17 Kasım 2014 Pazartesi

Burçin Erdi: "Barok dönemde ışık kaynağı mum iken, artık bilgisayarlar, telefonlar, elektronik aletler olarak gözüktü bana."

"Yusufçuk", tuval üzerine karışık teknik, 116 x 200 cm. 2013
Burçin Erdi'nin "Transformasyon" solo sergisi  Ankara'dan sonra, şimdi de 19 Kasım - 8 Aralık arasında İstanbul Seyrantepe'deki Summart Sergi Salonu'nda  açılacak. Işık oyunları ile çok ilginç bir sergi.. Kaçırmayın derim..

Ressam Burçin Erdi dört yıldır İspanya'daydı.. Başarılarını duyduk, gururla takip ettik.. Ankara'da Nisan ayında açtığı sergisi "Transformasyon"da tekniği, duygusu ve fikriyle de büyük beğeni toplamıştı.

Moda'daki atölyesinde soğuk kahvesini içtim. Öyle lezzetli bir sohbet  ettik ki.. tamamını aktarabilmem zor.. Eserlerini yakından gördüm. Üç boyutlu etkisi yaratan renk, teknik ve yerleştirmelerinden, fikirlerinden çok etkilendim...

Sanatçı kimliğinizin gelişim ve değişimini anlatır mısnız?
Mimar Sinan Üniversitesi resim bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı ve sanatta yeterlilik programını da aynı üniversitede tamamladım. Öğrenciliğimden itibaren aralıksız, aktif olarak resim yapmaktayım.

Doktoramı  yaparken tez çalışmam vasıtasıyla İspanya’da dört yıl yaşadım ve çalışmalarıma devam ettim. Bu süreçte  Avrupa ülkeleri  ve Amerika’da sergilerim devam etti, bienallere ve fuarlara katıldım. 

Ankara’daki son sergide resimlerinizdeki özel ışıklandırma birşeylere gönderme yapıyor gibi..
Herzaman görünenin ardındakiydi beni çeken. Son sergimde özel bir ışıklandırma kullandım. Resimlerimin bir yüzünü mavi ışık altında çalıştım. Mavi ışık altında başka bir görselle karşılaşmayı hedefledim. 

Ben bu ışığa günümüz barok ışığı dedim. Barok resimde ışık kaynağı resmin içindedir. Barok dönemde ışık kaynağı mum iken, artık bilgisayarlar, telefonlar vesaire elektronik aletler olarak gözüktü bana. Bu ışığı mavi gördüm ve onu resimlerin içine koydum. Günümüzde çok sıradanlaşmış bir konuydu bu, hepimiz günümüzün bir bölümünü bu ışıkta geçiriyoruz. Buralardan haberleşiyor, buralardan ülkeyi ve dünyayı takip ediyoruz.

İstanbul projeleriniz nedir?
Ankara’da açtığım Transformasyon sergimin devamını istanbul’da da gerçekleştirmek istiyorum. Bu sergide resimde üçüncü boyuta bir geçiş yaptım. Bunu geliştirmek istiyorum. 

Ayrıca farklı disiplinlerin biraraya gelerek oluşturduğu daha boyutlu projeler yapmak istiyorum.. Sinema, dans, müzik, resim ve heykel vs… Heyecanın sıcak kalması, paylaşılması ve farklı şeylerle birbirini besleyebilmesi için…

Toplumla sanat arasındaki ilişki hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Toplumumuzda sanatın ürkütücü bir yere konulduğunu düşünüyorum. Toplumdan uzaklaştırılmış, yüceleştirilmiş bir yer.. Bu kırılmalı..  

Sanatçı toplumun bir parçasıdır.  Bunu hissetmesi ve  hissettirmesi gerektiğini düşünüyorum.  

Toplum ve sanatçı birbirlerini şablonlaştırıyor. Sanatçının bir tanımı yoktur. Şablonu olamaz.. Toplum bunu seviyor.. Sanatçının giyimi, kuşamı, yaşamı, marjinal bir yere konuyor… 

Yaşanan gerçeklerden kopulmamalı, görüneni -her ne kadar ardındakine bakıyorsak da- reddetmemeliyiz. Hayatın içinde omalıyız. Gerçekliğiyle yaşamalıyız. Sanatçı kendini de sanatını da yabancılaştırmamalı..

"Gündüz Bekçisi", tuvalüzerine karışık teknik, 240 x 200 cm., 2013
Sanattan anlamıyorum... cümlesine ne diyorsunuz?
Anlaşılmıyorsa sanattır... var ya.. Sanatçı da, sanat  da yüceltilip duruyor. Uzaklaştırılıyorlar. "İyi iş" iyi iştir. Kendini hemen belli eder.. Ayırdına varmak için müthiş bir alt yapı gerekmiyor. 

Sanat dünyasının bariz problemi nedir sizce?
Sanat dünyasında özellikle ülkemizde, birbirimizden çok uzaklaştığımızı hissediyorum. Farklı alanlardan insanların biraya gelerek daha zengin üretimler yapılması gerektiğini düşünüyorum. Öğrenmek sonsuzdur ve birada daha doğru ve heyecanlı çalışmalar yapılabilir. Disiplerin biraya gelme zamanıdır bence.

Sanat ve mutluluk ilişkisi nedir sizce?
Sanat  üretimimde malzemem ne olursa olsun bu bir mutluluk arayışı.. Malzeme benim hayatım. Üzüntü, mutluluk, sevinç.. Herhangi bir duygu veya yaşananalar, zaman, gündem.. Hayatın kendisi benim malzemem.

Beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Sanatımın malzemesinin hayat olduğunu düşündüm hep. Yaşadıklarım, gözlemlerim harmanlanarak resimlerimin içerisinde yerlerini aldılar.  Gözlemlediğim herşeyin bana ve resimlerime katlanarak değer kattığını düşünüyorum.  

En derin içerikli anlatımların, sadelik ve samimiyetten geçtiğini düşünüyorum. Önce insan kendini betimlemeli, kendini beslemeli ki samimi tutumu ile insanlara ulaşsın. Sanatçı doğal olmalı Yaşanan zamandan, değişimlerden, teknolojinin getirdiklerinden, bilimin geldiği yerlerden  kopmadan gözlem yapmaya devam etmeli.
  
