Biliyor muydunuz? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biliyor muydunuz? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2014 Pazartesi

Banu Dökmecibaşı ve Deniz Güman.. Bu güzel denizci çift dünyayı dolaşmaya doğru yelken açtılar. Uğurlar olsun.. yelkenleri rüzgarla dolsun...


Yunan Adası IOS'ta
Banu Dökmecibaşı ve Deniz Güman... İki denizci dostum köpekleri Çika ile birlikte tekneleri Gezi'de yaşıyorlar. Geçen ay ülkeden ayrıldılar. Dünyayı dolaşabilmek için açtılar yelkenlerini..

İmreniyorum doğrusu.. Özgür, bağımsız, hayatı istediği gibi yaşamayı isteyen herkes gibi.. Bir gün inşallah hepimiz istediğimiz yaşamı yaşamaya cesaret edebileceğiz.. Onlar başardılar.. Denizlere açıldılar.. 

Nereye kadar? Ne zamana kadar? Gidebildikleri yere, gidebildikleri kadar.. Güzel olan da bu değil mi? Onlardan haber aldıkça buradan duyurmaya gayret edeceğim... Yelkenlerinden rüzgar eksik olmasın..


S/Y Gezi
Dünya seyahatine çıkmaya nasıl karar verdiniz?BD: Dünya seyahati olup olmayacağına yolda karar vereceğimiz bir yolculuk diyelim:) Denizde yaşam belki de bir süre sonra yola çıkma isteği doğuruyor.. belki de bir çocukluk hayali. Tam olarak bilmek zor benim için. Ama daha önce Türkiye kıyılarının çoğunu içeren uzun bir yolculuk ve bir kez de Yunan adalarında bir kış geçirdikten sonra galiba daha fazlasını istediğimizi hissettiğimizde karar verdik.

DG: Esasında bu bir dünya yolculuğu değil. Bir yerde sağ salim bitirdiğimizde arkamıza bakıp 'aaaa bu arada dünyayı da dönmüşüz.' diyebiliriz. Ya da bundan daha güzel bir şeylerden söz edebiliriz. önemli olan galiba dünyayı dönmek değil.



Nasıl bir rota ve süre planlıyorsunuz?
BD:Akdeniz’den çıktıktan sonra Kanarya Adaları üzerinden Güney Amerika’ya geçmeyi planlıyoruz. Güney Amerika’da önce Brezilya mı Karayipler mi olacağına da Kanarya’lara vardığımızdaki tarihe göre karar vereceğiz. Atlantik yaşamayı istediğimiz bir tecrübe. Ondan sonrasına ise zaman içinde karar vermeyi düşünüyoruz. Rotalar genelde klasiktir, ama Güney Amerika’ya geçtikten sonra Patagonya’ya inmek de hayalimiz. Herşey zamanla ve yolla belirlenecek galiba.

DG: Mevsim olarak Akdeniz'i geçmek için geç kaldık. Ocak 2015'te okyanusu geçip Güney Amerika'ya varmayı hedefliyoruz. Sonrasında da Patagonya'ya kadar inmek. Ama bu rotayı sonradan değiştirebiliriz.

Deniz dümen yalıtım çalışmasında
Sponsorunuz var mı?
BD: Belli bir sponsorumuz yok ama bu kararı verip de ciddi ciddi hazırlanmaya başladığımızdan beri dostlarımız o kadar yardımcı oldular ki bence en önemli sponsorluk bu. Türkiye’den çıkış sürecimizden başlayarak daha sonra yaşadığımız bazı teknik sorunlar için herkes elinden gelen desteği verdi ki bu insana müthiş bir güven veriyor. Maddi olarak birikimimiz ile idare etmeye çalışıyoruz, ilerideki planlarımızı tabi bu da etkileyecektir. Herşeye yolda çözüm bulmaya karar verdik sanırım:)

DG: Gerçek anlamıyla maddi anlamda da manevi anlamda da dostlarımız var. Sponsorluk kurumundan şimdilik uzak durmaya çalışıyoruz.

Kısa özgeçmişlerinizi ve tanışmanızı yazar mısınız?
BD: Ben endüstri tasarımı okudum ve bir süre mesleğimi yaptım. Aynı dönemde aletli dalışa fazlasıyla merak sarıp bir dalış okulu bile kurdum. Hatta bu sayede Greenpeace ile tanıştım. Deniz ile hem ortak bir arkadaşımız hem de Greenpeace sayesinde tanıştık:) Deniz o dönem Greenpeace’de çalışıyordu ve benim gönüllü dalgıç olarak katıldığım Rainbow Warrior gemisinde tanıştık diyebiliriz. Daha sonra ben de önce gönüllü sonra kampanya sorumlusu olarak Greenpeace’de çalışmaya başladım, iki yıl önceye dek, 14 yıl boyunca. 

Yolculuğa hazırlık kolay olmuyor

DG:  41 yaşındayım. 16 yaşımdan beri yelken yapıyorum. Önce hobiydi sonra mesleğim oldu. Amatör olarak dalgıçlık ve kimi sporlar yaptım. Bunun haricinde dondurmacıdan bilgisayar teknik servisine, endüstriyel tırmanıştan idari işlere kadar bir çok işte çalıştım. Son 10 yıldır kaptan ve yelken eğitmeni olarak çalışıyorum.

Ne zamandan beri teknede yaşıyorsunuz?
BD: Ben, 2001 yılından beri teknede yaşıyorum.
DG: 14 yıldır.



En keyifli ve en çekilmez yanları nedir?
BD: Sanırım en keyifli yanı evinin her zaman istediğin başka bir yere seninle gelebiliyor olması. Evini taşımadan, evinle taşınabiliyorsun:) Çekilmez bir yanı olduğunu düşünmüyorum ya da hissetmiyorum. Belki zor gelebilecek yanları var; örneğin sürekli bakım istemesi, iş listenin asla bitmemesi gibi:)

DG: Beni gerçek anlamıyla yoran tek şey bürokrasi. Bu satırları liman başkanlığı önünde yazıyorum. Saçma sapan deniz hayatını zorlaştırıcı işlerle uğraşıyorum. Eminim gideceğimiz yerlerde de benzer durumlarla karşılaşacağız. Bunun haricinde deniz üzerinden geliştirilen her türlü ilişkiyi seviyorum.

Teknede yaşayan başka dostlarınız var mı? Birlikte yaptığınız, ortak aldığınız kararlar var mı?
BD: Elbette. Türkiye’de teknede yaşayan ya da en az yılın yarısını teknesinde geçiren pek çok dostumuz var. Özellikle Gökova’ya taşındığımızdan beri teknede yaşayan pek çok dostumuz oldu. Gökova’da iken özellikle kışın oldukça sosyal bir yaşamın oluyor. Örneğin ben İstanbul’da yaşarken komşularımla birbirimize hiç ziyarete gitmezdik, Hatta çoğunu tanımazdım bile. Ama belli bir yerde teknesinde yaşayanlar arasında daha sıkı bir komşuluk oluyor. Birlikte iki tekne seyir yaptığımız da oldu, birlikte ‘ev’ partileri verdiğimiz de… Aslında yakın ev komşulukları ya da dostluklarından tek farkı genelde tekne-deniz konularının ortak olması ve herkesin sürekli teknesi ile uğraşması oluyor:)

DG: Var. Ortaklaşa yaptığımız seyirler var ama bizim çevremizdeki dostlarımız hep ilişkilerini bağımsız seçenlerden oluyor galiba. Beraber kaldımız bir limanda sabah kalktığımızda kimseye haber vermeden gidebiliyor olmak ve bundan dolayı mutlu olabilmeyi seviyorum. Bu arada yapmak isteyip de yapamadıklarım var. Mesela son 7 yıldır yaşadığımız Gökova’ daki bir ve çok yakınındaki iki olmak üzere kömürlü termik santrallere karşı bir araya gelememek gibi..

Örnek aldığınız denizciler ve seyahatler var mı?
BD: Birebir örnek aldığım kimse olduğunu söyleyemeyeceğim, bence herkes kendi deneyimlerini kendi yaşar ve hepsi de özeldir. Denizi hakkıyla yaşayan, yalnızca marina denizciliği yapmayan ve bundan keyif alan herkese saygım var. Bizim yapmaya çalıştığımız türden seyahatler yapmış pekçok kişinin yaşadıklarını, tecrübülerini dinlemek, okumak elbette çok öğretici ve keyifli. 



DG: Şu kişi veya bu yolculuk diyemem. Ama yarışmak dışında yapılan kişiye özel yolculuklar ilgimi çekiyor. Bunun illa denizde de olması gerekmiyor. Bu yolculuk karada da olabilir. Her yol galiba iç dünyaya yapılan bir başka yolculuk. Bunu anlatabilen herkesin yolculuğu ilgimi çeker.

Bize seyahatiniz boyunca bilgi ve fotoğraf aktarabilir misiniz?
Elimizden geldiğince elbette aktarırız. Ancak bunu ne kadar düzenli yapabiliriz bilemiyorum. Fırsat buldukça Facebook üzerindeki S/Y Gezi isimli sayfamızı güncelleyeceğiz. Eğer ilginizi çeken haberler olursa size o hikayeyi daha detaylı yazabiliriz.

Köpeğiniz bu duruma ne diyor?
Çika şimdilik durumun farkında mı emin değiliz:) "Daha çok karada zaman geçirelim" diyor galiba. Yine de geçirdiğimiz sürede anladık ki onun en büyük isteği hep bizimle olmak, koşulsuz bir şekilde. Zaten 2 aylıktan beri bizimle teknede yaşıyor, buna çok alışık ama kara görmeden uzun seyirlere de alışacak zamanla.. Çika daha yavru ve o bize biz de ona alışıyoruz. Artık ayrılmamız söz konusu olmadığından onun isteklerini sonuna kadar yerine getirmeye çalışıyoruz.








28 Eylül 2014 Pazar

Cem Şen: "Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir."


