Mekanlar ve İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mekanlar ve İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2015 Perşembe

“Şiddet uygulamadan pişirilmiş haysiyetli bir mercimek çorbası” içmek için Fauna’ya gidin. Şef İbrahim Tuna “lezzet için uğraşmıyor, doğru pişirmeye çalışıyor..”

Kendine has, küçük, çok kaliteli bir restoran Fauna.. Ataşehir’de, Şifa Hastanesi’nin yanında.. Bilen bilir, daha önce Moda’daydı. Şef aşçısı ve sahibi olan İbrahim Tuna titiz, kibar ve entellektüel bir kişilik..

Her gün farklı bir mönü sunuyor. 22 kişilik bu özel mekanda pazartesiden perşembeye öğle yemeği servisi 12:00'de başlıyor. Son müşteri kabul saati 15:30. Öğle yemeği için rezervasyon yapmıyor. Bu günlerde akşam servisi yok. Cuma ve Cumartesi yemek servisi yine 12:00'de başlıyor. Son müşteri kabul saati 20:30. Cuma ve Cumartesi akşam yemeği için rezervasyon yaptırabilirsiniz. Pazar günleri kapalı.

İbrahim Bey, uzun bankonun ardındaki mutfağında yemekleri kendi elleriyle pişiriyor.. Çorba, salata çeşitleri, mevsim sebzeleriyle hazırlanmış özel tabaklar, taze hamurdan makarna ve ravioliler, dönüşümlü olarak sunulan balık ve kuzu yemekleri, tatlılar ve kahve..

İbrahim Tuna, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Önce Eczacılık Fakültesi’ne girmiş ama -kendi deyişiyle- diploma yerine eşini almış oradan.. Karısına duyduğu muhabbet çok belli. Okuyorum satır aralarını, hoşuma gidiyor.. Yuvarlak gözlükleri, kır saçı ve sakalıyla sempatik bir portre çizen İbrahim Bey, aşçılığa 10 yıl önce başlamış. Sıkı bir entellektüel olduğunu farkediyorsunuz hemen. Sohbet imkanı yakalayabilirseniz kitaplardan, müzikten veya filmlerden konuşun.. “Dalgaları Aşmak” filmini ve Bill Evans pianosunu hatırlıyorum sohbetimizden..



Günün mönüsü girişin solundaki karatahtada yazıyor. Ne yerseniz yeyin.. Hepsi leziz… Ama üstüne mutlaka Maylobi yiyin. Beyaz çikolata ve tane vanilya ile yapılan tatlının hikayesi çok tatlı. “Maylobi”, İbrahim Bey’in minik yeğeninin bebekçe diliyle muhallebi aslında..

Büyük salonlu restoranları seviyorsanız Fauna size göre değil. Daha çok, lezzet peşindeki yüksek kalite tutkunlarının yeri burası. Her müşteri şefin konuğu gibi ağırlanıyor. Verilen siparişler aynı anda pişirilmeye başlıyor. Piano ağırlıklı caz dinleyerek bekliyorsunuz yemeğinizi.

Taze beyaz çiçek yerleştirilmiş vazoları, beyaz keten peçete ve masa örtüleri, büyük bembeyaz porselen servis takımlarıyla hijyen ve sağlık hissettiren mekanın masalarında zeytinyağı, karabiber ve deniz tuzu katkısız bir mutfağı işaret ediyor doğal olarak. 


Soldaki yüksekçe bankonun arkası mutfak. Dört büyük buzdolabı, tezgahı, ocağı, duvarında asılı sıra sıra modern çelik mutfak malzemeleri ile çok profesyonel görünen böyle bir mutfağı bu kadar küçük bir restoran içinde beklemiyorsunuz.. Çelik tavalar, karıştırıcılar, kaşıklar, kepçeler.. hepsi pırıl pırıl.. Demir döküm tencereler koridorun bitimindeki raflarda dizili..

Konserve ürün ve hazır sos girmeyen bu mutfakta organik pazarlardan tek tek satın alınmış malzemeler, hepsi bir tabak doğru yemeğin yaratılması için.. Lezzeti bundan!

Sebzeli mercimek çorbasını anlatmak için İbrahim Bey’in kullandığı kelimeleri başlıkta yazdım... Çorba tabağının yan yüzeylerine dokundurulmuş maydanoz püresi iyi fikir..


Kiraz domatesli makarna

Servis büyük ve çok kaliteli tabaklar içinde yapılıyor. Ben kiraz domatesli makarna yedim. Hamurunun taze hazırlanıp kesildiği her halinden belli İtalyanların 'al dente' dediği kıvamda hafif dişe gelir pişirilmiş makarnanın zeytinyağında hazırlanmış kiraz domatesli sosu ile dengesi çok iyiydi. Kocaman tabağın etrafına bolca serpilmiş taze rende İtalyan parmesan peyniri ise hem göze hem damağa hitap ediyordu..

Sebze çorbası (tadımlık almıştım..)

Sade ve yalın yemeklerin ardındaki özeni, sıcak tutkuyu hissediyorsunuz. Fiyatları ve esirgenmemiş malzemelerini düşündükçe “dürüstlüğü” de fark etmemeniz mümkün değil. Lüks bir yer değil, düzeyli müşterilerin kendilerini rahat hissedip tekrar ziyaret etmek isteyeceği bir yer Fauna..