"Dybbuk", tuval üzerine karışık teknik, 160 x 200 cm., 2013

Beğendiğiniz sanatçılar kimler?
Her sanatçıda başka bir şey görüyorum. Farklı  yönleriyle farklı zamanlarda beni etkiliyor,  dikkatimi çekiyorlar.. İsim veremiyorum…

"Kayıp", tuval üzerine karışık teknik, 116 x 200 cm., 2013
Sevilla'daki serginiz gurur verici bir haberdi.. İzlenimlerinizi aktarabilir misiniz?
İspanya, Sevilla, Casa de la Provincia Sanat Galerisi’ndeki sergim oldukça önemli bir sergiydi benim için. Eski bir saray olan bina, günümüzde müze ve kültür sanat buluşma noktası olarak kullanılmakta. Konumu Sevilla’nın en bilinen Triunfo meydanında üçgenin bir parçasıdır. Alcazar bahçeleri, Giralda Kathedrali ve Casa de la Provincia vilayet binası olarak geçer. Dünyanın birçok bölgesinden insan bir müze şehir olan Sevilla’yı görmeye gelir. 

Sergim çok sayıda izleyici ile buluştu. Bu mekan dünyanın ve İspanya’nın çok sayıda önemli sanatçılarına evsahipliği yapmıştır. Müze koleksiyonunda bir resmim yeralmakta. Sergimin açılışını belediye başkanı yaptı. Bana orada verilen değer, Türkiye resim sanatının hatırı sayılır bir seviyede olduğunu göstermektedir. 

Yaşadığınız şehirlerde sanat nasıldı?
Yaşadığım şehirlerde sanat, günlük yaşamın her yerindeydi.. Yaşadığım herşey resmime farklı yollarla katıldı. Bazen bunu sonradan görsem de, yaşadığım herşey bir şekilde varlığını hissettirdi. 

Akşam yemekleri temasından yola çıktığım resimler değişimini kendi içinde gösterdi. Türkiye’deki akşam yemekleri, İspanya sofralarına döndü. Sofralarda derin sohbetler içindeki insanlar zamanla ayağa kalktı, içselleşti. Sorgulanan  da sorgulayan da değişim geçirdi.  Bazen dışardan gözlemledi sadece, bazen iç sorularla yüzleşti., kendini sorguladı. Tesadüflere izin verdi.
  
"Yerçekimi", tuval üzerine karışık teknik, 160 x 200 cm., 2013

İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
Kontrastlar geliyor aklıma hemen.. Koku deyince bir yandan ferahlatıcı deniz-iyot kokusu öte yandan ağır insan ve ızgara kokuları.. Martı seslerinin yanısıra gürültüler..  Deniz ve kalabalıklar.. İstanbul’un tadı elbette rakıdır benim için… Rakının tadı İstanbul’un dışına çıktığınızda aynı değil..

Coğrafi konumuyla İstanbul bir kesişim noktası. İçinde bir çok farklı kültür ve doku barındırıyor. Büyük bir zenginlik, benim için de, sonsuz bir malzeme kaynağı.. 

Tarih ve kültürler İstanbul’u katmanlaştırmıştır. Her bölgesinde çeşitlilik gördüğünüz şehir, aidiyet duygusuyla yüzleştirir sizi. Neye aitsiniz? Burada büyümüş olmak bile yabancı hissettirir bazen. İstanbul’u yaşamak, çokluğu yaşamak, her an her duyunun açık olmasını gerektirir. Sanki bir anda birçok hayat yaşıyormuşsunuz gibi.

4 Kasım 2014 Salı

Serpil Aslan: ".. görmezden geldiğimiz, sahiplenemediğimiz, tanımlamadığımız ve gün ışığına çıkarmadığımız için karanlıkta bıraktığımız duygularımız.."

Serpil Aslan’ın 14 Ekim’de Maçka Sanat Galerisi’nde açılan ve 29 Kasım'a kadar izlenebilecek kişisel sergisi “Amigdala/Amygdala”yı gezerken içimi büyük bir ürperti kapladı. Mekanın soğuk mimarisi ve sanatçının tekinsiz görünen heykelleri ile işbirliği yapıp bu hissi başarıyla yaratmıştı üstümde.. 

Basın bülteninde yazılanlara göre sanatçı, mistik simgeler ve çocukluk psişeni üzerinden insanlık olgusuna odaklanarak birebir gerçekleştirdiği çocuk heykelleriyle insanların “Amigdala”sına vurgu yapıyor. 
Çalışmalarının çıkış noktasını spritüalizm, bilinçaltı, rüya, kimlik, cinsellik, toplumsal yargılar, düzen, kadın erkek arasındaki hiyerarşi gibi kavramlar oluşturuyor. Siyah beyaz heykellerinin her birinde vurucu bir peak (zirve) yaşatan kırmızı rengin de etkisiyle çok daha çarpıcı ve bazen de algıyı zorlayarak kendini gösteriyor, izleyiciyi “irrite” (rahatsız) ediyor. 

Heykellerinizin ilham perileri kimler, neler?
Çocuklar ve çocukluk çağımız benim çıkış noktamdır, ilham kaynağımdır. Çocuklar, çocuklara dair ne varsa (mistik simgeler, çocukluk travmaları) çocukluk psişeni üzerinden insanlık olgusuna odaklanarak heykellerimi oluştururum.


Malzemeleriniz nedir?
Genel anlamda karışık teknik diyebileceğim malzemelerimi kısaca saymam gerekirse, epoksi, efeskim tecnogrout, polyester, peruk, pvc boya ve çeşitli vernikler diyebilirim.


Serginizdeki heykellerde göze çarpan kırmızı vurguları anlatabilir misiniz?
Siyah - beyaz heykellerimin her birinde vurucu bir peak (zirve) yaşatan kırmızı rengin etkisi, izleyicinin odaklanabileceği bir vurgu noktasıdır. İzleyici, heykellerde kırmızı renk olan obje , nesne veya kısım her ne ise çok daha net, spesifik çok daha çarpıcı ve bazen de algıyı zorlayarak kendini gösteren heykelleri inceleyip, hemen sonrasında bu heykellerin onlarda yarattığı “irite edici” hisle yüzleşiyor.


Serginizin adı ve eserlerinize değen anlamı hakkında bilgi verir misiniz?
Sergimin adı olan “Amigdala” kavramı, en basit haliyle beyindeki endişe ve korkunun kaynağı olan bademcik şeklindeki kısımdır. Beyindeki duygu merkezidir. Ve bunların başında da "korku" geliyor.


İşte tam bu noktada benim heykellerimin altyapısı oluşuyor. Hepimizin maruz kaldığımız fakat görmezden geldiğimiz, sahiplenemediğimiz, tanımlamadığımız ve gün ışığına çıkarmadığımız için karanlıkta bıraktığımız duygularımız vardır.

Yaşadığımız geçmiş olaylar, bugünkülerle karşılaştırılır ve aynıymış gibi algılayıp fevri hissiyatlara, davranışlara yol açar (korku - anksiyete - panik atak gibi).. Sahip olduğumuz travmatik hatıralar, flashback (yeniden yaşantılama), çocukluk çağı travmaları, anksiyete işte tüm bu duyguları heykellerimde kullanarak insanların "Amigdala" larına yüklenmek istedim. 

