

    Köylünün yüksek fiyatlardan topraklarını satabilecek olması kırsalda köylülüğünün erozyona uğraması açısından çok büyük bir tehlike. Köye taşındığımdan beri kahvede konuştuğumuz en hararetli konu sanırım bu. Bizim köy insanları bence yeterince duyarlılar ama çoğu kez paraya yenik düşüyor köy kimliği. Şehirlinin bu hassasiyetle davranabilmesi, parasının gücüne rağmen sahiplenme ve hakimiyet kurma dürtüsüne kapılmadan köylü ile, yukarıda da değindiğimiz şekilde, uyumlanması kırsal açısından büyük kazanım olur.

    Blogum İstanbul'a dair. Klasik sorusunu soracağım: İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
    İstanbul semtleri rengârenk
    Esnaf isminle hitap eder sabah selamlarında
    Boğaz suları soğuk, gülümser akıntısına
    Camekânlarda lakerda, kırmızı soğan, ipe dizili çirozlar
    Bir duble rakı; eski günler hatırına: şerefe!

    Şerefe!
    İstanbul’a dair bir hayal projeniz var mı?

    30 yıl öncesine dönecek şekilde İstanbul Türkiye’nin tüm bölgelerindeki köylerine eşit olarak göç versin. Böylece hem İstanbul’da doğa üzerindeki yıkım ve korkunç yapılaşma dursun, hem de boşalmakta olan köylerin yaşamında yeni heyecanlar, dönüşümler yaşansın. Masal misali.