Fauna’yı bana tavsiye eden Ömer Olcay’a da buradan teşekkür ediyorum. Lezzetli bir mutfak ve ince bir insanla tanıştım sayesinde.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Hayatımıza anlam katan hobimiz.. Fotoğraf..

©Turgut Bozkurt

Hobilerimiz.. hayatımıza anlam katan değerli uğraşlarımız.. İşlerinin dışında hobisi olan kişilerin (kendim dahil) mutluluğa daha yakın ve daha huzurlu olduklarını gözlemliyorum. 


Turgut Bozkurt, Derya Aydınkaptan, Ali Sefünç.. Fotoğrafı seçen üç yakın arkadaşıma aynı soruları sordum:

Turgut Bozkurt

Asıl işiniz nedir?
Bu soruyu görünce kendi kendime tebessüm ettim. İş deyince özellikle ülkemizde bu daha da farklıdır, bir yanda eğitimini aldığımız meslek diğer yanda yaptığımız iş, yani para kazandığımız, hayatımızı sürdürdüğümüz işimiz. Tebessüm ettim zira mesleğim ekonomi, yaptığım iş ise bilgisayar üzerine, IT, Information Technologies dedikleri grubun kollarından birisi. Artık yaptığınız iş de branşlaştığı için kollarından birisi, Endüstriyel Uygulamalar branşı olarak isimlendirebilirim. Mesleğimle pek alakalı değil ama her zaman işimi severek yaptım, belki de parayı çok sevmediğim içindir.
 
©Turgut Bozkurt
Ne zamandan beri fotoğraf çekiyorsunuz?
Lise yıllarımda fotoğraf çekmeye başladım, yani 1975’li yıllarda, okulumuzun fotoğraf ve elektronik kulüplerinde faaliyet göstermeye başlayınca fotoğraf sanatına çok yakınlaştım. Tabii bu dönemde analog makinalar, karanlık oda, tab etmek gibi farklı bir işlem silsilesi vardı, zahmetliydi ama bir o kadar da zevkliydi. Yine o yıllarda profesyonel makine sahibi olmak bir öğrenci için zor olduğundan ilk, bana ait makinama 1980’li üniversite yıllarımda çalışmaya başlayınca kavuştum. O da analog bir makine idi haliyle. Bu merakım askerlik yaptığım döneme kadar sürdü. Sonrasında hayatın başka heyecan ve zorlukları, bir başka kavga alanı bu çok keyif aldığım hobimi kenarda bırakmama sebep oldu. Her zaman makinam vardı ama artık en azından sürekli yanımda taşımıyor ya da fotoğraf çekmek için çıkmıyor, vakit ayırmıyordum. Uzun bir aradan sonra, son 3-4 senedir tekrar bu hobime kavuştum. Bu kez dijital makinalar, bilgisayar destekli fotoğraf icraatı ile.. analog makine tanımanın ve elektronik, bilgisayar, uygulamalara yakın olmanın birlikte sunduğu avantajla..

Sizi ardından koşturan konular ne?
Öncelikle fotoğraf çekmek için vakit ayırmak, bunu düşünerek zamanı unutmak çok meditatif bir meşgale. Tüm problemlerden, dertlerden uzaklaştıran bir uğraş.. Kendimi yaramaz sokak çocukları gibi yaramaz sokak fotoğrafçısı olarak tanımlıyorum. Fotoğrafçı derken çok amatör olduğumu bir kez daha vurgulamalıyım. Sokaklarda, yaşamdan, insanlardan anlar yakalamak beni yakalayan ve koşturan amaç. Kimi kez bir an, kimi kez bir kompozisyon, kimi kez bir portre, kimi kez bir manzara ama çoğunlukla o yaramaz sokak çocukluğunu seviyorum.. her birinin farklı heyecan veren elektriği var. Bir de sanırım günlük hayatta bakıp da görmediklerimi fotoğraf çekerken, kimi kez de çektikten sonra görüyorum.. Paradoksal ama bende böyle oluyor.

©Turgut Bozkurt
Eserlerinizi satışa sunmayı düşünüyor musunuz?
Elbette düşünüyorum ama ticari olarak  değil, başka birilerinin yaptığım işe, hobime, ayırdığım vakte ve duyduğum heyecana değer vermesini, beğenmesini simgeleyeceği için satılsınlar  istiyorum. Bir yerlerde, birilerinin duvarında, masasında, başka insanların da beğenilerini ifade eden bakışlarını çalabiliyorsa karelerim, daha ne isterim? Evet, aslında kendim için çekiyorum ama bu bahsettiklerime de kayıtsız değilim.


  

Derya Aydınkaptan

Asıl işiniz ne?
İnsan Kaynakları Uzmanıyım.

Ne zamandan beri fotoğraf çekiyorsunuz?
İki yıldan beri fotoğraf çekmeye daha fazla zaman ayırıyorum. Başlangıçtan beri fotoğraf çekmeyi hobiden öte hayatımın bir parçası gibi görüyorum.. Makinam olmadan asla evden çıkamıyorum. Çoğu zaman herşeye bir çerçeveden baktığımı farkediyorum.