Tasarımlarınızın gelişim ve değişim sürecinden bahsedebilir misiniz?
Son dört senedir çocuk heykelleri üzerine işler üretiyorum. İlk zamanlar çocuk kıyafetleri üzerinden deneyimlemeye başladığım heykel sürecim yerini hayalden tasarladığım komposizyonlardan sonra birebir çocuk heykelleri yapma isteğine bıraktı.


İki boyutta etkili duran desenlerimi en gerçekçi, duygu yüklü haliyle daha çarpıcı nasıl yaratabilirim? sorusuyla gelişim ve değişimim başlamış oldu. 2012 de ürettiğim ve etkili görülen “ölü” çocuklar serisi ile ciddi bir sürece girmiş oldum ve hemen sonrasında da siyah – beyaz heykellerime daha bütünleştirici olduğuna inandığım üçüncü bir renk olarak kırmızıyı dahil etmeye karar verdim ve böylece ortaya Amigdala serisi çıkmış oldu.



Kavramsal sanatı tercih nedenleriniz nedir?
Çünkü ben heykel yapmak üzere yola koyulup bu amaca yönelik fikirler üretmek yerine geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerimi, üzerinde araştırmalar yaptığım kavramları uygun malzemeler ile ifade etme amacı içindeydim. Bunu da en iyi, kendilerini alışılageldik (sanat eseri) biçimde göstermeyen sanat eserleri için kullanılmaya başlanan kavramsal sanat tercihim ile yapabilirdim.  


Sanat ve sanatçı tanımınızı alabilir miyim?
Sanat, belli kalıplar içine konulamayan, estetik olan, yaratıcılığın veya hayal gücünün ifadesi olarak insan duygularının dışa vurumudur. Sanatçı ise, herkesin duyduğunu, gördüğünü, hissettiğini, düşündüğünü farklı şekilde duyan, farklı şekilde düşünen, farklı şekilde hisseden, farklı şekilde yorumlayan, yansıtandır; duyulmayanı duyan, görülmeyeni gören, olmayanı bulan kişidir. 



Toplumu sanatla barıştırma görevi size verilseydi neler yapardınız?
Öncelikli görevim sanatta evrenselliği hedeflemek olurdu. Sanatı yorumlamak, özümleyebilmek, anlamak, sanatla iç içe olmakla mümkündür. Sanat, bir toplumun gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır. Peki bizler, birey veya toplum olarak ne kadar sanatla ilgiliyiz? Topluma faydalı olabilmek için neler yapabildik veya yapmaktayız?

Sanatın var oluşunu, sanatın toplum ile ilişkisini, dış etkenlerin sanatçıya nasıl yansıdığını ve sanatçının bunu nasıl ifade ettiğini, kent yaşamındaki yabancılaşmayı, kent insanındaki mutsuzluğu, kırık dökük insan ilişkilerini yansıtmaya çalışır ve düzeltmek için gereken her şeyi gerçekleştirirdim.. Unutulmamalıdır ki, bir toplumun ilerlemesinde en önemli etkenlerden biri bilim, kültür, felsefe, yaşam standartları ve sanat arasındaki etkileşimdir. 


Sanatın mutluluk ile nasıl ilişkilendirebilirsiniz?
Sanat başlangıçta bireysel bir eylem olduğu için sanatçıya haz veren bir süreçtir. Benim için öyle..
Bu ilişki, çok ruhani bir edinimdir aslında.. Sanatçı tasarladığını oluşturup–üretip, ortaya çıkan sonuçtan duygu-his açısından memnun ise, aynı zamanda bir izleyici olarak da işe baktığı zamanki hissiyatı aynı ise, işte o zaman yaşanılan deneyim haz verici bir mutluluk oluyor. 



İstanbul'u beş duyunuzla nasıl tanımlamak istersiniz?
Sanırım bu güzel soruyu en iyi Orhan Veli’ nin İstanbul'u dinliyorum adlı şiirinden bir alıntıyla cevaplayabilirim;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.. 



Serpil Aslan Berkin Elvan heykeliyle

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
İstanbul gibi büyük bir metropolitan’de yaşayan biri olarak, nüfus artışının yoğunluğunu da düşünürsek bu şehirin olmazsa olmazlarından biri Sanat Kütüphanesidir diye düşünüyorum. Toplumu sadece sanata dair keşfetmeye yönlendirecek, teşvik edecek, hem teorik hem deneysel pratiklere ulaşılabilecek büyük bir sanat alanı oluşturma hayalim var. Sanat, düşünceyi besleyen ve daha farklı düşüncelerin ortaya çıkmasında büyük rol oynayan alandır. Hızla artan nüfusa karşın sanatla yeterince ilgilenmiyoruz, yeterince düşünmüyor ve yeni fikirler de üretmiyoruz. İşte bu durumdan şikayetçi olduğum için sanatla ilgilenilebilecek bir “Sanat Kütüphanesi” platformu oluşturmayı planlıyorum.

2 Kasım 2014 Pazar

Ergun Çağatay: "Bu ülkenin insanları her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız?"

Ergun Çağatay, 09 – 25 Ekim 2014 tarihleri arasında, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde açılan “Merceğimde Elli Yıl” sergisi için bir röportajında “dijital öncesi analog çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce, klasik anlamda çekilmiş gerçek fotoğrafların son kareleridir, gerçek tarihdir” demiş..


Serginin bazı fotoğraflarını ve sohbetinden çok keyif aldığım değerli sanatçı Ergun Çağatay ile röportajımızı sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum..

"Merceğimde 50 Yıl” serginizde en çok ilgi gören fotoğrafların öyküsünü anlatabilir misiniz? Sergideki her fotoğrafın ayrı bir hikayesi var diyebilirim. Bu sergi hayatımda ilk defa fotoğraf satmak amacı ile giriştiğim bir olay oldu.. Eskiden bizi besleyen kaynaklar özellikle mecmualar ve kitap yayınlarıydı. Dijital teknoloji nedeniyle ya çok küçüldüler veya kapandılar. Bunun yanı sıra bir fotoğrafın internete düşmesi sonucunda o fotoğraftan telif hakkı açısından bir hayır gelmesini beklemek anlamsız bir umut olur. Artık o fotoğraf genelin, halkın malı olmuştur.. isteyen istediği gibi kullanır ve bunu takip etmek de samanlıkta iğne aramaktan zordur.. Gerçi bu tür şeyleri takip eden bildiren telif ajansları var.. diyelim ki kimin nerede nasıl kullandığını öğrendiniz. Hindistan’da bir yayınevi kullanmış.. sonra ne yapacaksınız? Hindistan’a gidip o yayınevini dava mı edeceksiniz? Komik bir şey olur. 