İnsan unutur. Verdiği sözleri unutur. 
İnsan unutur. Bir zamanlar ne hissettiğini unutur. 
İnsan unutur. Bir zamanlar ne çektiğini unutur. 
İnsan unutur. Çabasının işe yaramadığını unutur. 
İnsan unutur. Tüm sevdiklerinin ve kendisinin öleceğini unutur. 
İnsan unutur. Önemli kabul ettiği şeylerin büyük bir kısmının önemli olmadığını unutur.
Aynı hataları defalarca yapar; çünkü unutur.
Minnet duymaz; çünkü geçmişte kim olduğunu unutur.
Paylaşmaz; çünkü paylaştığında mutlu olduğunu unutur.
Öfkelenir; çünkü öfkelendiğinde acı çektiğini unutur.
Arzularının pençesine düşer; çünkü arzuları asla tatmin edemediğini unutur.
Başkalarını zor duruma düşürür; çünkü başkalarını zor durumdan kurtardığında sevinçle dolduğunu unutur.
Endişelenir; çünkü geleceği kontrol edemeyeceğini unutur.
Pişmanlıklarla ve suçlulukla yaşar; çünkü geçmişi değiştiremeyeceğini unutur.
Tembellikle yaşar; çünkü en değerli deneyimlerin biz onları beklemezken geldiğini unutur.
Hazırlık yapar; çünkü olanın bizi daima hazırlıksız yakalayacağını unutur.
Hayaller kurar; çünkü olanın daima hayal ettiğimizden farklı olacağını unutur.
Başkalarının iyi işlerini kötüler; çünkü kendini yüceltmenin yolunun başkasının hatasına vurgu yapmak değil kendini geliştirmek olduğunu unutur.
Somurtur; çünkü gülümsemenin bulaşıcı bir iyilik olduğunu unutur.
Açgözlülük yapar; çünkü cesaretin en değerli yatırım olduğunu unutur.
Zamanını boş yere harcar; çünkü bu değerli hayatın kısacık olduğunu unutur.
Başarı elde etmek, alkış almak için kendini türlü acıların, türlü erdemsizliklerin kucağına atar; çünkü her şeyin geçici olduğunu unutur.
Suçlar; çünkü eylemlerin özgür olmadığını, koşullarca belirlendiğini unutur.
Böbürlenir; çünkü başarının kendi ürünü olmadığını unutur.
Kendisiyle konuşur; çünkü gerçeği duyabilmek için susması gerektiğini unutur.
Dinlemeyi unutur; çünkü anlaşılabilmenin tek yolunun anlamak olduğunu unutur
Kısacası insan unutur.

******

Yukarıdaki satırlarını okuduktan sonra kendisine ulaştım... Değerli Cem Şen ile sohbetin bitirilebileceğini düşünmüyorum.. Sadece birkaç soru..  ve sizi başka sorulara yönelten cevaplar.. 



Uzak Doğu öğretilerinin kendimizi daha iyi hissettirmesinin nedenleri nedir?
Uzakdoğu öğretileri derken hangi öğretiden bahsettiğimizi netleştirmemiz gerekir. Bildiğiniz gibi Doğu ve Uzakdoğu, neredeyse dünya nüfusunun dörtte üçünün yaşadığı bir coğrafya. Sadece Çin, Hindistan, Japonya, Malezya, Tayland ve Endonezya'nın toplamı bile yaklaşık 4 milyar ediyor. Dolayısıyla da Doğu ve Uzakdoğu aslında dünyanın, nüfus ve kültür çeşitliliği açısından merkezi. Uzakdoğu'dan Batı dünyasına aktarılan ana öğretiler Budhizm, Hinduizm/Yoga ve Taoizm.

Samimi olmak gerekirse, herhangi bir öğreti kendimizi iyi hissetmemizi sağlayabilir. Bununla birlikte kendi kültürü ile çatışmalarını tamamlamamış, bununla hesaplaşamamış insanlar ne yazık ki başka kültürlerin öğretilerinde çare arayabiliyorlar. Bu elbette mümkün olamıyor ve bazen insanları bir öğretinin fanatiğine döndürebiliyor. Fanatizm ilk başlarda insanın sahte bir mutluluk hali yaşamasına yardımcı olsa da bir süre sonra bir tür uyuşma ve körleşme ile sonuçlanıyor. Elbette bu, kendi kültürümüzün öğretilerinin de başka kültürün öğretilerinin de aracılığıyla görebileceğimiz bir zarar.

Bu sebeple doğru anlaşılması gerekir ki, öğretiler EĞER "Hakikat"i işaret etmek ve bu Hakikat'e ulaşmak için bir yöntem iseler, iki gerçekten bahsedebiliriz: 1. Her öğretinin aynı şeyi söylemesi gerekir. 2. Öğretiler asla amaç değil yalnızca birer araçtırlar.

Bu durumda, eğer bir öğreti Hakikat'e ulaşmamıza yardımcı oluyorsa, ister Doğu'dan ister Batı'dan gelsin, mutlu olmamızı ve daha bilge bir varoluş durumuna ulaşmamızı sağlayacaktır.
  
Öğretilerinizin ne kadar etkili olduğunu örnek deneyimlerinizle aktarabilir misiniz?
Öğretilerimin ne kadar etkili olduğundan bahsedebilmek için önce onun ne olduğunu anlatmam gerekli sanırım. Ben, yaklaşık 35 yıllık manevi bir kişisel yolculuğun sonucunda, aynı HAKİKAT'i işaret ettiğine inandığım öğretilerin merkezindeki ana öğretiyi, kültür, cinsiyet ve zamanın koşullarından bağımsız bir şekilde öğrenilebilir hale getirmeye çalıştım. Görüşüme göre, bir öğretinin gücü her koşul altında uygulanabilir olmasından gelmektedir. Eğer bir öğreti, özünü bir parçacık bile yitirmeden her koşula uyum sağlayabiliyorsa o zaman gerçek bir öğreti demektir. Bu sebeple Cem Şen Eğitimleri adı altında bir araya getirdiğim öğreti, benim icadım değildir. Ben, evrensel öğretiyi anlamaya çalışıyorum. Öğretmeye çalıştığım tek şey de işte bu evrensel öğreti. Bazı ustalara göre HAKİKAT'i işaret eden öğretiler, her zamanda ve her varoluş boyutunda aynıdır. Evrenin her köşesinde aynı öğreti vardır çünkü HAKİKAT tektir.

Öğrettiklerimin etkisini yalnızca öğrencilerimin gün geçtikçe varsayımlarından kurtulup uyanmaları ve özgürleşmeleri, özgür bir zihine sahip olmalarıyla ölçebilirim. Özgür bir zihin mutlu bir zihindir. Sanırım bu anlamda fena yola almıyoruz. Örneklemeden özellikle uzak duracağım çünkü kimsede beklenti yaratmak istemem.

Bilgeliğe erişmeye çalışanların sayısının artması insanlığı kurtarabilir mi?
İnsanlığın kurtarılması büyük bir hedef. Budha'nın çok sevdiğim bir lafı vardır: "Tüm dünyayı aydınlatmaya çalışmayın; yalnızca bulunduğunuz köşeyi aydınlatın." Bizim yalnızca bulunduğumuz köşeyi aydınlatmaya çalışmamız gerekir.

Elbette bilgeliğe ulaşmaya çalışanların sayısı arttıkça dünya çok daha iyi bir yer olacaktır. Bu tartışma götürmez bir gerçektir. Bunun için 3 temel sorun üzerinde çalışmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bunlar: öfke, açgözlülük ve cehalet. Eğer, bu üç tehlike ile başa çıkabilecek bilgeliğe ulaşabilirsek bu durumda insanlık mutlaka bundan büyük fayda görecektir. 

Anlamamız gereken şey şudur: insanlığı kurtaracak şey ile bireysel olarak bizi kurtaracak olan şey aynı şeydir.


Kendimizle ilgili farkındalıkları nasıl artırabiliriz?
Farkındalığı artırmanın yolu, unutmamaktan geçiyor. Neyi unutmamak? İlk olarak şimdiki zamanı. Sonra yaptığımız şeyi. Sonra bedenimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi. Eğer farkında olmayı anımsayabilirsek farkında olabiliriz. O sebeple de ilk adım anımsamak olmalı. 

Kendimize yalan söylemeyi nasıl aşabiliriz?
Kendimize yalan söylediğimizi fark etmeden yalan söylemeyi aşamayız. Yalan söylediğimizin farkında olmalıyız ilk olarak. Yalan söylediğimizi fark edebilmek içinse yalanın bir amaca hizmet ettiğini ama vaadettiği şeyi veremediğini anlamamız gerekir. Her yalan bir vaatle gelir ancak asla vaadini yerine getiremez. Zaten vaadini yerine getirseydi yalan olmazdı. Kendimize kendimiz hakkında söylediğimiz yalanlar, kendimizi gerçekte olduğu haliyle görmemizi engellemektedir. Bu engelleme bizi içinde bulunduğumuz durumdan çıkmaktan engellemekte ve acı çeksek de bir tür uyuşma hali içinde tutmaktadır. O nedenle de yalanlarımızın bize acı verdiğini ve hizmet etmediğinin anlamalıyız ilk olarak ki yalan söylemeyi bırakabilelim. Elbette bunun için de yalanlarımıza inanmayı bırakmalıyız. Bizler yalanlarımızı başkalarını değil kendimizi hayali bir gerçekliğe ikna etmek için söyleriz.Her yalan bir vaatte bulunur. Hiçbir yalan vaadini yerine getiremez. Yalanı bırakmak için ilk olarak yalanımıza inanmayı bırakmak gerekir. Bunun için de yalanın vaadettiği şeyi vermeye muktedir olmadığını anlamalıyız. Bu anlayış farkındalıkla gelecektir. Farkındalık ise yalnınzca doğru soruları sormaya hazır olduğumuzda vardır.