Sizi ardından koşturan konular ne?
Sokak fotoğrafının yanısıra doku ve minimal fotoğraf çekiyorum. Fotoğraf çekerken ben ve obje dışında etrafımda hiçbir şey yokmuş gibi hissediyorum. Detay fotoğraflar çekerken sokak ortalarında ne hallere giriyorsam insanların ilginç yorum ya da sorularıyla karşılaştığım oluyor.. bu da fotoğraf çekmenin eğlenceli tarafı...
 
©Derya Aydınkaptan
Sokak fotoğrafları çekmenin en güzel yanı, tasarlanmamış, aniden karşıma çıkan kareler... Bazen de saatlerce beklemek ya da aynı yere ışığın daha iyi olduğu saatlerde tekrar gitmek....

Uzun yıllar yağlıboya resim yaptıktan sonra ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra tekrar başlamak istediğimde  fotoğraf çekmenin beni daha fazla  mutlu ettiğini gördüm.
 
©Derya Aydınkaptan
Eserlerinizi satışa sunmayı düşünüyor musunuz?
Fotoğraf çekerken satmak kaygısı olmadan çekiyorum.. ancak çevremden fotoğraflarımı sergilemem gerektiği şeklinde öneriler alıyorum. Hoşuma gidiyor. Lokomotif Kültür ve Sanat Derneği’nin yoksul çocuklar için düzenlediği Yılbaşı Pazarı’nda bir fotoğrafım satıldı. Beğenilmek bir yana, hayırlı bir işe katkısı olduğu için çok sevindim.

©Derya Aydınkaptan

Ali Sefünç

Asıl işiniz ne?
Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunuyum. İş hayatımın ilk 10 yılında çeşitli firmalarda  yöneticilik yaptım. 1987 yılında bir şirket kurarak konfeksiyon ürünleri üretimi ve ihracatına başladım. Konfeksiyon ihracatını bırakıp tekstil sanayiciliğine geçişim, 1996 yılına denk gelir. Aktif iş yaşantımı, 6 yıl önce pasifleştirdim. Şimdilerde yazıyorum, fotoğraf çekiyorum ve danışmanlık yapıyorum. Yayınlanmış 3 kitabım var. İlk baskısı 2005'te yapılan “Herşey Dahil Türkiye” adlı kitabım, döngüsel sosyo-ekonomik ve politik yanılsamalara dairdir. Yazı beni ele geçirince, “Kaldırım Takıntısı” adında bir dönem romanı ve “İskelede Minder Tatili” adında bir mini mizah romanı ortaya çıktı.

Temel amacım, genç kuşaklara ipuçları verebilmek. Yanlış oluşmuş, hafızaları hayli kirlenmiş yetişkinlerin yönettiği bir ülkede yangından ilk kurtarılması gerekenlerin, çocuklar ve gençler olduğuna inanıyorum. 

Yoğun iş hayatımı planlarım çerçevesinde terk ederken pek zorlanmadım. Bazı durumları ve ilişkileri çoğu kez alışkanlıklarımız nedeniyle sürdürüyoruz, gerçeklerle bağdaştığı için değil... Seçme hakkımız olduğunu unutmamamız gerekiyor.   

Ne zamandan beri fotoğraf çekiyorsunuz?
Gençlik dönemimde de fotoğraf çekiyordum ancak şimdiler bu eylem daha farklı bir bakış açısıyla gerçekleşiyor. Günlük hayatın ayrıntılarında farklı görüntüler yakalamak, benim için terapiden farksız. Bir diğer deyişle; hayatın, doğanın içinde saklanmış resimleri fotoğraflaştırıyorum. Birçoğunun resim sanılmasını yadırgamıyorum dolayısıyla... 

Fotoğraf, son yıllarda ruhumda eşsiz bir denge oluşturdu. Farkına varmanın rahatsızlığıyla, rahatsız etmek için yazarken; farkına varmanın mutluluğuyla, mutluluk vermek için fotoğraf çekiyorum.    

©Ali Sefünç
Sizi ardından koşturan konular ne?
Denenmemiş, dokunulmamış, fark edilmemiş ne varsa, işte onların peşinden koşmayı seviyorum. Şaşırmak ve şaşırtmak istiyorum öncelikle. Sıradan şeyleri besleyici bulmuyorum. Ezber bozabilmeyi amaçlıyorum. Ve en başta kendi ezberimi bozmayı... Toplumsal olarak ıskaladıklarımız, listelere sığmayacak kadar çok. Sızlanmak yerine, iyi bir şeyler üretmeliyiz. Bu yolla çevremizdeki birçok kişiye örnek olabiliriz. Her birimizin payına üretecek bir şeyler düşüyor.   

©Ali Sefünç
Eserlerinizi satışa sunmayı düşünüyor musunuz?
Gözümü ve gönlümü hoş tutmak için çektiğim fotoğraflarımın alıcı bulması, bir kişisel sergi nedeniyle ilk kez 2 yıl önce gerçeğe dönüştü. Fotoğraflarım talep gördüğü sürece de bunun devam edeceğini düşünüyorum. İlk sergimde sunduğum tüm fotoğrafların alıcı bulması, benim için çok hoş bir sürpriz oldu doğrusu. 



©Ali Sefünç

23 Ekim 2014 Perşembe

İlk Türk Milli Kız Takımı paraşütçülerinden Fazilet Demirci: "Datça aklına geleni yaptırır insana..."