Bu sergiyi tasarlarken satış düşüncesi kafamda ön planda tuttuğum kaygımdı. Gündelik hayatımızda -özellikle bu ülkenin insanları- her yeni günde insanın içini burkan başka başka acı olaylarla yüzleşiyor.. Arşivimde yüzlerce bu denli acı içeren fotoğraf var.. Siz bir madencinin ölen arkadaşı için ağlayan kömür tozu ile kaplı yüzünü alıp duvarınıza asar mısınız? Satış amaçlı sergi düzenlemek fotoğrafçıların daralan gelir kaynakları arasına giren yeni bir seçimlik oldu..

Sergi için bakana hoş bir duygu verecek fotoğraflar seçmeye çalıştım. Bana burada hangi resmin en fazla sattığını mı soruyorsanız? O zaman cevap “Atlar” olur.

Ama satılmadan en fazla ilgi gören Aşık Veysel fotoğrafı oldu.. Aşık Veysel’in belki bir benzeri daha olmayan fotoğrafını torunları görmek için Ankara’dan geldiler..

İlk çektiğiniz fotoğrafı hatırlıyor musunuz?
Evet hatırlıyorum.. aynı binada oturan gazeteci bir arkadaştan ödünç aldığım kötü bir Rolleflex taklidi makinayla Sultanahmed’te beatnik’lerin (o zamanın hippileri) gittiği Yener diye bir lokanta vardı.. orada çekmiştim.

Küçükken kime öykünürdünüz?
Öyle gözümde büyüttüğüm birisi yoktu.. sorumsuz bir hayatı hep özledim ama sorumluluklardan hiçbir zaman kurtulamadım.. bana güvenenleri yüzüstü bırakaydım özlediğim sorumsuz hayata ulaşabilirdim ama o zaman da ben olamazdım.. kısaca özlemim eşyanın tabiatına aykırı birşeydi.. buna rağmen pek ender olarak böyle bir fırsat çıktığı zaman kaçırmamağa çalışırım..


Yaşamınızda sizi siz yapan “an”ları ve “fotoğraflar”ı aktarabilir misiniz?
Yaşamımda beni ben yapan fotoğraflar yerine kaçırdıklarım canımı cok yakmıştır.. o olaylardan aldığım dersler herhalde beni daha iyisini yapmaya, üretmeye zorlayan etkenler olmuştur.. ama gerçekte yaptığım şeyler hoşuma gitmez.. kendi fotoğraflarımı beğenmem.. yaptığım işlerin iyi olduğunu başkaları bana göstermiştir.. bunun sayısız örnekleri var.

Size fotoğrafını çekme iştahı uyandıran şeylerin evriminden bahsedebilir misiniz? Yani 20-30-40-50-60 yaşınızda neleri fotoğraflamak istediniz? 70 yaşınızda neleri hedefliyorsunuz?
Kişi yaşlandıkça hayat tecrübesi onu törpülüyor. İsterseniz bazı insanlar için akıllanıyor da diyebilirsiniz.. ama buna karşılık kişinin enerjisi de azalıyor ve hantallaşıyor. Fotoğrafçılık enerji isteyen bir iş.. yaratıcılık ise yeteneğin yanında kültürel birikim isteyen bir nitelik yani zamanla kazanılan bir olgu. Bu ikisini dengelemesini bilen kişiler süper üretici olabiliyor. Şimdi sorunuza baktığım zaman.. ben fotoğrafa geç, otuz yaşlarında başladım.. hala enerjim vardı ama büyük atılım yapacak bilgi birikiminden yoksundum.. hele altmışlı yılların ortasından yetmişli yıllara Türkiye bir yoklar ülkesiydi. Fotoğraf üzerine malzeme bulmak (aklınıza ne gelirse) bir acınası durumun aynasıydı.

Ben fotoğrafı okuduğum kitap ve mecmualardan öğrendim. Arada bir Ara’nın (Ara Güler) yazıhanesine gider, onun ne yaptığına bakar bir şeyler kapmağa çalışırdım.. öğretici kaynak yoktu.. deli gibi oradan oraya koşardım.. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’den ancak basın kartı ile yüz dolar alarak çıkabilirdim.. bir insan o parayla nereye gider, büyük fotoğrafçı olma yolunda nasıl yol tutardı? Tüm bu zorluklara rağmen bir şeyler yapmaya çalıştım..


Başka ülkelerdeki yayınlardan kazandığım paralarla akıllı akılsız bir takım maceralara sürüklendim ama istediğim gibi başımı alıp gidemedim. Daha sonraları vize almak sorunu çıktı ki tam insanın ayağına takoz olacak olaydı.. Bu nedenle Amerika’ya gittim. Ülke büyüktü, tek vize çok yeri ve olayı kapsıyordu. Paris Havaalanı’nda 1983 yılında yaşadığım Asala terör olayı sonunda altı yıl kadar tedaviler, ameliyatlar ve kaplıcalara gitme zorunluluğu fotoğraf hayatımı baştan sona değiştirdi. Amerika’ya bir daha çalışmak için gidemedim, oysa orada çok iyi dikiş tutturmuştum. Bir daha hiç çalışamayacağım diye düşünürken yeniden elim ayağım tutmaya başladı. Bu arada uzun uzun düşünmeye vaktim oldu. Hastanede yatarken kafama takıldı ve “Türkçe Konuşanlar” kitabı fikri doğdu. On yılı aşan bir uğraştan sonra rüyamı gerçekleştirdim. Yaşım 70’ i geçiyor, elim ayağım tuttuğu sürece çalışmak istiyorum. Çalışmak üretmek için kafa yormak insanı dinç tutuyor. Kafamda yapılacak yarım düzüne proje var ama proje gerçekleştirmek için çok para lazım.. şartlar çok değişti daha ağırlaştı.

Beğendiğiniz fotoğraf sanatçıları kimler?
İşlerini sevdiğim takdir ettiğim bir düzüne fotoğrafçı var. Hepsinin ayrı ayrı nitelikleri var. Bir kişinin tüm nitelikleri kendi şahsında toplaması imkansız. Ufak bir örnek.. İngiliz Donald Mc Cullin’in kuşkusuz gelmiş geçmiş en iyi savaş fotoğrafçısı olduğuna inanıyorum. Kimse onun kadar değişik savaşlara girip canlı çıkmadı. Öte yandan İsveçli fotoğrafçı Lennart Nielsen, geliştirdiği akıl almaz tekniklerle ana rahmine düşen embriyonun (doğuma kadar ana karnında plasenta içinde) çektiği fotoğraflarla bir hayatın oluşunu insanlara ilk defa gösterdi... Biri ölümü diğeri hayatın oluşumunu fotoğrafladı. İkisi biribirinin tersi şeyler.. her ikisi de çok önemli fotoğrafçılar.. Bu örnekleri defalarca çoğaltmak mümkün gerçekten.. isim vermem gerekmiyor.