İnsanların birbirleriyle iletişimi neden bu kadar zorlaştı?
İnsanlar arası çatışma her zaman vardı. Hatta bu çatışma ve onun iyileştirilmesi için Pali dilinde, 2500 yıl kadar önce Budha tarafından kullanılan Papancha diye bir terim bile vardır. Papancha, anlam olarak tat katmak, çeşnilemek demektir. Genel olarak gelecek ya da geçmiş ile ilgili kurgularımızı, vesveselerimizi, varsayımlarımızı anlatır. Kişiler arasındaki çatışmanın temelinde karşımızdakini, kendimizi ve çatışmayı doğru şekilde kavrayamamak vardır. Bana bir insan ile arasında çatışma olduğunu söyleyerek gelen her öğrencime aynı tavsiyede bulunurum: eğer anlaşılmadığınızı düşünüyorsanız bilin ki karşınızdakini anlamıyorsunuzdur. Yani, anlaşılmadığınızı düşündüğünüz her zaman mutlaka anlamaya çalışın. İnsanlar eğer dinlemeye ve anlamaya hazır olsalar iletişim o kadar zor olmayacak. Ne yazık ki hepimizin kafasındaki -meli ve -malı'lar, iletişimin önündeki en ciddi engeli oluşturuyorlar.

Yalnızlığı bu kadar çok severek bir başkasıyla yaşam kurmaya çalışmak yaman çelişki değil mi?
İnsanlar yalnız yaşamak için yaratılmış varlıklar değildir. Samimi bir şekilde yalnız kalmak isteyen insan yok denecek kadar azdır. Bir bebeğin bile karnının doyurulması hayatta kalmasına yeterli olmuyor. Sevilmeyen bebeklerin hayatta kalmaları zorlaşıyor. İnsanlar, başka insanlara ihtiyaç duyarlar. O sebeple yalnız olmayı istemek çoğu zaman bir ilişkinin yükünü taşımak istememektir. Daha doğrusu sorumluluğu yük sanmak demektir. Biz insanlar sürekli olarak yetki sahibi olmak ama sorumluluk sahibi olmamak isteriz. Hep birbirleri ile çelişen şeyler ister dururuz. Soruna sebep olan eylemi yapmayı sürdürmek ama soruna sahip olmamak isteriz mesela; evli olmak ama bekar gibi yaşamak... Aydınlanma, uyanma yolunda ilerleyip bağımlılıklarımızı sürdürmek... Yalnız olmak ama ilişkiye sahip olmak da böyle bir şey. Yani işimiz ne yardan ne serden geçmektir. Oysa birinden birini bırakmak durumundayız. Dediğim gibi hayatın üç ciddi sorunu var: açgözlülük, öfke ve cehalet. Bu, açgözlülük sınıfına giriyor.


Sevgi ve şevkat öğretilebilir mi?
Elbette öğrenilebilir ve geliştirilebilir. Bunun yolu aslında çok kolay. Şefkati geliştirmek istiyorsanız anlayış geliştirmelisiniz. Şefkat çoğunlukla acıma duygusu ile karıştırılır oysa acıma değildir. Acıma tehlikeli bir duygudur ve çoğunlukla acıdığımız varlığa bu acıyı yaşatana karşı öfke duygusunu barındırır. Şefkat ise, acının nasıl bir cehaletle yaşandığının acıyı çekenin de acıyı çektirenin de benzer bir cehaletin kurbanı olduğunun anlaşılmasını sağlar. Şefkat iyileştiricidir. Acının niçin yaratıldığının anlaşılması şefkati artırır.

Sevgi ise emek ile ilişkilidir. Bir insana ya da bir şeye harcadığımız emek arttıkça onunla ilgili sevgimiz de artar. Sevginin en ileri formunda ise sevdiğimiz şeyi kendimizden özgürleştirmek vardır.

Din insanları doğru yolda tutmaya yetmiyor.. İnsan kötü bir varlık olmaktan nasıl kurtulur? Kurtulabilir mi?
Eğer varlıklara fırsat verilir ve yeterli şefkat ile temas ettirilirlerse, eğer korkularından kurtulmalarına yardımcı olunabilirse kötü eylemlerden uzaklaşmaya başlıyorlar. İlk olarak şunu anlamamız gerekir ki, kötü insan yoktur yalnızca kötü eylemler vardır. Bir hapishanede bile eğer insanlara kötü olmadıkları sadece kötü bir şey yapmış oldukları anlatılabilirse, hapishaneden çıktıktan sonra tekrar suç işleme ihtimalleri büyük oranda azalıyor. İnsanlar suçlu ya da kötü değildir, sadece cehalet sebebiyle kötü eylemlerde bulunurlar. O sebeple insanlara iyi eylemlerde bulunma ve değişme fırsatı vermeyi asla bırakmamalı, hatta bunun devlet eli ile yapılmasını talep etmeliyiz.

Beden sağlığımızın iç huzurumuzla nasıl bir ilişkisi var?
Yıllar önce, benim için dönüm noktası olan manevi deneyimlerden bir tanesini bir ustam ile sohbet ederken yaşadım. Kaula Lumpur'da usta ile evinin balkonunda, bir çalışma arasında sohbet ederken, ona bir miktar sağlık, anlamlı ilişkiler ve manevi gelişimden daha önemli bir şeyin var olmadığını düşündüğümü söyledim. Bana, "Bedenini sağlıklı hale getirmek istiyorsan ruhuna yatırım yap" dedi. Açıkcası buna şaşırdım. Ben her zaman bedenin iyileştirilmesi için beden üzerinde çalışmanın gerektiğini düşünürdüm. Elbette beden üzerinde çalışmak çok önemli ama uzun yıllar süren öğrenme ve öğretme deneyimlerimin sonucunda şunu samimiyetle söyleyebilirim ki, sağlık beden ile değil bilinç ya da ruh ile ilişkilidir. Bedenin sağlıklı olması zihinsel sağlığımıza katkıda bulunur ama asıl ciddi değişim zihnimizin huzurlu olması ile yaratılır. Kesinlikle bedenin gevşemesi ve canlanması duygularımızın ve zihnimizin huzurlu hale gelmesine yardımcı olacaktır. Bu da zihnimizdeki huzurun artmasının sonucunda bedenimizin çok daha iyi ve huzurlu olmasına yardımcı olacaktır.

Taoizm'de duyguların kaynağının zihnimiz değil duygular olduğuna inanılır. Yıllar süren deneyimlerin ardından size bunun doğru olduğunu söyleyebilirim. Düşünceler zihnimizin ürünleri olsalar da duygular organlarımızla ilişkilidirler. Dolayısıyla organlarımızın ve bedenimizin ılımlı ölçüde sağlıklı olması ile dengeli duygular ve iç huzur arasında bağlantı vardır.

İnsan paranın hükümdarlığına son verebilir mi? Alışveriş yapmayı bırakabilir mi?
Para yalnızca bir araçtır. Özellikle de gözde büyütülen bir araç. Yıllardır içsel gelişim alanında eğitim veren pek çok insan gibi ben de para konusundaki önyargılı yorumlara muhatap olur dururum. Bu röportajda değil ama belki başka bir yazıda bir ara para ile içsel gelişim eğitimleri arasındaki ilişkiyi, özellikle de yanlış anlaşılıp duran ilişkiyi anlatmak istiyorum.

Şimdi sorunuza geri dönecek olursak, gerçekçi olmak gerekirse, şimdilik içinde yaşadığımız dünyada bir takas aracı olarak parayı kullanıyoruz. Elbette gerçekte para diye bir şeyin var olmadığı, sanal bir değer olduğu, paranın tek amacının sürekli değer yitirmek ve bizi durduk yerde fakirleştirerek ana paraya sahip olan büyük güçlerin gücünü daha da artırmak olduğunu vs.. söyleyebiliriz. Bununla birlikte paranın bu gücü bizim açgözlülüğümüz olmadan var olamaz. O nedenle paranın besininin daima bizim açgözlülüğümüz olduğunu anımsamalıyız.

Kişisel olarak hayat boyu en büyük yatırımımı eğitime harcadım. Bugün geriye dönüp baktığımda pek çok insanın mal edinmek için harcadıklarından daha büyük miktarda bir parayı eğitimime ve eğitim gezilerime harcadığımı görüyorum. Bu, benim için para kazanmanın ve para harcamanın en iyi yoluydu. Budha para için 6 öneride bulunur:

1. Doğru şeyden para kazan, kimseye zarar verme.
2. Doğru şeye para harca, kimseye zarar verme.
3. Paranın bir kısmını yaşamak için ayır.
4. Paranın bir kısmını işine yatır.
5. Paranın bir kısmını ilerde ihtiyaç duyabileceğin şeyler için bir kenara ayır.
6. Paranın bir kısmını hayır işlerine ve öğrenmeye ayır.

Benim para konusundaki algım ve önerim de bu. Eğer kendiniz için gerçekten önemli olan şeyi anlayabilirseniz, onun için para harcamak sizin için mutluluk olacaktır. Eğer sizin için gerçekten önemli olan şeye para bulamadığınızı düşünüyorsanız bu da sizin yanılsamanızdır ama bu konu da başka bir sohbete kalsın..



Cem Şen 1968 yılında doğdu. 1981 yılında savaş sanatları eğitimi almaya başladı. 1987 yılında Zen Budizm’in Türkiye’deki temsilcisi olan İlhan Güngören ile tanıştı ve 1987-1990 yılları arasında Güngören’in asistanlığını yaptı. Bir yandan Güngören’i Zen çalışmalarında ve Tai Chi Ch’uan derslerinde destekleyen Cem Şen aynı zamanda Namık Ekin, Mustafa Aygün gibi eğitmenlerle savaş sanatları eğitimini sürdürdü.