Bu yaz tatilimin bir kısmını Datça'da geçirdim. Özellikle mevsim sonunda gittiğim Bodrum'dan feribotla geçtim. Denizini, yaşamını, sahillerini de pek sevdim. Kargı Koyu'nun minik taşlarından toplamak için deniz kıyısında yürüdüğüm saatleri asla unutmayacağım..

Güzel insanlarla tanıştım.. Fazilet Demirci Hanımefendi her gün yüzmeye iniyordu Kargı Koyu'na.. Eski paraşütçülerdenmiş.. Yaşına rağmen güzel vücudu sporcu olduğunu hemen ele veriyordu.. Çok hoş sohbetler ettik..

Paraşütle atlamaya ne zaman, nasıl başladınız?
Havacılık, gökyüzünde uçmak benim için çocukluğumdan gelen bir sevdaydı. Çocukluğumda, Trabzon'un bir köyünde evimiz deniz kenarındaydı. Uçakların rotası denizin üzerinden karaya doğru  idi. Onları gördüğüm an heyecanlanır, koşarak annemin yanına giderdim. "Anne ben polot olacağım, derdim (Pilot diyemezdim).." Bu tutkumu Ankara Cumhuriyet Lisesi'nde yerine getirebildim. 1968 yılında Ankara'ya taşınmak zorunda kalmıştık. O yıllar Ankara'daki tüm okullarda eğitsel kollar arasında Havacılık Kolu da vardı. Çok mutlu olmuştum. Böylece havacı olacaktım. Yaşım 18 olmadığı için velimin bana noterden vekalet vermesi gerekiyordu. Annemi bir gün notere götürdüm. Ama vekaleti başka bir spor dalı için vermesi gerektiğini söylemiştim. Nedense, Türk Kuşu için olduğunu söyleyememiştim. Hiç unutmuyorum, noter anneme "Hanım, bu vekaleti ne için verdiğinizi biliyor musunuz?" diye sorduğunda, annem; "Kızım, ne yaparsa doğru yapar" diye yanıt vermişti. Annemin okuması-yazması yoktu.. 


İlk resmi kız milli paraşüt takımına nasıl girdiniz?
Böylece 1968 yılında Ankara Ergazi'de atlayışlara başladım. İlk atlayışlarımız C-472'den T-10 (askeri paraşüt) denilen paraşütlerle yapılırdı. Paraşütlere biz kumanda etmezdik. Uçaktan kumanda edilirdi.

Altı atlayıştan sonra CESSNA denilen tek motorlu uçaklardan TU-7 paraşütleriyle serbest atlamaya başladım. 1969 yılının Haziran ayında Eskişehir'de bulunan İnönü Planör Kampı’nda P.C. denilen paraşütle atlayışlarıma başladım. Daha seri paraşütlerdi.

O yıllar Türk Kuşu'nun müdürü emekli yarbay Cahit Berk hocamdı. Rahmetle, sevgiyle anıyorum.. O, kafasında Türk Kız Milli Takımı'nı kurmayı planlamış, bizi de o yönde eğitiyormuş.

Bu düşüncesinden o zamanlar bize bahsetmemişti. Üstlerini ikna ettikten sonra bize açıkladı. Yazları İnönü'deki kampta, kışın Ankara'da Etimesgut ve Ergazi'de atlıyorduk.

Nihayet, Cahit Bey beş kızı Milli Takım'a seçti. Beş kişinin içinde ben de vardım. İlk Kız Milli Takımı'nda yer almak çok önemliydi bizim için. Bizden çok önce de paraşüt atlayışları ile Türkiye'yi temsil eden ablalarımız vardı. Fakat resmi olarak ilk takım bizdik.

1969 Eylül’ünde Dünya Şampiyonası için Yugoslavya'ya gittik. Adriyatik' de Portoroz denilen bir yerde yapılıyordu. Şampiyonaya gitmeden önce Antalya Karpuz Kaldıran'da denize atlayışlar yaptık. Şampiyonanın en genç, en acemi, en az atlayışı olan takımıydık. Düşünün, benim sadece 85 atlayışım vardı. Diğer yarışmacılar 300-400, belki daha çok atlayış yapmışlardı..


Bu acemiliğimize rağmen, gelecek için ümit vermiştik. Yarışmada hocalarım beni bir Rus paraşütçüsüyle tanıştırdılar, adı Şarabanov idi. Her 10 atlayışının  7’sinde yedek açarmış. Yedek paraşütünü çok iyi katlarmış. Ana paraşütten çok  yedeğine güvenirmiş..

Onun yedek açma stiliyle benim yedek açma stilim aynıydı.. Çok mutlu olmuştum bunu öğrendiğimde.. İlklerde ve azınlıkta bulunmak beni memnun etmişti. O günden sonra hocalarım bana Şarabanov demeye başlamışlardı..   
           

Bugün de paraşüt hayatınızda mı?
En son atlayışımı Temmuz 1970 yılında İnönü'de yaptım. 2900 metreden atladım. 2149 metreden sonra (44 saniye serbest düşüşten sonra) paraşütümü açtım. En uzun serbest düşüşüm olmuştu. Okulun kamp müdürü atlayışlarıma ara Verdi.. Ben de küserek kamptan ayrıldım.  Bir daha da atlamadım. Ama atlamayı ve gökyüzünde uçmayı hep sevdim. 