İstanbul’u beş duyunuzla tanımlamanızı rica etsem.. 
Bana göre İstanbul’u bilgisizliğimiz, görgüsüzlüğümüz, kültürsüzlüğümüze ilaveten doyumsuz para ihtirasıyla öldürdük.. bir ölüyü tarif etmek içimi acıtıyor.

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Hayır yok.. İstanbul fotoğrafları bir sakız gibi çiğnene çiğnene bayat bir tad aldı.. Yeni bir şey söylemeli.. Çekersem bu şehirde gözümü tırmalayan zevksiz ve görgüsüz şeyleri çekerdim. Sonuç çirkinliklerin biraraya toplandığı bir şey olurdu. Bu da İstanbul’a haksızlık olurdu.. bu şehir her şeye rağmen güzel bir kent..

Ergun Çağatay
15 Ocak 1937’de İzmir’de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej’den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris’te Gamma Fotoğraf Ajansı’na girerek foto muhabirliğine adım attı.  1980’de New York’ta Time/Life Grubu’nda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü Asala'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanıp hastanede uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılı çalışmalarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya’dan Brezilya’ya kadar dünyanın birçok ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı.


Avrupa’ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa’da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine önemli araştırmalar yaptı. Paris’te Nathan Yayınevi için “Türkiye” kitabını hazırladı. Kapsamlı projesi– Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk”  kitabında, okuyucuları, özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk – Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına eşsiz bir yolculuğa çıkarttı. Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makalelerinin yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi’nden Prof. Bernt Brendemoen’in takdim, Ergun Çağatay’ın önsözü ve Doğan Kuban’ın giriş yazıları, 400 fotoğraf ve 34 makale yer alıyor. Kitap, Kasım 2006’da ingilizce olarak (Turkic Speaking Peoples) Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi 2008’de İstanbul’da yayınlandı. 

Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı “Bir Zamanlar Orta Asya” kitabı ile beraber hazırlanan aynı isimdeki sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas/ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu. Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü’nün kuruyup çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Film Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.                                                                        


Norveç'te Tekneler, 2015



23 Ekim 2014 Perşembe

İlk Türk Milli Kız Takımı paraşütçülerinden Fazilet Demirci: "Datça aklına geleni yaptırır insana..."


Bu yaz tatilimin bir kısmını Datça'da geçirdim. Özellikle mevsim sonunda gittiğim Bodrum'dan feribotla geçtim. Denizini, yaşamını, sahillerini de pek sevdim. Kargı Koyu'nun minik taşlarından toplamak için deniz kıyısında yürüdüğüm saatleri asla unutmayacağım..

Güzel insanlarla tanıştım.. Fazilet Demirci Hanımefendi her gün yüzmeye iniyordu Kargı Koyu'na.. Eski paraşütçülerdenmiş.. Yaşına rağmen güzel vücudu sporcu olduğunu hemen ele veriyordu.. Çok hoş sohbetler ettik..

Paraşütle atlamaya ne zaman, nasıl başladınız?
Havacılık, gökyüzünde uçmak benim için çocukluğumdan gelen bir sevdaydı. Çocukluğumda, Trabzon'un bir köyünde evimiz deniz kenarındaydı. Uçakların rotası denizin üzerinden karaya doğru  idi. Onları gördüğüm an heyecanlanır, koşarak annemin yanına giderdim. "Anne ben polot olacağım, derdim (Pilot diyemezdim).." Bu tutkumu Ankara Cumhuriyet Lisesi'nde yerine getirebildim. 1968 yılında Ankara'ya taşınmak zorunda kalmıştık. O yıllar Ankara'daki tüm okullarda eğitsel kollar arasında Havacılık Kolu da vardı. Çok mutlu olmuştum. Böylece havacı olacaktım. Yaşım 18 olmadığı için velimin bana noterden vekalet vermesi gerekiyordu. Annemi bir gün notere götürdüm. Ama vekaleti başka bir spor dalı için vermesi gerektiğini söylemiştim. Nedense, Türk Kuşu için olduğunu söyleyememiştim. Hiç unutmuyorum, noter anneme "Hanım, bu vekaleti ne için verdiğinizi biliyor musunuz?" diye sorduğunda, annem; "Kızım, ne yaparsa doğru yapar" diye yanıt vermişti. Annemin okuması-yazması yoktu.. 


İlk resmi kız milli paraşüt takımına nasıl girdiniz?
Böylece 1968 yılında Ankara Ergazi'de atlayışlara başladım. İlk atlayışlarımız C-472'den T-10 (askeri paraşüt) denilen paraşütlerle yapılırdı. Paraşütlere biz kumanda etmezdik. Uçaktan kumanda edilirdi.

Altı atlayıştan sonra CESSNA denilen tek motorlu uçaklardan TU-7 paraşütleriyle serbest atlamaya başladım. 1969 yılının Haziran ayında Eskişehir'de bulunan İnönü Planör Kampı’nda P.C. denilen paraşütle atlayışlarıma başladım. Daha seri paraşütlerdi.

O yıllar Türk Kuşu'nun müdürü emekli yarbay Cahit Berk hocamdı. Rahmetle, sevgiyle anıyorum.. O, kafasında Türk Kız Milli Takımı'nı kurmayı planlamış, bizi de o yönde eğitiyormuş.

Bu düşüncesinden o zamanlar bize bahsetmemişti. Üstlerini ikna ettikten sonra bize açıkladı. Yazları İnönü'deki kampta, kışın Ankara'da Etimesgut ve Ergazi'de atlıyorduk.

Nihayet, Cahit Bey beş kızı Milli Takım'a seçti. Beş kişinin içinde ben de vardım. İlk Kız Milli Takımı'nda yer almak çok önemliydi bizim için. Bizden çok önce de paraşüt atlayışları ile Türkiye'yi temsil eden ablalarımız vardı. Fakat resmi olarak ilk takım bizdik.

1969 Eylül’ünde Dünya Şampiyonası için Yugoslavya'ya gittik. Adriyatik' de Portoroz denilen bir yerde yapılıyordu. Şampiyonaya gitmeden önce Antalya Karpuz Kaldıran'da denize atlayışlar yaptık. Şampiyonanın en genç, en acemi, en az atlayışı olan takımıydık. Düşünün, benim sadece 85 atlayışım vardı. Diğer yarışmacılar 300-400, belki daha çok atlayış yapmışlardı..


Bu acemiliğimize rağmen, gelecek için ümit vermiştik. Yarışmada hocalarım beni bir Rus paraşütçüsüyle tanıştırdılar, adı Şarabanov idi. Her 10 atlayışının  7’sinde yedek açarmış. Yedek paraşütünü çok iyi katlarmış. Ana paraşütten çok  yedeğine güvenirmiş..