1990 yılında ilk çeviri eseri yayınlandı. Aynı yıl çalışmalarını tümüyle Taocu çalışmalara yönlendirdi. Sırasıyla Mantak Chia, Master Wang, Master Wu, Eric Steven Yudelove gibi ustalardan eğitim alan Cem Şen aynı zamanda bu ustalardan farklı Taocu sistemleri öğretme yetkisi de aldı.


Halen ustalar ile çalışmalarını ve dünyanın farklı yerlerinde bulunan yaşayan büyük bilgelerle iletişimini ve arayışlarını sürdürmektedir. 

1991 yılında Dharma Yayınları’nı ve ardından 
2003 yılında bu yayınevinden ayrılarak 
Klan Yayınları’nı kurmuş olan Cem Şen’in içlerinde “Enerjinin Dansı: T’ai Chi Ch’uan” ve “Dolmuşa Binme ve Dolmuştan İnme Sanatında Zen” adlı kitaplarının da bulunduğu 8 kitabı ve yaklaşık 40’a yakın çeviri eseri bulunmaktadır.

************

Tüm dünyaya yayılmış ve Chan (Zen), Dzogchen, Gnostisizm, Sufizm, Taoizm gibi farklı adlarla tanınan öğretiler bize, tüm evrende tek öğretinin varolduğundan bahseder. Bu öğreti evrensel yasaların, insan zihninin lisanında anlaşılmasını sağlar. Bu yasalar ise tüm varlıkların “gerçek doğalarını” keşfedip, saf ve mutlak mutluluğa ulaşmalarını sağlayan bir yol haritasıdır. Bu Hakikat ve onun bilgisi, tüm öğretilerin kalbini oluşturmaktadır. Öğretiler bu Hakikat’i taşıyan birer kalıptır.

Cem Şen eğitimlerinde bu amaçla, her öğretinin merkezinde varolan öğreti, Şamanizm, Taoizm, Chan ve Budizm temel alınarak çalışılmaktadır. Evrensel öğreti üç temel üzerinde yükselmektedir. Bu üç temel, hemen her öğretide “Üç Temel Manevi Güç” ya da Üç Hazine (Beden, Nefes/Enerji ve Bilinç) olarak adlandırılmaktadır. 

Cem Şen Eğitimleri’nde Üç Hazine, tarih boyunca ruhsal gelişimin ileri aşamalarına ulaşmış ustalardan kesintisiz bir gelenekle günümüz ustalarına aktarılan 5 aşamalı bir eğitim programı ile çalışılmaktadır.




29 Ağustos 2014 Cuma

Can Yücel'e ait olmayan "Herşey Sende Gizli" metni, lise ikinci sınıf kitaplarına Can Yücel şiiri diye girmişti bir ara...

İnsanların kopyacılık ve kolaycılıklarına kızmışımdır öteden beri... Şiir yazamıyorsun bari yazılmışları kirletme! Sahte Can Yücel şiirlerinin basitliğine de güler geçerim..

Önce bir şiir Can Yücel'den...

FINDIK FARESİ BÜYÜDÜKÇE
TAVANARASI KÜÇÜLMÜŞ,
FINDIK KADAR KALINCA TAVANARASI
FINDIK FARESİ ÖLMÜŞ

Kafka'nın "Fare" öyküsü üzre,
Gözüme nasıl büyük görünürdü
Şu Sirkeci Garı'nın lokantası!
Sekiz-on yıl kapalı durup yeniden açıldığında
Gittim baktım ki götiçi kadar kalmış
O hangar gibi yer...
Garsona sordum: Niye küçülttüler, dedim burasını?
Yok, amca, dedi, dokunmadılar hiç enine boyuna.
Siz fazla şişmanladığınızdan, size öyle geliyor.
Doğru dediği belki de... (Üstelik garson Kafka'nın 
gençlik resimlerinden birine pek benziyordu.)
Ola ki yaşlandıkça, yaşlanıp şişmanladıkça,
Hiçdurma küçülen bu zemin-vatan ve tavan arasında
Dönmüşümdür ben de Kafka'nın faresine...
Yarın, meselâ, orta yerimden çatlasam ne lâzım gelir?..
Yine de içimden bir ses: Sen sen ol! diyor,
Kafka'nın öyküsündeki fare emsal,
Cirit oyna oynayabildiğin kadar,
Bulduğun neyse mekân!
Ellerin, ayakların ve çükünle değilse de,
Hâlâ genç kalan aklınla koşmaca oyna,
Duvarlara vursan da başını,
O tavanarası kadar kaldığında cürmün ve cirmin,
Ölmek ki senin başlayıp da bitiremediğin
allah bilir kaçıncı bin şiirin...
                                                      

Sahte Can Yücel şiirlerini Prof. Semih Çelenk ile konuştum:

Saptadığınız sahte Can Yücel şiirlerinin sayısı nerelere ulaştı?
Bu çalışmayı yaptığımda 31 tane metin saptamıştım. Metin diyorum, çünkü bunların bir kısmı şiirimsi metinler. Şiir diyemeyiz. Aslında hiçbirine şiir demek mümkün değil. Uyaklı, ağlak, ama filozofça laflar etmekten de geri durmayan, algı düzeyi çok düşük metinler. Sağda solda yeni metinler görüyorum. Bunları da önümüzdeki günlerde eklemek istiyorum yaptığım listeye. Örneğin son günlerde yine Can Yücel imzasıyla "Şair Kadınlar" diye bir metin dolaşıyor. Büyük ihtimalle bu da sahte bir metin. 

CAN YÜCEL'E AİT OLMAYAN ŞİİRLER LİSTESİ:
1.Bağlanmayacaksın
2.Kadın Dediğin
3.Erkek Dediğin
4.Seninle Olmanın En Güzel Yanı
5.Anladım
6.Herşey Sende Gizli
7.Eğer
8.Herkes Gitmek İstiyor
9.Sevdiğin Kadar Sevilirsin
10.Sağlık Olsun
11.Tam zamanında Yaşamak (Yaşamak Zamanı)
12.Tersten Yaşamak
13.Biraz Değiştim
14.Bir gün Anlarsın
15.Gitmek
16.Seninle Yaşlanmak İstiyorum
17.Asla Keşkelerim Olmadı
18.Özledim Seni
19.Bilmelisin ki
20.Aşk
21.Boşver ve Yaşı Başı
22.Olmuyorsa Zorlamayacaksın
23.Ben Benden Olgun İnsan İsterim Karşımda
24.Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Fırlama Yataktan
25.Farkında Olmalı İnsan
26.Bir Eşi Olmalı İnsanın
27.Unutma
28.Sevgi Emekmiş
29.Özleme Dair (Kim Özlerdi?)
30. Ömür Dediğin Bir Gündür O da Bugündür
31.Aşk Ayakkabı Gibidir
32.Rakı İçen Kadınlar
33.Ateş ve Su
34.Ülke Bölünsün İstiyorum
35.Kadınım Ben
36.Senin İçin Yasak Dediler
37.Bayram Şiiri
38.Dostlar Irmak Gibidir
39.Öye Bir Hayat Yaşadım ki
40.Bir Yolun varsa Gidilecek

Hayat dersi kıvamındaki yazılarını Can Yücel'e yakıştırmalarının nedeni ne olabilir sizce?
Öncelikle şöyle bir tip yarattılar. Piyasa belki de böyle tiplere ihtiyaç duyuyor. Can Baba, elinde sigarası ve içki kadehi ile, alayına düz giden ve hayat hakkında filozofça, guruvari laflar eden yaşlı ve bilge kişilik. Sanki hiçbir politik yanı yok. Sanki onlarca çeviriyi o yapmamış. Şiir sanatıyla boğuşup büyük şiirler yazmamış gibi. Bu metinleri dolaşıma sokanlar ya da bu metinleri bulup altına Can Yücel imzasını çakanlar bizim bilmediğimiz ama yaygınlıkla öyle bilinen bir Can Yücel imgesi ve üslubu oluşturmuşlar. Şu an herkesin bildiği.. bu hayali, sahte Can Yücel. Bildiğiniz gibi Şarlo benzerleri yarışmasında Charlie Chaplin dereceye girememişti. Korkumuz şu ki, biz gerçek Can Yücel'i bu patırtıda kaybedeceğiz.


Gerçek olanları dururken sahtelerine yönelmeleri insanlarımızın kolaycılık, tembellik ve cehaletleriyle açıklanabilir mi?
Evet, bunlar önemli nedenler. Cahillik. Kolaycılık. Tembellik. Ama bunun da ötesinde kaynak gösterme zorunluluğu hissedilmemesi ya da bilgiden kuşku duyma içgüdüsünün olmaması bir sorun.. Aslında yayınladığınız, paylaştığınız şiirlerin metinlerin kaynağını kontrol etseniz ve belirtseniz böyle bir sorun olmaz. Ben bu şiir Can Yücel'in değil dediğimde, "O zaman kimin olduğunu söyleyin." yanıtları alıyorum. Ben ne bilirim kimin olduğunu? Sadece Can Yücel'in olmadığını biliyorum..

Can Yücel şiirlerini ayırt edici en önemli özellikleri nedir?
Sahte Can Yücel şiirleri de, yukarda değindiğim gibi bir üslup geliştirdiler. O yaşlı, ayyaş, bilge adamın ağzından dökülen lafların hepsinin bir üslup bütünlüğü var aslında. Bayağı, kolay, arabesk, ağlak, akıl veren, ahkam kesen, sulu gözlü, içki masası rahatlığında okunan metinler bunlar. Ben herhangi bir şiirin Can Yücel şiiri olmadığını anlarım. Ama bu şiirler sayesinde ikinci bir uzmanlık daha geliştirdim. Bu da sahte Can Yücel şiirlerini anlayabilme. 