Türk kuşunu artık duyamıyoruz. Eskiden paraşütçülüğü teşvik etmek için birçok şey yapılırdı..
Cebimize harçlığımızı bile koyarlardı. Şimdilerde parası olmayan atlayamıyor.. Bunun için Türk Kuşu’na para ödeniyor artık..


Serbest düşüşlerde gökyüzünde neler hissediyordunuz?
O duygu o kadar farklı ki anlatamam..



Yüzücü yönünüzden de bahseder misiniz?
Denizde kulaç atarken kendimi havadaymış gibi hissediyorum. Çok iyi bir yüzücü değilim, sadece yüzüyorum. Datça 'da yaşarsanız, işiniz yoksa, ne yapacaksınız?  Yürüyeceksiniz ve de havalar elverirse yüzeceksiniz..

Açık Deniz Kış Yüzme Maratonu hakkında da bilgi verebilir misiniz? Siz katılıyor musunuz?
Evet. 2012 ve 2013 yıllarında bu maratona (1500 metre) katıldım. Bu sene de katılacağım. Yunanlılarla karşılıklı yapılan maratonun amacı bir dostluk- barış etkinliği olması idi. Sanırım 10 yıldır  devam ediyor. İlk hareketi başlatan benim ağabeyimdir.  Bir iki sene Datca - Simi Adası arasında yüzüldü. Türkler Datça' dan Simi'ye, Yunanlılar  Simi'den Datça'ya yüzdüler. Sonra Yunanlılar' ın ekonomik nedenlerden dolayı böyle bir organizasyonu yapamamalarından organizasyon değişik bir şekil aldı. Yine her sene Yunanlılar maratona kendi olanaklarıyla katılıyorlar. Datca için de güzel bir durum oldu. Her sene Türkiye' nin birçok yerinden yüzücüler bu maratona katılıyorlar. Kimi 5000 metre, kimi 1500 metre yüzüyor.

Neden Datça'da yaşamayı seçtiniz? Datça'da günlük yaşam nasıl?
1961’den beri İstanbul'da yaşadım. Datça' ya senelik izinlerimizde geliyorduk. Emekli olursak yaşayabileceğimiz yer olarak görüyorduk. 2011’de temelli  olarak buraya yerleştim. İnsanlar istedikten sonra günlük hayatlarında yapacak çok iş bulurlar.  Bazen eşimin marangoz atölyesinde çalışıyorum, zeytin zamanı zeytin topluyorum, badem zamanı badem topluyorum. Zeytin ve badem bahçelerinin sahiplerine yardım ediyorum. Bahar aylarında arkadaşlarla uzun yürüyüşler yapıyoruz.  Bunların dışında, günlük yaşamımda aklıma ne gelirse onu yaparım. Datça böyle bir yer, aklına geleni yaptırır insana…

15 Ekim 2014 Çarşamba

Eski Datça'da Işık Güner'den Bitki Ressamlığı Kursu... Sanat, doğa, huzur..


Dünyanın en iyi bitki ressamlarından biri olan Işık Güner ile sizleri blogumun en çok okunan röportajlarından birinde tanıştırmıştım.

Işık Güner tarafından verilecek Bitki Ressamlığı Kursu 19-24 Ekim tarihleri arasında Eski Datça Yağhane Pansiyon'da düzenlenecek. Konaklamalı olarak katılmak istiyorsanız 18 Ekim'de otele giriş yapmalısınız. Çıkışınız da 25 Ekim'de olur.

Kurs, Datça'nın dinlendirici atmosferinde hem bitki ressamlığı hakkında bilgi ve yeteneklerinizi geliştirmenize, hem de taş pansiyonda konaklayarak harika bir tatil yapmanıza olanak veriyor. 

Yazın son sıcak günlerinde begonviller arasında, rahmetli şairimiz Can Yücel'in evinin biraz ilerisinde suluboya keyfi yaşamak istiyorsanız acele edin derim.. 

Bitki illüstrasyonu için kullanılan temel suluboya teknikleri gösterilen kursta bitkilerin basit yapı ve şekillerini inceleyerek, birebir çizim yapabilmek için gerekli teknikleri öğreneceksiniz. 

Bilimsel kriterlere göre bitki resmederken, yapıyı görme, açıyı algılama, ölçekli çizim yapma ve ışık-gölge kullanımında da yeteneklerinizi geliştireceksiniz. 


Canlı ve doğru resimler yapabilmek için tasarlanan bu kurs, farklı teknik ve yaklaşımlarla çeşitli bitki türlerini resmederek, renk, doku ve derinlik üzerinde bilgi ve becerilerinizi geliştirmeyi hedefler. 

Sanat ve doğanın buluştuğu bu harika etkinlik hakkında bilgi almak için bilgi@yaghane.net adresine mail gönderebilirsiniz. Telefonları: 252.7122287

24 Eylül 2014 Çarşamba

Asya'nın en batı ucu Babakale'de komün yaşam kıvamında bir tatil deneyimlemek isteyenlere...




Gezdiğim yerlerin hikayelerini araştırarak gittiğimde gördüğüm şeyler, yaşadığım anlar daha anlamlı hale geliyor.. Babakale'ye gitmeden önce de mitolojiye bir göz atmamak olmazdı.. Kazdağı olarak da bilinen İda Dağı'nın ve Anadolu'nun en batı ucu Lektos Burnu'dur.