Onun yedek açma stiliyle benim yedek açma stilim aynıydı.. Çok mutlu olmuştum bunu öğrendiğimde.. İlklerde ve azınlıkta bulunmak beni memnun etmişti. O günden sonra hocalarım bana Şarabanov demeye başlamışlardı..   
           

Bugün de paraşüt hayatınızda mı?
En son atlayışımı Temmuz 1970 yılında İnönü'de yaptım. 2900 metreden atladım. 2149 metreden sonra (44 saniye serbest düşüşten sonra) paraşütümü açtım. En uzun serbest düşüşüm olmuştu. Okulun kamp müdürü atlayışlarıma ara Verdi.. Ben de küserek kamptan ayrıldım.  Bir daha da atlamadım. Ama atlamayı ve gökyüzünde uçmayı hep sevdim. 


Türk kuşunu artık duyamıyoruz. Eskiden paraşütçülüğü teşvik etmek için birçok şey yapılırdı..
Cebimize harçlığımızı bile koyarlardı. Şimdilerde parası olmayan atlayamıyor.. Bunun için Türk Kuşu’na para ödeniyor artık..


Serbest düşüşlerde gökyüzünde neler hissediyordunuz?
O duygu o kadar farklı ki anlatamam..



Yüzücü yönünüzden de bahseder misiniz?
Denizde kulaç atarken kendimi havadaymış gibi hissediyorum. Çok iyi bir yüzücü değilim, sadece yüzüyorum. Datça 'da yaşarsanız, işiniz yoksa, ne yapacaksınız?  Yürüyeceksiniz ve de havalar elverirse yüzeceksiniz..

Açık Deniz Kış Yüzme Maratonu hakkında da bilgi verebilir misiniz? Siz katılıyor musunuz?
Evet. 2012 ve 2013 yıllarında bu maratona (1500 metre) katıldım. Bu sene de katılacağım. Yunanlılarla karşılıklı yapılan maratonun amacı bir dostluk- barış etkinliği olması idi. Sanırım 10 yıldır  devam ediyor. İlk hareketi başlatan benim ağabeyimdir.  Bir iki sene Datca - Simi Adası arasında yüzüldü. Türkler Datça' dan Simi'ye, Yunanlılar  Simi'den Datça'ya yüzdüler. Sonra Yunanlılar' ın ekonomik nedenlerden dolayı böyle bir organizasyonu yapamamalarından organizasyon değişik bir şekil aldı. Yine her sene Yunanlılar maratona kendi olanaklarıyla katılıyorlar. Datca için de güzel bir durum oldu. Her sene Türkiye' nin birçok yerinden yüzücüler bu maratona katılıyorlar. Kimi 5000 metre, kimi 1500 metre yüzüyor.

Neden Datça'da yaşamayı seçtiniz? Datça'da günlük yaşam nasıl?
1961’den beri İstanbul'da yaşadım. Datça' ya senelik izinlerimizde geliyorduk. Emekli olursak yaşayabileceğimiz yer olarak görüyorduk. 2011’de temelli  olarak buraya yerleştim. İnsanlar istedikten sonra günlük hayatlarında yapacak çok iş bulurlar.  Bazen eşimin marangoz atölyesinde çalışıyorum, zeytin zamanı zeytin topluyorum, badem zamanı badem topluyorum. Zeytin ve badem bahçelerinin sahiplerine yardım ediyorum. Bahar aylarında arkadaşlarla uzun yürüyüşler yapıyoruz.  Bunların dışında, günlük yaşamımda aklıma ne gelirse onu yaparım. Datça böyle bir yer, aklına geleni yaptırır insana…

20 Ekim 2014 Pazartesi

Deauville - Trouville: Fransa'nın Manş Denizi kıyılarında iki sosyetik şehir..


Deauville, Fransa’nın Calvados Bölgesi’nde, Aşağı Normandiya’nın 3816 nüfusluk masal şehridir.

Olağanüstü malikaneleri, Manş Denizi kıyılarındaki sonsuz kumsalları,  polo ve at yarışları, harika golf sahaları, Amerikan Sinema Festivali ve casino’su ile ince zevklerin, seçkin tatların beldesidir..  

Deauville’e yolculuğumuz Paris Saint Lazare Garı’ndan yaklaşık 2,5 saat sürecek trene bilet almamızla başlıyor. Köpeğiniz var ise sorun değil, köpeklerinizle de seyahat edebiliyorsunuz. 

Deauville’e gitmek için araba da kiralayabilirsiniz. Birbirinden güzel köylerin ve kasabaların arasından yolculuk etmek zevkli olur.. ama tren hem daha ekonomik hem de çok rahat.                  

1812 yıllarında henüz bir denizci kasabası iken Duchesse Berry’nin bölgeyi tanıtımıyla Fransız burjuva ve aristokratlarının tatil bölgesi olmaya başlamış.
1847 yılında Deauville ve Trouville’e Paris’ten rahat ulaşım sağlanabilmesi için tren seferleri konmuş.  

Birinci Dünya Savaşı’nda tren istasyonuna yakın olduğu için oteller askeri hastane olarak kullanılıyormuş.

XX. yüzyılın başlarında deniz  ve sonsuza uzanıyormuş hissini veren plajları ilk olarak Trouville-Sur-Mer meşhur etmeye başlamış. Deauville o zamanlar henüz Trouville-Sur-Mer’in gölgesindeymiş...

Casino de Deauville’in inşa edilmesi, 1911’de hipodroma yeni tribünlerin eklenmesi, 1912-1913 yıllarında mimar Théo’nun Petit Casino’nın  arkasına Van Cleef6Arpels, Coco Chanel gibi lüks butikleri tasarlaması, Printemps’ın Paris dışında ilk mağazasını burada açmasıyla Deauville hızla popülerlik kazanmaya başlıyor..
1921 yıllarında Casino ve plajlarıyla dünyanın en ünlü eğlence merkezi haline geliyor. 

Deauville’i rakipsiz kılan bir diğer önemli etkinliği ise At yarışları. Hipodrom, İran Şahı’ndan İsveç prenseslerine kadar yüksek sosyetenin ağırlandığı, insanların boy göstermek için geldikleri bir yer haline geliyor.
Hipodromun yakınında dünyanın en güzel villalarından biri olan Villa Strassburger yer alıyor.

1907 – 1912 yılları arasında Henri de Rothschild Kontu için çiflikten malikaneye dönüştürülen bina, 1924’te Amerikalı milyarder Ralph Strassburger tarafından satın alınmış, 1980’de ise oğlu Peter Strassburger  tarafından şehre hediye edilmiş.  

"Bir Erkek ve Bir Kadın filmi burada
çekilmiştir. 1966 - Claude Lelouch
1929 yılında Yacht Club açılıyor.  

İkinci Dünya Savaşı ile bölge Alman askerlerinin eline geçiyor ve Deauville’de yaşayanlar iç bölgelere kaçıyorlar.