Sahte Can Yücel şiirlerini yayınlamış, okumuş, yazmış üst düzey yanlışlıklardan en affedilemezlerini paylaşır mısınız? Kim, nerede, nasıl?
O kadar çok ki. Saymakla bitmez. Örneğin youtube kayıtlarında Oktay Kaynarca'nın ve Selçuk Yöntem'in okuduğu videolar var. Bu şiirleri ünlü isimlerin okuması bu metinlerin tehlikesini bir kat daha arttırıyor. Çünkü legalize oluyor, alenileşiyor, adeta tescil edilmiş oluyor. "Herşey Sende Gizli" şiiri lise ikinci sınıf kitaplarına girmişti bir ara. Yılmaz Özdil ve Nazlı Ilıcak yazılarında kullandılar. Bakanlar ve Başbakan bu sahte şiirleri duvarlarına asmışlar. Daha bunun gibi birçok örnek var. Ben sosyal medya ortamında kırk senelik edebiyatçıların bile bu hataya düştüklerini görüyorum. Hakikaten de üzücü bunlara tanıklık etmek.


Sizin bu değerli çabanız nasıl, ne zaman başladı?
Benim bu çabam bir Can Yücel okurunun vicdan azabıyla başladı diyebilirim. Vefatından önce İzmir'de, Torbalı'da, Salihli'de değişik nedenlerle sohbet etmişliğimiz vardır Can Baba ile... Onun şiiri üzerine iki tane yazım var. Ve dediğim gibi otuzbeş yıllık sadık bir okuruyum. Okumadığım yayınlanmış şiiri yoktur. Zamanı hatırlamıyorum ama artık bu şiirleri görmekten bıkkınlık geldiği bir gün, "Bu bir cinayet. Ve her gün işlenen bir cinayet. Birşey yapmalıyım" dedim ve harekete geçtim. Bu mücadelede çok güzel destek mesajları ve teşekkür mesajları alıyorum. Can Yücel okurlarının ne kadar üzüldüklerini, kahrolduklarını görüyorum. Bir şey yapılmalıydı. Başlattık. Bu bir tek kişinin mücadelesi olamaz. Topyekun çalışılmalı. Uyarılmalı. Yaptığımız sahte şiirler listesi kullanılmalı. Kontrol edilmeli. Ve tabii ki Can Yücel kitaplarının yaygınlığı sağlanmalı. İnternet üzerinde tabii ki sevdiğiniz şairleri paylaşın. Paylaşın ama şöyle bir zahmete de girin. Kitaptan yazın ve altına kaynağını belirtin.


Can Yücel'in yanısıra Özdemir Asaf'ınkilere de rastlamıştım... Şiirleri tahrif edilen ya da sahteleri türetilen başka şairler de var mı?
Bu sahte furyasından nasiplenen o kadar çok yazar ve şair var ki... Can Yücel mücadelesi simge bir mücadele oldu burada. Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Mevlana, Shakespeare bunların en önde gelenleri. 

Ne gibi önlemler alınabilir?
Umarım bu isimleri iyi bilen dostlarımız da bu isimler için bir sahte metinler araştırması yaparlar ve yayınlarlar da, bizim de elimizde kontrol edeceğimiz bir listemiz olur. Ben sonuç olarak hep kitabı tavsiye ediyorum. Kitaptan okuyun ve kitaptan kaynak göstererek paylaşın. 


Semih Çelenk 
1965 yılında İzmir’de doğdu. İlk orta öğrenimini İzmir’de tamamladı. 1989 yılında DEÜ Sahne Sanatları Bölümü’nden mezun oldu. 1991’de yüksek lisans ve 1997 yılında doktorasını bitirdi. 2001 yılında Doçent, 2007 yılında Profesör oldu. Halen DEÜ Sahne Sanatları Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak çalışmakta, lisans düzeyinde “Yazarlık”, “Uygulama Dramaturjisi”, ”Dramaturji Araştırmaları”; lisansüstü düzeyde “Performans Sanatının Tarihi” ve “Tiyatroda Marjinal Biçimler” derslerini vermektedir. 

2007-2010 yılları arasında DEÜ GSF dekanlığını yaptı. Şiir, oyun, yazı, inceleme ve çevirileri Şarköy Sanat, Edebiyat-Eleştiri, Gölge Tiyatro, Yeni İnsan, Özgür Gündem, Agon, Tiyatora, Siyah-Beyaz, Evrensel Kültür, Express, Yaratı, Yeni Politika, İkikalas Birheves, Kuvayı Sahne, Wesvese, Şiir Kent, Arka Bahçe, Sınırda, Kirpi Şiir, Cumhuriyet Kitap, Varlık, Hayal, Yasakmeyve, Tiyatro Gazetesi gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı.  

2012 yılında Balıklıova köylüleriyle Balıklıova Köy Tiyatrosu’nu kurdu. Bugüne değin birçok özgün, çeviri ve uyarlama oyunu sahnelendi. 1993 yılından başlamak üzere bugüne değin 30’u aşkın oyun sahneledi.

2005 yılında Nacar ile Serkisof dosyasıyla İsviçre Hastanesi Şiir Ödülü’nü kazandı. Heccav Yahut Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası adlı oyunuyla 2009 yılında Ankara Sanat Kurumu En İyi Oyun, 2010 yılında Asaf Çiyiltepe ve 2012 yılında Karabağlar Belediyesi Mizaha Katkı Onur Ödülü aldı. 2011 yılında sahnelediği Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı oyunuyla Uğur Mumcu Ödülü’ne değer görüldü.

Kitaplaşmış çalışmaları: 
Sokaktaki Tiyatro (İnceleme 1992), Yüzsüz (Dario Fo’dan çeviri 1994), Ezilenlerin Tiyatrosu (Augusto Boal’den çeviri 1994), Redd-i İthal (Toplu Şiirler 1996), Tiyatro Tarihi (Oscar G.Brocket-ortak çeviri, 2000), Barbarlar Mutludur Çünkü Tiyatroları Yoktur (Tiyatro Yazıları, 2001)İzlanda Oyunları (Vala Thorsdottir’den çeviri 2002), Kalemden Sahneye (İnceleme, 2003), Nacar ile Serkisof (Toplu Şiirler, 2006), Postmodern Zamanlarda Tiyatro (2007), Heccav Yahut Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası (Oyun, 2009), Mutluluk Müziği (Kısa Kısa Öykü, Vala Thorsdottir’den çeviri, 2009), Deniz Bugüne Bakıyor (Derleme, 2011), Paradiso’dan Kızılçullu’ya Şirinyer (Semt Tarihi, 2011), Hurufat (Şiir, 2013), Zenâbîr (Oyun, 2013). 

8 Ağustos 2014 Cuma

Alesta tramola.. Yelken yapanlar bu heyecanlı komutu bilirler..

Çok keyiflidir denizde  yaşamak..  Gece limandaki yelken iplerinin direklere vurarak çıkarttığı sesleri dinleyerek ve hafif hafif sallanarak uyuyakalırsınız. Sabahları sizi martı sesleri uyandırır. 

Kamaradan kafanızı dışarı uzatıp saatin kaç olduğunu anlamaya çalışırsınız. Dışarı çıkıp oturabilmek için gece çiğ yağmış minderleri silmeniz gerekir önce.

Sonra denizdeki kefalleri sinek iğne ucuna ekmek takıp yakalamaya çalışmak, denizin farklı derinliklerdeki lacivertlerine, maviliklerine bakadalmak sabah rutininiz olur. 
Bir bardak çay ve deniz kokusu her şeye bedeldir..

Küçükken, yazlarımızı annem, babam ve kardeşimle Fenerbahçe’de tekne tepesinde geçirirdik. Babamın miçosu bendim. Limana girerken teknenin önünde elimde kanca bekleyip şamandıra almak, güverteyi yıkamak, sandalın sintinesini temizlemek, sandalla kürek çekerek misafirlerimizi karaya getirip götürmek, kızkardeşimin öğle yemeği için balık tutmak benim görevlerimdi.. 

Teknemiz alamatra tipi ve motorluydu. Çok ses yapardı. Bu yüzden denizde sessizce süzülüp giden yelkenli tekneleri hayranlıkla seyrederdim. Ama nedense yelkeni bir türlü öğrenme fırsatım olmadı. 

Fenerbahçe Limanı'nda her teknenin bir şamandırası vardı. Komşu tonozda “Kısmet” bağlıydı. Sahibi değerli denizci Sadun Boro’ydu. Eşi Oda, kızı Deniz, kedisi Miço ile onlar da bizim gibi teknede yaşarlardı.  Bana ve kardeşime imzaladığı dünya seyahatini anlattığı "Pupa Yelken"i hala açıp açıp okur, yelkenle dünya seyahatine çıkmayı hayal ederim birçok deniz sevdalısı gibi... İnşallah...

Üç tarafı denizle çevrili olduğu halde denizci bir millet değiliz. Bunu en çok marinalarda hissederim. Yüzlerce  tekne mahsun mahsun yatar durur. Sahiplerinin yılda kaç kez denize açıldığı meçhul.. Arada sırada karaya bağlı vaziyette  kahvaltı etmeye gelenleri görüyor ve rahmetli babamın kerterize kitlenmiş ela gözlerini hatırlıyorum: “Hadi kızım birazdan giriyoruz limana.. Alesta aborda!” 

Çocukluk, gençlik, iş-güç derken yıllar geçti… Babam ve teknemiz anılara gömüldü..

Bir iki kere yelken kursu deneyimim oldu.. Hepsi teori ağırlıklıydı. Bir kere denize çıkardılar, onda da yüzüme çok rüzgar yedim, sinüslerimi üşütüp hasta yattım.. Sonra da cesaret edemedim bir daha yelken kursuna gitmeyi... Belki de hevesim kaçtı...



Geçenlerde, Bumerang Deneyim Günleri’nin blogger davetlisi olarak Hedef Yelken’in eğitimlerine katıldım. Kalamış Marina’daki yüzer ofislerinde birçok blogger toplandık. Hedef Yelken eğitmenleri bir iki teorik bilgi verdikten sonra bizi hemen denize çıkardı. Çok şaşırdım.