Yunan Mitolojisi'nde Lektos Burnu, tanrıça Hera ile uyku tanrısı Hypnos’un İda Dağı’na çıkabilmek için denizden fırladıkları yerdir.. Tanrıça Hera, kocası Zeus’u uyutmayı ve o uykudayken savaşı Akhalar’ın lehine çevirebilmeyi başarabilmek için Hypnos’a güzeller güzeli Pasithea’yı vaad ederek kandırmış ve birlikte denizleri aşarak Lektos Burnu’ndan fırlayarak İda Dağı’na çıkmışlar.

Lektos Burnu, bugünkü Bababurnu.. Hani Mavi Yolculuk'a çıkanların ya da balıkçıların geçerken denize kuru ekmek attıkları yer.. Çok eskilere dayanan bir hikayesi var.

Piri Reis'in "Kitabı-ı Bahriyesi"nden alınmış bir öyküye göre, Osmanlı donanmasında adı "Peksimetyemez Latif Baba" olarak geçen denizci öldüğünde buraya gömülmüş. bu yüzden donanma, ne zaman bu sulardan geçse, uğur getirsin diye türbenin bulunduğu tarafa peksimet atmış. 

Osmanlı gemilerinde Yeniçeri dini önderi olarak tanınan Bektaşi babası Sultan Baba vefat ederek buraya gömülmüş. Denizciler buradan geçerken buraya Baba Burnu ismini takmışlar.

Babakale, rüzgar yüzünden köyün önünde demirlemek zorunda kalan Osmanlı gemilerini korsanların yağmalarından korumak için Padişah III. Ahmet döneminde Vezir Kaptan Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış (1722 – 1729). Dikdörtgen planlı kale yaklaşık 3500 metrekarelik bir alana yayılıyor.. 

Babakale Limanı'ndaki balıkçı barınağının temeli 1679 yılında atılmış, 100 metre kadar taş dolgulu küçük bir liman olarak yaşarken 2009 yılında bugünkü beton limana dönüştürülmüş..  Devasa trolcü tekneler gördüm.. İnşallah 3 mil yasağına uyuyorlardır.. 

Babakale, yamaçlarındaki taş evleri, dar sokakları, limanı ve Osmanlı kalıntıları ile sakin bir belde. Köy halkı balıkçılık ve zeytincilik yapıyor. Babakale eskiden el yapımı  bıçakları ile de ünlüymüş..


Arazi oldukça engebeli.. Köy dışından gelip buraya yerleşmiş çok insan var. köyün büyüklü küçüklü taş evleri taraça taraça denize doğru iniyor..

Geçen hafta bu evlerden birinde konuk edildim. Bülent Özak emekliliğini yaşadığı bu mekanda dostlarını ve dostlarının dostlarını ağırlıyor.. 

Müthiş manzarası, zevkli dekorasyonu ve nefis mutfağı ile Ekim ayı programı şimdiden dolmuş görünüyor.. Bohem ve paylaşımcı tatlı bir hayat yaşıyor, yaşatıyor..

Köydeki genç dostları, müzisyen Özhan Deneç ve Ayşe Saran çifti de onun gibi şehirden göç etmişler Babakale’ye.. Muhabbetleri az ve öz bu güzel gönüllü çift metalci. Onlarla da röportaj yaptım.. 
Özhan eli tatlı bir adam. Her gece bir başka menü sundu bize. Orkinos bonfile, tereyağlı karides, patlıcan közde, ızgara kalamar, roka salatası ve bol sarımsaklı leziz rakı mezeleri… 

Bir akşam Adem Kaptan'ın teknesine (teknesinin adı Rasim Kaptan) balığa davetliydik.. O gün denizden ne çıkmışsa atıldı mangala, oradan da gazete kağıdı kaplı masanın ortasına.. Salata, rakı ve balık, denizin ortasında yazdan kalma bir eylül gecesinde.. lezzetini varın siz tahmin edin..

Sebzeler tarladan, balıklar denizden.. Şahane sağlıklı bir yaşam sizin anlayacağınız.. Bu yüzden Bülent Bey ve takımı Babakale'ye "Ohhkale" diyorlar..
Haksız değiller.. Şehir yaşamının her geçen gün daha da yoğunlaşan telaş ve kirliliği, yapaylık ve karmaşası sıkışmış kalmış içimizde... Köyde her temiz ve sahici nefeste boşalıveriyorlar dışarı..

Denizin berrak sularına kendimi bırakırken, sadece kuşların sesini duyar halde kitap okurken, kalamarın doğal lezzetini damağımda hissederken gerçekten de kendimi sık sık "ohhh" çekerken buluveriyordum.. 

Komün yaşam kıvamında bir köy tatili deneyimlemek istiyorsanız Bülent Bey’e mail atabilir, telefonla arayabilirsiniz.. Her ne kadar mekanının adını "Çatkapı" koymuşsa da şansınızı fazla zorlamayın derim.. catkapibabakale@gmail.com
90.532.4463343


Babakale evlerinin kapılarında renk renk örme ipler var. İp kapı halkasına bağlı ise "evde kimse yok" demekmiş. Gevşek ise "yakınlardayım". Halkaya takılı değilse "evdeyim"... Böyle bir geleneğin hala sürdürülüyor olması gerçek bir köyde olduğunuzun en güzel kanıtı..