Deauville neşesini yitiriyor. 1944’te General Montgomery’nin Normandiya çıkartmasıyla, kıyılar özgürlüğüne kavuşuyor.  

1960 yılından sonra Deauville başka bir çehre kazanıyor. Dünyaca ünlü Amerikan ve Fransız aktörlerinin katıldığı Amerikan Sinema Festivali  düzenlenmeye başlıyor her yıl eylül ayında.  
1974 yılından bu yana Deauville safkan yarış atlarının satış noktası oluyor. 

Deauville’e bir haftasonu kaçamağı yapabilirsiniz.. İsterseniz kumsallarına uzanacağınız ve Manche Denizi’nde serinleyeceğiniz bir yaz tatili de planlayabilirsiniz. Plajlarında uzanıp gözlerinizi kapatın. Şemsiyeli kadınların ve şapkalı çocukların seslerini duyabilirsiniz.  


Hotel 81
Plajda küçük odalar var.. bunları yıl boyu aileler kiralayıp eşyalarını koyabiliyorlar. Film Festivali teması plajı şenlendiriyor.. Her odanın üzerinde bir film afişi asılmış. Dauville’i ziyaret eden Hollywood ve Avrupalı yıldızların fotoğrafları ve isimlerini görebiliyorsunuz..
Otellerin ve trenlerin fiyatları sezona göre değişiklik gösteriyor. Biz tercihimizi Hotel 81’den yana kullandık. Şüphesiz en pahalı oteli Normandie Barriere. Kalmasanız bile bir şeyler içmek için mutlaka uğrayın derim..  

Deauville ve Trouville’de dolaşırken evlerin çok özenilerek yapıldığı ve herbirinin kendine özgü bir hikayesinin olduğu çok belli. Deauville’de 550′den fazla villa ve ev, tarihi bina konumunda bulunuyor.  

Norman, Art Nouveau ve Baroque tarzında inşa edilmiş bu binaların hangi birinin fotoğrafını çekeceğinizi şaşıracaksınız. 
Hotel Normandie Barriere
Deauville'den Trouville'e geçerken sahil yolunu kullanırsanız 
Deauville ve Trouville'i ayıran kanalı küçük teknelerle (Bac) 1 Euro’ya çok kısa sürede geçebilirsiniz.

Tavsiyem, gezinize eski balık pazarının bulunduğu Place Morny’deki tren istasyonun önünden başlamanız..

Daha sonra tekne ile Deauville’e geri dönebilirsiniz.

Trouville sizi pazarı, dar sokakları, tepedeki kilisesi ve cafeleriyle daha mütevazi bir şekilde karşılayacak. Birkaç ipucu: pastane için Charlotte Corday, geleneksel bir brasserie için: Les Mouettes..


Deauville’de yorgunluk atmak ve bir şeyler atıştırmak için Plage du Bar du Soleil’deki Bar de la Mer’i seçebilirsiniz..

Place du Morny’de Le Café de Paris ve Breton akşamüstü keyfi için ideal yerler..

Akşam yemeği için Les Quatre Chats veya Le Drakkar’ı tercih edebilirsiniz.  

Şehrin en iyi klübü, eski Regine's Club, şimdiki Brummel's Club’dır.. Barriere kumarhanesinin içinde bulunan klübün girişi yan sokaktan.. aklınızda bulunsun!

Elma şarabından damıtılarak yapılan Fransızların yerel içkilerinden Calvados'u da tatmadan gelmek olmaz tabii.. Benden söylemesi..

****

Çiğdem Erkoç'un Gezi Yazıları'nın gelecek konusu: Paris

16 Ekim 2014 Perşembe

Ahmet Uhri: "Etnik ve dini kimliklerden uzak, bütün Yakındoğu halklarına ait, ancak kimsenin sahiplenemeyeceği, sahibi olmakla övünemeyeceği, tarih öncesinin katmanları arasına gizlenmiş bir öyküyü barındırmakta Tarhana ve Keşkek"

"Yeme içme arkeoloğu" diye bir şey olduğunu duyduğum andan itibaren araştırma yaptığım her yerde onun ismiyle karşılaştım.

Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Prehistoria Ana Bilim Dalı'nda Yrd. Doç. Dr. Ahmet Uhri.

Kitapları, araştırmaları, seminerleri, Metro Gastro Dergisi yazıları, (sosyal medyadan izlediğim kadarıyla) hoş sohbeti, hınzır şakaları, kültür turları ile tanınıyor.. 
İstanbul'da yaşamıyor. Yüzyüze görüşemedik. Daha çok şey sorulabilirdi.. ama bu röportaj da bu haliyle güzel.. En azından sizi yepyeni konularla tanıştıracak... 

Arkeolog ve gıda mühendisi olmak sizi nerelere götürdü?
Yeme-içme arkeolojisi yapmaya kadar vardı iş. Bu, esasında kültür tarihçiliğinin bir parçası. Sonuç olarak kültür, doğanın yaptıklarına karşı insanın yarattığı herşey ise bu herşeye elbette karın doyurma uğraşısı veya boğaz derdi de girmeli..

Yemek arkeoloğunun çalışmaları nelerdir?
Aslında böyle bir alan yok ve yaptığım çalışmayı en iyi tanımlayacak sözcükler sanırım daha icat edilmedi. Esas olarak arkeometrik bulguları, tarih, arkeoloji ve dilsel verilerle karşılaştırarak ve bütün bu verileri kullanarak yapılan bir iş yeme-içme arkeolojisi.

Kültür - yemek alışkanlıkları ilişkisine örnekler verebilir misiniz?
Bu tamamen antropolojinin alnına giren bir konu ama örneğin dinsel ya da seküler kültürün bir parçası olarak ortaya çıkan yeme-içme yasakları tamamen kültürel bir olgudur. Örneğin islamda domuz yasağı ya da Hinduizm'de ineğin kutsallığı veya yamyamlık olgusu tamamen kültür farklılıkları ve yeme içme alışkanlıkları ile ilgili.

Yemek alışkanlıklarımızdaki değişimlere neler etken olmuş?
Temelde ekosistem en belirleyici olandır. Bir diğer deyişle coğrafya ve coğrafyanın bir fonksiyonu olarak iklim, flora ve fauna yeme - içme alışkanlıklarını  belirlerken bir yandan da kültür dediğimiz olgu ortaya çıkmakta ve bu kültür içinde bir süre sonra (belki binlerce yılda) yenilecek ve içilecekler artık sorgulanmadan sadece yerel bir adet olarak devam etmekte.

En özel ve özgün yemeklerimiz hangileri?
Bu sorunun bence tek yanıtı var. Birbiriyle kardeş olan iki ürün bütün Yakındoğu için neredeyse on bin yıldır belirleyici olmuştur. Tarhana ve Keşkek.