Ancak savundukları gibi yelken gerçekten de denizde yaşayarak öğreniliyor. Gorbon tipi yelkenlilerde dörder kişi iki saatlik eğitim aldık. Üçüncü saatte dört tekne kendimizi yarışıyor bulduk.. Bizim teknenin eğitmeni Can Ekin’di. Başarıyla ikinci olduk. Heh he..

Güzel bir yaz gününün sonunda, yelken açmayı, toplamayı, kavança ve tramola atmayı, yelkene rüzgar doldurup boşaltmayı, ana yelken, flok ve dümen kullanmayı, yelken ipi kilitleyip boşaltmayı ve bir iki denizci düğümü öğrenmiştik bile... Günün özlü sözü Alesta tramola idi…

Evvelallah hiçbirimiz bumbayı kafamıza yiyip denize düşmedik...  
Sanıyorum arkası gelecek… Yelken eğitimine devam edeceğim..
  



Bumba: Ana yelkeni alttan tutan ve direğe bağlı olan uzun ince parçadır.Görevi yelkeni alttan açık tutmak ve yelkenin formunu ayarlamaktır.Bumba oynayan bir parçadır.Rüzgara göre devamlı hareket eder ve ayarlanır.Özellikle sert havalarda rüzgaraltına doğru manevra yaparken (tramola-kavança) ani ve çok hızlı hareket edebileceğinden dikkat edilmelidir.Dolayısıyla dönüş dikkatli yapılmalıdır.

Tramola: Yelkenli teknelerin ilerleyebilmesi yelkenlerinin rüzgarla dolması ile mümkündür. Gitmek istediğiniz yön rüzgarın estiği yönse zig zag çizerek ilerleyebilirsiniz ancak. Tramola, yelkenlerin rüzgarı aldığı tarafı değiştirebilmek için yapılan dönüştür.  

 Alesta Tramola:  Alesta, hazır ol! demektir. Alesta tramola, tramola atmaya hazır ol! anlamaına gelir..

Alesta Aborda: Tekneyi iskeleye yanaştırmaya hazır ol! demektir.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Ege Soley: "Çiçekçi olana kadar çiçeklerle hiçbir ilişkim yoktu! Her zaman söylediğim gibi, ben sadece tasarım yapmayı sevdim. Çiçekleri de kendime zevkli, zorlayıcı ve yaratıcı enstrümanlar olarak aldım."


Düşünen, tasarlayan, üreten insana saygım sonsuz.. Bu blogu da onca işimin arasında bu yüzden açmadım mı zaten? Yaptığım röportajlar ruhumu besliyor.. 

"calla lilies", Tamara de Lempicka
Ege Soley'in Beşiktaş Akaretler yokuşundaki çiçekçi dükkanının önünden geçerken önce vitrinini ve imzasını sevdim sonra facebook'daki çiçek düzenlemelerinin fotoğraflarını.. Ve bu başarılı genç insanı da blogumda yayınlamak için sorularımı sıraladım.

Tamara Lempicka resimlerine benzetmişsiniz çiçeklerinizi…  Çiçek düzenlemeleriniz için ilham aldığınız başka sanatçılar var mı?
Lempicka’nın renklerini ve çizgisinin hareketlerini, hem yumuşak hem maskülen hallerini çok seviyorum evet.. İlham anlamında özellikle bir sanatçı veya akım söyleyemem,  ama yalın tasarımlar, mimariden ürün tasarımına kadar, beni çok etkiliyor. Belle époque veya romantizm’den ziyade minimalizm sanırım tasarımlarımın çok daha içinde ve kişiliğini belirliyor..

Çiçek ile yakın ilişkisi olan insanların yaşam kültürlerinin gelişmiş olduğunu söyleyebilir miyiz?
Sanırım -ve ülke şartlarında maalesef- evet. Çünkü bu aslında kişinin gustosu, hayat tarzı ve hayata bakış açısı hakkında çok ciddi ipuçları veriyor. Avrupa’da çiçeğin gerçek bir kültür olması, kişilerin bunun için zaman ve mesai harcaması bana göre hem kendilerine hem çevrelerine gösterdikleri özen ve saygı ile birebir orantılı. Ama henüz bize çok uzak bir durum maalesef..

Çiçek seçimleri kişilikleri ele veriyor mu sizce?
Bu konuda çok kesin konuşamayacağım.. Kişilik cok ciddi ve anlaşılması cok zor bir konu. Benim fikrim aslında insanların belirli dönemleri olduğu.. Bir dönem daha romantik, daha sıcak çiçekler görmek isterken insan, bir başka dönem çok daha yalın, hatta geometrik şekilli çiçeklerden veya tasarımlardan hoşlanabiliyor. Bunun da, giyim zevki gibi, zamanla ve ruh haliyle değişen bir durum olduğunu düşünüyorum..

Çiçeklerle ilişkiniz ne zaman başladı?
Çiçekçi olana kadar çiçeklerle hiçbir ilişkim yoktu! Her zaman söylediğim gibi, ben sadece tasarım yapmayı sevdim. Çiçekleri de kendime zevkli, zorlayıcı ve yaratıcı enstrümanlar olarak aldım. Bu işe başlamadan önce hiç çicek bilgim veya özel bir zevkim yoktu. Herşeyi tamamen çalışarak ve önce fransızca olarak öğrendim!

Çiçek düzenleme eğitimini nerede aldınız?
Çalışırken bir yandan da Ecole des Fleuristes de Paris’de üç sene eğitim aldım.

İşinizi nasıl kurdunuz? Hikayesini bizimle paylaşabilir misiniz?
2007 yılında Paris’e yerleşmiştim Fransızca eğitimi almak için.. Oradaki çiçekçileri gördüğümde de İstanbul’da hiç böyle güzel mağazalar olmadığını farkedip bunu kendime iş edindim. Paris’in ve Fransa’nın en tanınmış çiçekçilerinden Pascal Mutel’e başvurdum. 2007-2011  yılları arasında kendisinin yanında çalışma şansına sahip oldum. Hem ondan öğrendiklerim, hem de okulda aldığım teori bilgisiyle 2011 Nisanı’nda İstanbul’da kendi dükkanımı açtım.



Gelin buketleri için mevsimlere göre çiçek önerileriniz olabilir mi?
Gelin buketlerini cok şahsi buluyorum. Gelinlere buket hazırlayabilmek için genellikle sadece dinlemeye daha sonra gerekli degişiklikleri yapmaya çalışıyorum. 

Artık tüm çiçekleri ithal edebildiğimiz için de gelinler ne isterse tamamen onu yapmaya çalışıyorum. Mevsimden ziyade ortama göre de değişebiliyor çiçekler.. 

Açık havada, kırda yapılan düğünler daha hafif ve renkli buketleri kaldırabilirken, otel düğünleri için daha klasik, daha sakin buketler tercih ediliyor..

Ülkemizde yetişen nadide çiçekler hangileri? İhraç ettiklerimiz var mı?
Maalesef dükkanlarımızda kullandığımız çoğu çiçek yurtdışından geliyor. Türkiye gibi bereketli bir ülke için oldukça acı verici bir durum bu.. Çiçekçiliğe ve tarıma verilen -olmayan- önemi de gözler önüne seriyor... 

Oysa Türkiye onbinlerce endemik çiçeğin ana vatanı. Örneğin Türkiye’de sadece Hakkari’de yetişen ve oradan doğuya dağılmış olan frittillaria (Ters Lale), çok bilinmeyen ama çok güzel bir çiçektir.. 
Yine bunun gibi birçok orkide cinsi de kimsenin dikkatini çekemeden yine bu topraklarda ayakta kalmaya çalıyor.
frittillaria (Ters Lale)

İstanbul’a dair bir hayal projeniz var mı?
Özellikle İstanbul değil ama, şimdilik yaşadığım şehir olduğu için, gerçek bir çiçekçilik okulu kurmak, öğrendiğim ve bildiğim her şeyi bu işi seven ve layığıyla yapabilecek insanlara öğretmek istiyorum.

Sizce İstanbul’un çiçeği hangisi?
Elbette erguvanlar.

Sizin çiçeğiniz hangisi?
Formları, sadelikleri ve bana Lempicka’yı hatırlatan renkleriyle kesinlikle gala’lar.





16 Ocak 2014 Perşembe

Cem Birder: "Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. "

"Bir köye gidip orada yaşayacağım..." Bu cümleyi sık duyar oldum. Şehir insanı mutlu değil. Toprağa, denize kavuşmak istiyor. Kimyasallardan, trafik karmaşasından, gürültü ve kalabalıktan, gerginlik ve sahtelikten bunalmış durumda... Bunu ben de iliklerime kadar hissediyorum. Horozların öttüğü sabahlara uyanmak istiyorum. Tertemiz havasını huzurla soluyabileceğim, bahçeden domates, biber koparıp köy fırınında pişmiş tam buğday ekmeğe katık edebileceğim bir yaşantı istiyorum. 
Fesleğenli penceremden toprağı eşeleyen tavukları, gözlerimin içine bakarak kuyruğunu sallayan çoban köpeğini, zeytin ağaçlarını, sardunyaları göreyim.. Mutfağımın raflarına böğürtlen reçelleri, biber turşuları dizeyim, kuzinemin üstünde tarhana kaynatayım, şömine odununda kahvemi kabartayım istiyorum. “Su akar ben bakar” saatler geçirebileceğim sessizlikleri düşlüyorum... Bir ağaç altında suluboya çalışayım, kitabımı okuyayım... Şehirdeki dostlarıma zeytinyağı göndereyim istiyorum...
Son zamanlardaki ruh halim bu iken doğal olarak Toprakana'dan gelen postalarıyla dikkatimi çekti Cem Birder... Gerçekleştirdiklerini takdirle takip ediyordum zaten. Aradım hemen. Yazıştık... Aktarıyorum. (Zaman zaman güncelleyeceğim söyleşimizi)...