25 Ağustos 2014 Pazartesi

"Londra'dan sıkılıyorsa bir adam, hayattan sıkılmış demektir".. Yazar Samuel Johnson'a katılıyorum...

Londra, sokaklarındaki Pakistanlı, Hintli, Türk, Çinli, her milletten insan kalabalığına rağmen, İngilizliğini, görgüsünü, yaşam şekli ve medeniyetini koruyabilmiş bir şehir. 

Her gidişimde kendimi bir sonraki gidişimi planlarken bulduğum başkentin nüfusu 8,3 milyon. Yüzölçümü ise 1572 km2.

Londra'da ulaşım ucuz değil. Ancak metro ve otobüs ağı çok büyük ve son derece rahat.. Gözleri görmeyen yolcular tren, otobüs ve havaalanı personelinden önceden bildirmek kaydıyla refakat hizmeti talep edebiliyorlar. Otobüslerin tekerlekli sandalyeliler için özel donanımları da var. Metro istasyonlarında yapılan anonslara dikkat edin.. Kimi zaman bazı metro istasyonları kapatılıyor ve anons ediliyor. Trenin gelmesini nafile beklemeyin ya da kapanmış bir istasyona kadar boşu boşuna gitmeyin.

Londra'nın kült, 1958 model siyah Austin FX4 taksilerinin yerini bugün LTI TX1 model arabalar almış. Hepsi eskisi gibi siyah değil. Ancak hep ağırbaşlı ve yuvarlak hatlılar.. Taksilerin yanısıra minicab'ler de var. Aralarındaki fark taksiye sokaktan binilebiliyor, minicab'i ise ancak telefonla çağırabiliyorsunuz. Özellikle yağmurlu havalarda sokakta taksi kalmadığında..


Victorian mimari
Tuğla cepheli küçük bahçe girişli evleri, kırmızı otobüsleri, kırmızı telefon kulübeleri ile vintage kartpostallar tadında minyatür bir şehirmiş gibi geliyor bana.. Belki de diklemesine değil, uzunlamasına yayılan bir şehir olduğu için..Sıra sıra evlerin hepsi aynı yükseklikte..


Notting Hill, South Kensington, Mayfair ve Maylebone'da  (ahırdan bozma) mews tipi evler ağırlıkta.
Banliyölerinde cottage tipi evler, 
Hammersmith, Fulham, Ealing, Hamsptead'de cumbalı Victorian mimari evler var.
Georgian mimari

Marylebone ve Bloomsbury'de ise Georgian mimari evler yaygın..  
Cottages

Evlerin girişlerinde mini bahçelerdeki çiçeklere bakarak evsahibinin zevki hakkında fikir sahibi olabiliyorsunuz.. 
Sokaktan baktığınızda ruhunuz şenleniyor çeşit çeşit çiçek görüntüleriyle.. Üşenmedim bir günümü bu çiçeklerin fotoğraflarını çekmeye ayırdım. Sokaklarda kaybolmak çok hoştu... Sardunyalar, kamelyalar, fuşyalar.. Allium, Lupinus, Wisteria, Rhododendron...

Emek verilmiş, ilgi gösterilmiş, estetik dizilimlerine kafa yorulmuş bakımlı çiçekler.. Ülkemizdekilere hiç benzemiyorlar.. Hani o ani bir hevesle alınıp balkonlara, bahçelere bilinçsizce yerleştirilen ve sonra da kaderlerine terk edilen zavallı çiçeklere.. Solduklarında oluşturdukları hüzünlü görüntüleri beni hep düşündürmüştür.. Sevmeyi beceremeyen bir milletiz... Sadece su, ışık ve doğru mekan isteyen çiçeklere bile ihtiyaçları olan ilgiyi gösterebilmekten uzağız...


Mews 
Çiçek demişken Londra'nın 1759'da kurulmuş, 38 bin farklı bitki türünün yer aldığı botanik bahçesi Kew Gardens'ın adını anmadan geçmek olmaz.  750 kişinin çalıştığı, 121 hektarlık bir alana yayılmış, dünyanın en eski ve en önemli botanik bahçesi Kew Gardens, Unesco'nun dünya mirasları listesinde.. 

Kew Gardens'ın düğünler için kiraya verdiği mekanları var. Özel çiçek yerleştirmeleriyle kişiye özel cennetler yaratılıyor...

"Londra'da Yapılacaklar"  listenize Chelsea Flower Show'u eklemeyi unutmayın..
Her yıl yeni çiçek türlerinin tanıtıldığı, modası geçmiş olan çiçeklerin tekrar hatırlanmasına vesile olan festival bu yıl 100. yılını kutladı. Chelsea semtindeki Royal Hospital, her yıl bahçesini bu muhteşem çiçek festivaline açıyor. 20-24 Mayıs arasında yapılan festivali bu yıl 157 bin kişi gezmiş.


Açılışı her yıl olduğu gibi kraliyet ailesi üyeleri tarafından yapılmış ve dört gün boyunca ünlü botanikçi ve çiçekçiler kendilerine tahsis edilen alanlarda bahçe tasarımlarını sergilemişler. Giriş ücreti hiç ucuz değil ve haftalar öncesinden alınması gerekiyor. Hatırlatırım..