İnsanlığın tarım ve hayvancılığa başlayarak besin üretiminde bir devrimi gerçekleştirdiği neolitik çağdan bugüne kadar gelen ve bugünlere gelirken yolda kendisini tanıyan her kültürün kendince bir şeyler ekleyerek ya da değiştirerek yaptığı bu iki mütevazı yiyecek yani tarhana ve keşkeğin kardeşliğinde neredeyse bütün bir Yakındoğu kültürü saklı. Etnik ve dini kimliklerden uzak, bütün Yakındoğu halklarına ait ancak kimsenin sahiplenemeyeceği, sahibi olmakla övünemeyeceği tarih öncesinin, biz arkeologların deyişiyle tabakaları ya da katmanları arasına gizlenmiş bir öyküyü barındırmakta Tarhana ve Keşkek. 

Lübnan asıllı bir romancının, Amin Maalouf’un Tanios Kayası adlı romanından bir alıntıyla söyleyecek olursam: Kiçk sözcüğü bir takma ad değildi, bir çeşit koyu çorbanın adıydı. Tarhana çorbasını andıran. Çok eski mutfak kültüründen bir parça. Kfaryabda’da, yüz yıl, bin yıl, yedi bin yıl önce nasıl pişiriliyorsa, bugün de öyle pişiriliyor. Keşiş İlyas, Tarihçe’sinde, yerel adetlerden söz ederken ona çok geniş yer veriyor. Buğdayın sütü nasıl emmesi gerektiğini, günlerce büyük güveçlerde nasıl pişmesi gerektiğini ayrıntılarıyla anlatıyor. ‘Böylece kiçk denilen hamur elde ediliyor, çocukların bayıldığı bir hamur bu, hamuru balkonlara, koyun postunun üzerine seriyorlar kurusun diye… Sonra kadınlar elleriyle bu hamuru ovalayıp parçalıyor, kış geceleri için saklıyorlar.’ Sonra, kaynar suya bir parça atmaları yeterli oluyor.” 
Not: Kiçk sözcüğü keşkeğin Lübnan'daki adıdır.

Ülkemizin en özel ürünlerine (peynir, zeytinyağı, ekmek, tarhana)  örnek verebilir misiniz?
Bu sorunun yanıtı esasında bir önceki soruda verildi. "ülkemiz" sözcüğü yerine bir büyük ülke yani Yakındoğu ve Akdeniz uygarlıkları gözönüne alınarak yeme-içme kültürüne bakmak daha sağlıklı olur. Ama ille de bir ürün isterseniz  Zeytinyağı/Ot/Süt ürünleri ve tahıllardan yapılan herşey demek yerinde olur. 

Sağlıklı ekmeğin tarifini yapabilir misiniz?
Tam buğday unundan yapılmış ve buğdayı en çok 25km çaplı bir alandan gelen ekmek bence en sağlıklısıdır. Ama en güzeli hangisi derseniz Ali Kader Erol'un Bozcaada'da yaptığı "ada ekmeği". 
Bir gün herkes ada ekmeğini Ada'da tadacaktır...

25 kilometre derken sanırım Karbon Ayak İzi ve Slow Food kavramlarına gönderme yapıyorsunuz...  Topraklarımızda organik tarım mümkün müdür?
İstenirse bu topraklarda herşey olur. Ama istemek ve uygulamak gerek. Temiz, sağlıklı ve adil bir gıda paylaşımı ancak ve ancak organik tarımla olasıdır.

Buğdayın anavatanı Urfa Karacadağ'mış. Medeniyet ekmekle başlamış, nereye gidiyor?
Bir yere gittiği yok.. oturup duruyor yerinde. Bir yere giden insan ise nereye gittiğini bilmiyor... 

En sevdiğiniz yemekleri sorabilir miyim?
Bulunduğum yerdeki yerel yemekler.. Şu anda Siirtteyim örneğin.. Siirt'in Perde Pilavı ve Büryan'ı, İskilip'in (Çorum) İskilip Dolması, İzmir'in rakı-balık-otları...

Rakı-balık demişken İstanbul’u beş duyunuzla tarif edebilir misiniz?
Bu sorunun muhatabı bence Orhan Veli Kanık olmalıydı. Sadece ve sadece gezmeye gelip kısa sürede İstanbul'dan kaçan biri olarak duyularımla tarif etmekten hicap duyduğum bir kent İstanbul...

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Var. İstanbul'u yaşayanlarıyla beraber bir tel örgünün arkasına alarak "İnsanat Bahçesi" adıyla sergilemek... O kentte nasıl yaşadıklarını halen anlayamamaktayım insanların. Orada yaşanmaz, kısa sürelerle gelinip, yiyip içip eğlenilir. Müzeleri, sergileri gezilir, bir iki sinema filmi izlenip hemen kaçılır.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Eski Datça'da Işık Güner'den Bitki Ressamlığı Kursu... Sanat, doğa, huzur..


Dünyanın en iyi bitki ressamlarından biri olan Işık Güner ile sizleri blogumun en çok okunan röportajlarından birinde tanıştırmıştım.

Işık Güner tarafından verilecek Bitki Ressamlığı Kursu 19-24 Ekim tarihleri arasında Eski Datça Yağhane Pansiyon'da düzenlenecek. Konaklamalı olarak katılmak istiyorsanız 18 Ekim'de otele giriş yapmalısınız. Çıkışınız da 25 Ekim'de olur.

Kurs, Datça'nın dinlendirici atmosferinde hem bitki ressamlığı hakkında bilgi ve yeteneklerinizi geliştirmenize, hem de taş pansiyonda konaklayarak harika bir tatil yapmanıza olanak veriyor. 

Yazın son sıcak günlerinde begonviller arasında, rahmetli şairimiz Can Yücel'in evinin biraz ilerisinde suluboya keyfi yaşamak istiyorsanız acele edin derim.. 

Bitki illüstrasyonu için kullanılan temel suluboya teknikleri gösterilen kursta bitkilerin basit yapı ve şekillerini inceleyerek, birebir çizim yapabilmek için gerekli teknikleri öğreneceksiniz. 

Bilimsel kriterlere göre bitki resmederken, yapıyı görme, açıyı algılama, ölçekli çizim yapma ve ışık-gölge kullanımında da yeteneklerinizi geliştireceksiniz. 


Canlı ve doğru resimler yapabilmek için tasarlanan bu kurs, farklı teknik ve yaklaşımlarla çeşitli bitki türlerini resmederek, renk, doku ve derinlik üzerinde bilgi ve becerilerinizi geliştirmeyi hedefler. 

Sanat ve doğanın buluştuğu bu harika etkinlik hakkında bilgi almak için bilgi@yaghane.net adresine mail gönderebilirsiniz. Telefonları: 252.7122287