Toprağa aşkınız nasıl başladı?
İnsan içgüdüsel olarak toprağa aşıktır diye düşünüyorum. Toprak yaşamdır; yaşama aşık olmamak ne kadar mümkün? Son senelere dek yaşantım İstanbul’da geçti. Ancak çocukluktan itibaren ne zaman doğa ile buluşsam, büyük mutluluk yaşadığımı hatırlıyorum.

Gençlik yıllarımda deniz öncelikliydi benim için, ama daha sonra, özelikle 2004 itibarıyla Buğday Derneği ile gelişen dostluğumla birlikte, tüm hayatımın merkezi oldu toprak. Rahmetli Victor Ananias, daha özgür düşünebileceğimi hatırlattıkça, hayatımın dönüşümünde çok belirleyici oldu. Benim gibi birçok insanı etkilemiştir. Onun hayallerini kendisinden duyabildim; birlikte toprağın, tarımın, tohumun, ve herbirinin yanında biz insanların dünyasını uzun uzun konuşabildik. Bunlar benim için önemli kazanımlar oldu.

Zaman içinde toprak üzerinde yaşamak ve bununla birlikte ‘içinde yaşadığım bir köyüm olsun’ isteği çok güçlü bir dürtü haline geldi. Şehirden uzaklaşmak uğruna büyük zorluklar yaşadım. Ama ‘biraz köy, biraz şehir’ gibisinden ortasını yapamadığımı görmüştüm; toprak aşkı beni tümüyle Kaz Dağı’na çekti…

Şehirden köye yöneldiğiniz günlerde en çok hangi konularda zorlandınız?
Düşündüğüm kırsalda köy ve köylü öncelikliydi. O yüzden, manzaralı bir vadi yerine basit köy içinde yaşamayı tercih ettim. Herşeyin yumuşak bir akış içinde şekilleneceğini sanmıştım ama farkettim ki, köylü ile uyumlanmak tahmin ettiğimden zormuş. Bu deneyim içinde kendimi uzaktan izleme ve yorumlama zorunluluğunu yaşadım ve ancak zamanla köylüyü daha iyi anladım. Yaşamlarının gerçekliği, sertliği ve dolaysızlığı benim için yepyeni farkındalıklara sebep oldu. Bu dönüşüm sürecinde, tüm kazanımların yanında, sevdiğim insanların uzaklarda kalması ve bir başına olmayı göze alabilmek acıtıcı duygular da verebiliyor.

Köy yaşamını tercih etmenizde etken olan olumlu faktörleri sormak istiyorum..
Gerçeğin peşinde olmak.Yapay olmayan bir yaşama yaklaşabilmek. Doğaya dokunmak, onun duygusuna katılmak. Yaşamın yavaşça zenginleştiğini hissetmek...

Neden eski domateslerin tadı yok artık?
Domates çok sembolik bir örnek. Sadece domatesin değil, diğer tüm tarım ürünlerinin de tadını sorgularsak, karşımıza her birine yanıt verebilecek tek bir tablo çıkar. Tarımsal üretimin amacı bir zamanlar kendi besin ihtiyacını karşılamaktı. Şehir-yoğun yaşam modelleri sistemin yegâne tercihi olunca, tarım çok büyük oranda ticarileşti. Tarımla ilgili ihtisaslaşma eğitimlerinde hedefler yeniden sıralandı:
  • Birim alanda azami miktarda ürün almak. 
  • En kısa sürede hasat. 
  • Hastalıklar için etkin mücadele yöntemleri. 
  • Tarım uygulamalarında yüksek teknoloji.

    Akademik müfredata paralel anlayışta, köylü bankalar tarafından çok cazip koşullarda borçlandırıldı. Traktör, sulama ekipmanı, ilaç, gübre ve, elindeki yerel tohumu küçümseyen kampanyalarla, sözde-süper endüstriyel tohumlar sihirli sözcükler eşliğinde, devletin yeni yapıya uygun mevzuat düzenlemeleriyle, dünya devlerinin yerel ortakları tarafından köylüye pazarlandı. Filmin ikinci yarısında ise, hasat ettiği süper-ürünü sattıktan sonra parasını tüccardan alamayan (veya eksik alan), yüksek iade oranları ile çalışan süper-marketlerin sözleşmelerine akıl erdiremeyen köylü iyice çaresizleştirildi. Piyasa aktörleri her yıl yeni oyunlar geliştirdikçe, köylünün toprakları bankalardaki borca karşılık satılmaya başladı. Domates ve diğer tüm tarım ürünleri tadını kaybetti, çünkü önce onu yaratan tohum, toprak, etrafını çeviren yaşam unsurları ve onlarla birlikte nesiller boyu hayat geçiren köylü mutsuzlaştırıldı. Şirketlerin tarımla buluşması için uygun koşullar hazırlandı; domates ve tüm diğer tarım ürünleri, tohumdan raflardaki dizilişine dek olan süreçte, büyük oranda şirketlerin kontrolüne girdi. Domatesin eski tadı bu koşullarda nasıl kalabilir? Tüm bu gelişmelerin geçmişi sadece 40 yıl…

    Toprak Ana projesinin amacı çok kutsal. Nasıl gidiyor? İnsanlar arzu ettikleri doğal ürünlere ulaşma çabası gösteriyor mu?
    Tanımlamanız için çok teşekkür ederim; mutluluk verici... İnsanoğlunun tüm teknik uğraşları içinde, sevginin en etkin olduğu alanın tarım olduğunu düşünüyorum. Toprak, elinize aldığınız tohum, bir ağaç gövdesi dokunuşlarınızı, enerjinizi hisseder. Kızılderililer, şamanlar, en ilkel kabileler tarih boyunca toprağın büyüsünü tüm yaşamlarının merkezinde içselleştirmişler. Anadolu topraklarında süregelen küçük çiftçi tarımı da bu süreçlerin çizgisinde kadim bilgiler taşıyor. Şirket tarımının veya trend diyebileceğimiz tüm pazarlama yöntemlerinin dışında, alçakgönüllü olan, toprakla arasındaki aşkı sürdüren, tarımsal etkinliğinde ticari kaygıların tuzağına düşmeyen insanları tanıyarak doğdu Toprak Ana projesi.

    Müşterilerimiz bu değerleri farkeden insanlar. Reklam yapmamayı tercih ediyoruz. İnancım o ki, kendiliğinden küçük adımlarla büyüyen çalışmalar daha paylaşımcı oluyor. Bu ilişki şekli taraflar arası daha çok güven geliştiriyor; alıcı-satıcı ilişkisi yerine herkesin birbirine öneriler sunduğu bir platforma dönüşüyor. Doğal ürün yerine, doğa dostu ürünler demeyi tercih ediyorum. Evet, herkes daha çok farketmeye başladı temiz ürün gerçeğini. Sağlığın yolun sonuna doğru değil, sofrada önemsenmesi gerektiğini düşünenler hızla artıyor. Işıltı dünyalar bugüne dek vadettiklerini sağlayamadılar. Bizler olabildiğince etik, adil ve temiz anlayışların yanında durmayı tercih ettik; Slow Food’un dediği gibi…

    “Doğa dostu” besin üreticileri Toprak Ana’yı benimseyebildi mi?
    Evet. 5 sene oldu. Toprak Ana güzel bir aile. Bu aile bireylerinin sayısının hızla değil, yavaşça değişmesini seviyoruz. İlk baştan beri, teknik olarak ürün tedarik sorunu yaşadığı için ayrılan birkaç üretici dışında, bizi bırakan üreticimiz olmadı. Yeni üreticilerden talepler alıyoruz; kendileriyle tanışmak, yaşam anlayışlarımızı paylaşmak en az ürünlerinin kalitesi kadar kıymetli. Herşey birbirine bağlı. Sakin insanlar vazgeçilmez tercihimiz; işin içinde hırs, iddia varsa, er veya geç işin keyfi kaçıyor.

    Köy ve köylü ortadan kalkacak mı önümüzdeki on yılda ne dersiniz?
    Gezi gösterdi ki özellikle şehirdeki toplumun sıkıştırılmış, bastırılmış duyguları var. Aşırı sert müdahaleler olmasaydı, insanlar Gezi Parkı’nda uyum ve dostluk oluşturmaya devam edeceklerdi. Buna türlü mazeretlerle izin verilmedi. Ancak bu ruhun içerdiği özlem, insana ve doğaya saygılı akıl ve yürek birlikteliğinde bir yaşam modeli yaratmak. Köylünün yaşadığı güncel sorunlara yukarda biraz değindik. Müşterek hayat modelleri konusunda henüz köylü ve şehirli gerçek anlamda buluşmadı. Son yıllarda şehirden köye doğru bir hareket başlasa da, bu tercihin bahsettiğim derinlikte bir paylaşıma dönüştüğünü henüz görmüyoruz. Kanımca, sistemin ortadan kaldırmakta kararlı olduğu köylü toplumu ile Gezi ruhunun buluşması, yeni bir yol haritasının ilk adımı olacak. Beşik Köy’de başlattığımız “2 mekân” projesi bu düşünceye uygun küçük adımlar olabilir. Daha bebeklik aşamasında…

    “2 mekân” projesi nedir?
    Kırsalın yarınlarında sürdürülebilirliği güçlendirecek bir yapılanma modeli… Bizler gibi kırsalın kıymeti üzerine düşünen ve projeler geliştiren insanların sürdürülebilirliği ekonomik enstrümanlarla sınırlı düşünmeleri büyük bir yanılgı. “Köylü hakettiğini kazanmalı!“diyoruz. Diyelim ki kazandı, ya sonra? Köylünün hayalleri yok mu? Şehrin cazipleştirilmiş yaşamlarını merak ediyor olmasın? Bugün para kazanmak için köyünü terk edenler dışında, bir şekilde para bulup yine aynı yolculuğa çıkanların sayısı giderek artıyor. Özellikle medyanın popüler kültür ve tüketimi pompalama bombardımanı altında, köylünün köyünde kalabilmesi sağlayacak yegâne unsur yerel ekonomileri güçlendirmek değil belli ki.

    Beşik Köyü Kooperatifi'nde, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın resmi izniyle, belki de Türkiye’de ilk kez, odun ateş ile geleneksel köy mamul ürünlerinin üretimine başladık. Salça, pekmez, ekmek… Bu adım çok kritik, zira merdiven altı üretim ile aynı seviyeye indirilen Anadolu kültürünün köy üretimleri belki bu model ile büyüyerek yeniden itibar kazanacak; yerel pazarlarda ve kentte müşterilerine bu ürünleri satanlar artık suç işlemiş olmayacaklar. Özellikle taze sebze ve meyve üretiminde yukarda saydığımız piyasa koşulları altında rekabet şansı yok edilen köylü için bir kurtuluş reçetesi olabilir katma değerli, mamul ürünler alternatifi.

    Köy üretimhanesinin yanında, Köy Evi bizim çok heyecanla ve merakla başlattığımız bir proje oldu. Köyümüz muhtarlığına ait çatısı yıkık taş binayı dostlarımızdan gelen yardım paraları ile onardık. Bu bina önce çocuklara kütüphane oldu. Köyün özellikle 4-12 yaş grubu çocukları her fırsatta Köy Evi’ne gelerek oyun oynuyorlar, kitap okuyorlar, resim yapıyorlar. Onların mutluluğunun anne-babaları tarafından da paylaşıldığını görmek harika bir duygu. Binamıza kısa bir süre sonra elektrik bağlanacak ve Köy Sineması etkinliklerine de başlayacağız. Geçtiğimiz bayram sadece bir kez komşu evden elektrik çekerek film gösterimi yapmıştık; katılım harikaydı. Tüm köyün o gün film izlemeye geldiğine şahit olunca, hayal ettiğimiz diğer etkinlikler için umudumuz iyice arttı. Önümüzdeki mevsim seminerler, eğitim paylaşım programları (karşılıklı eğitim), diğer sanat ve spor etkinlikleri de yapmaya başlayacağız. 

    Kritik kelime mutluluktur. Köy Evi köyün güncel ve gelecekteki kimliğini etkileyebilir. İnancım o ki, burada yaşadıklarımızın uzak ışıltıların sanal dünyasından kıymetli olabileceğini hep birlikte fark edeceğiz. O gün gezi ruhu ve köy el ele verdiğinde, yeni bir toplumsal sınıfın oluşumu başlamış olacak.

    Aslında köylülere şehir yaşamının ve şehirlilere de köy yaşamının gerçekleri konusunda bir eğitim verelim diyesim var... Hatta bu konuda danışma mekezleri kurulsa ne iyi olurdu... Ne dersiniz?
    Danışma merkezi dediğinizde biraz ürküyorum. Hiyerarşik olmayan daha yatay paylaşımların olabileceği alanlar daha etkin olabilir. Gezi sonrası şehrin parklarında ki buluşmalar gibi, köylünün ve şehirlinin beraberce, yaşamsal değerleri konuştuğu toplantılar harika olur. Köylerde kurulacak Köy Evi mekânlarının önemli bir fonksiyonu bu olacak bence.

    Bir tek fasulye tanesinden binlerce fasulye veren şu şahane topraktan sadece köyde mi var? Balkonlarımızda ona ulaşamaz mıyız? Balkonunda onunla iletişimi başaran, köyde de başarabilir gibi geliyor bana.. Ne dersiniz? Leğende maydanoz yetiştirmekle başlasak mı önce?
    Şehirde toprağa dokunmaya başlamanın, birşeyler üretmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ama "yaşam" sadece hayatta kalacak besinleri üretmek değil ki... Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. Toprağın merkezde olduğu bu resme ulaşabileceğimiz yegane mekânın kültürel dokusunu korumayı başarmış, doğal yapısı bozulmamış köyler olduğuna inanıyorum.


    Hayvanın, bitkinin, ormanın, derenin bizden bağımsız kendi yaşamları kendi gerçekleri olduğunu kavrayıp saygı göstermek ve olduğu gibi sevebilmeyi başarabilmek gerek...
    Son noktayı koydunuz.

    "Para"yı tahtından indirmek gerek! Mutluluk için neredeyse tek alternatif olarak kabul edilmesine hastayım. İnsanları derin uykularından nasıl uyandırabiliriz?

    İnsanlar farkediyorlar..

    Xelium'u okudum blogunuzda.. Anonim bir metni mi zenginleştirdiniz, yoksa tamamen size mi ait bu metin?
    Anonim dememin sebebi patent vb. haklarına karşı olmamdan.. İki cümle hariç diğerlerini ben önerdim.

    Bu yazı birikim, emek, düşünce, fikir gerektiriyor... Elinize sağlık. Özgün ve derin... Patent haklarına neden karşısınız anlayamadım.
    Özellikle sanat eserlerinde karşı olmayı tercih ediyorum...


    Mutabık olamayacağım bir konu bu..
    Ne de olsa halen şehirlisiniz :)

    Düşüneceğim üzerinde.. Bu arada flüt çaldığınızı da öğrendim...

    Evet flütüm Bach ile beraber hep yanımdadır..

    Barok müzik mi seviyorsunuz? Flüt ne zamandır hayatınızda?
    Teyzem Nükte Uğurel piyanisttir. İlkokul yaşlarımda onun konserlerini ve özellikle konser provalarını dinlemekten büyük keyif alırdım. Flüt macerası 10 yaşımda babamın yaşgünümde aldığı bir blokflütle başladı. Bir sene kadar alt-blokflüt çaldım. Daha sonra başladım yan flüte. Bana asıl müziği ve flütü, hiçbir zaman hakkını ödeyemeyeceğim sevgili hocam Nazım Acar öğretti. Üniversite sonuna dek çalışmalarımız devam etti. Derslerimiz normal süresini daima aşardı; zamanın nasıl geçtiğini farketmezdik. Ders sonrası  AKM'ye konsere beni de götürürdü. Kendisi o yıllarda İstanbul Devlet Senfoni'de 1. flütçüydü. Cuma akşamları benim için bir müzik şöleni olmuştur daima... Klasik müzikle tanıştığım ilk yıllarda Barok ilk tercihimdi. Artık bir ayrım yapamam, ama tüm müzik dünyasında kanımca bu işin peygamberi Bach'dır.



    Köy Enstitüleri fikrini kendinize yakın buluyor musunuz?
    Daima çok yakın buldum. Açık Radyo’da konuyla ilgili bir program da yapmıştık; o gün bize Hasan Âli Yücel’in kızı sevgili Gülümser Yücel de katılmıştı.
    Köy Enstitüleri Türkiye’nin geliştirdiği en kıymetli projelerden biri. Dış politik baskılar karşısında o dönemin hükümeti dik duramayınca maalesef hayatı çok kısa sürdü. Eğitim sisteminde devrimdi Köy Enstitüleri; merkeziyetçi zihniyet taşımadan, evrensel bilgi ve kültürü yerel değerlerle harmanladı. İçinde aşk vardı, sevgi vardı, saygı vardı. Bugün devletin böyle kriterlerle hiç ilgisi kalmadı.



    Ters göç (şehirden köye göç) nelere yol açar? Kime ne zararı ya da faydası dokunur?
    İki coğrafya insanı birbirini dinlemeye, anlamaya ve uyumlanmaya çalışmadığı sürece etkileşimlerin yapıcı olmayacağı kanaatindeyim. Son yıllarda köye ve özellikle toprağa doğru artan bir yöneliş var; bu akış içinde gördüğüm kadarıyla şehirli insanlar bir an önce verimli bahçelerini kurabilmek için oldukça aceleci davranıyorlar. Köylüyü, beraberinde taşıdığı şehirli refleksleriyle sadece iş gücü olarak görüyor. Köyün ve köylünün gerçeğini merak etmiyor; hatta kolayca “siz bu işi bilmiyorsunuz!” diyebiliyor. Diğer yandan, köylü gelen şehirliyi en saf tavırlarıyla karşılarken içinden çoğu kez “bunun birşeyden haberi yok” diye mırıldanıyor. Her iki taraf birbirini cahil olarak gördükçe ilişkiler sağlıklı gelişmiyor. Kırsalı manzaralı bir fabrika kurar gibi verim odaklı düşünmek, hem yerel biyoçeşitlilik, hem de kırsalın kültürel değerleri üzerinde bir tehdit…

    Köylünün yüksek fiyatlardan topraklarını satabilecek olması kırsalda köylülüğünün erozyona uğraması açısından çok büyük bir tehlike. Köye taşındığımdan beri kahvede konuştuğumuz en hararetli konu sanırım bu. Bizim köy insanları bence yeterince duyarlılar ama çoğu kez paraya yenik düşüyor köy kimliği. Şehirlinin bu hassasiyetle davranabilmesi, parasının gücüne rağmen sahiplenme ve hakimiyet kurma dürtüsüne kapılmadan köylü ile, yukarıda da değindiğimiz şekilde, uyumlanması kırsal açısından büyük kazanım olur.

    Blogum İstanbul'a dair. Klasik sorusunu soracağım: İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
    İstanbul semtleri rengârenk
    Esnaf isminle hitap eder sabah selamlarında
    Boğaz suları soğuk, gülümser akıntısına
    Camekânlarda lakerda, kırmızı soğan, ipe dizili çirozlar
    Bir duble rakı; eski günler hatırına: şerefe!

    Şerefe!
    İstanbul’a dair bir hayal projeniz var mı?

    30 yıl öncesine dönecek şekilde İstanbul Türkiye’nin tüm bölgelerindeki köylerine eşit olarak göç versin. Böylece hem İstanbul’da doğa üzerindeki yıkım ve korkunç yapılaşma dursun, hem de boşalmakta olan köylerin yaşamında yeni heyecanlar, dönüşümler yaşansın. Masal misali.