Londra'da her mahallenin bir parkı var. Spor yapanlar, köpeğini gezdirenler, torunlarıyla oynayanlar, sevgilisiyle öpüşenler, çimenlere yayılıp kitap okuyanlar. piknik yapanlar.. Herbirinin hayatında mahallelerindeki parkın önemli bir yere sahip olduğu çok açık.

Hyde Park'ın güneybatısında 2004 yılında açılan 
Prenses Diana anıt havuzu
Richmond Park 955 hektarla Londra'nın en büyük parkı. Diğer parkların yüzölçümleri de şöyle: Regent's Park (166 ha),
Hyde Park (142 ha),
Kensington Garden (111 ha),
St. James Park (23 ha),
Holland Park (22 ha),
Green Park (19 ha)..

Yağmuru bol şehrin akciğerleri yemyeşil parklarda havuz ya da göletlerde huzur içinde ördekler, kuğular yaşıyor.. Ağaçlarında sincaplar geziniyor. Çevre sokaklarda ansızın bir küçük tilkinin salına salına önünüzden geçtiğine de tanık olabilirsiniz..



Londra'ya son gidişimde çocukların çoğunun okula üç tekerlekli scooter'ları ile gidip geldiklerini fark ettim. Minikler, böylece acelesi olan annelerine ayak uydurabiliyorlar.. Okul bahçelerine sıra sıra park edilmiş scooter'ları görmeniz lazım..

Şehrin en güzel oyuncakçısı Regent Street üzerindeki Hamleys. Dört katlı kocaman mağazanın giriş katında neşeli kıyafetleriyle genç animatörler birçok oyun ve oyuncağı uygulamalı olarak tanıtıyorlar.. Çok neşeli, cıvıl cıvıl bir mekan. Bebek oyuncakları, arabalar, legolar, el becerileri kitapları, aile oyunları, uzaktan kumandalı oyuncaklar.. Bir çocuk cenneti anlayacağınız...


Marka alışverişi seviyorsanız Regent Street ve Oxford Street’i seçmelisiniz. Tercihiniz tasarım ve özgün butikler ise King’s Road, Brompton Road, Bond Street, Conduit Street’e yönelin.

Bütün turistlerin istisnasız uğradıkları Oxford Street'deki Primark'ı ben de anmadan geçemeyeceğim. 3-5 pound'a çok sempatik günlük kıyafet ve iç giyim reyonlarından insanlar bavullarla ayrılıyor.. Tam bir çılgınlık..

Ben's Cookies
South Kensington, Covent Garden ve Oxford Street'de önünde uzun kuyruklar oluşan miniminnacık kurabiye dükkanlarına şaşırabilirsiniz. 

Londra’da ve başka ülkelerde birçok şubesi olan, Londralı'ların “Londra’nın en iyi kurabiyeleri” dedikleri Ben’s Cookies konusunda çok haklılar. Mutlaka tatmalısınız. Ben üç çikolatalı olanı, siyah parça çikolatalı ve fındıklısını, zencefil ve siyah parça çikolatalı olanları beğendim..

Gittiğiniz ülkelerin günlük yaşam biçim ve alışkanlıklarını gözlemlemeyi seviyorsanız İngilizlerin sabah kahvaltısını da denemelisiniz. Geçen sene Victoria and Albert Müzesi'ni gezdikten sonra South Kensington’ın ortasında dolanırken keşfettiğim Muriel's Kitchen'in klasik kahvaltısını (2 eggs, 2 rashers of bacon, 2 oven baked tomatoes, 2 sausages, 2 slices of toast, portobello mushroom and baked beans) önerebilirim.



Gökdelenleri sevmem ama sekiz dev shard (cam kırığı) cephesiyle The Shard, bana çok zarif göründü.. 2013’de inşaatı biten, asıl adı London Bridge Tower olan, 310 metre ile Avrupa Birliği’nin en yüksek binası Shard'ın 32. katındaki Oblix Restaurant'a saat 18.00-19.00 arasında gitmenizi öneririm. Londra üzerinde canlı Jazz piano ve soğuk pembe şarap eşliğinde güneşi batırmak gerçekten çok keyifli oluyor.

Londra'da ne yapmalı?

Londra'da yapılacak şeyler sonsuz... Samuel Johnson'ın söylediği gibi "Bir adam Londra'dan sıkılıyorsa hayattan sıkılmış demektir.."

Geçen seneki Tasarım Festivali'nden "Sonsuz Merdiven"
Her yıl açılan ve dünyanın tasarım başkenti olduğunu ilan eden Londra Tasarım Festivali bu yıl 13 - 21 Eylül arasında, farklı tasarım disiplinlerinde 300'den fazla etkinlikle Londra'nın bir çok sanat ve tasarım merkezinde açık olacak aklınızda bulunsun..

Müzeler, galeriler, kafeler, parklar, butikler, müzikaller, festivaller, kanal gezileri, tarihi binalar.. 

Londra'nın gece yaşantısının Paris'ten daha hareketli olduğunu da söylemeliyim. Soho'daki Blues Bar Ain't Nothin But..'ı ve South Kensington'daki gece klubü Boujis'i öneririm. 

Avrupa'nın en büyük kitapçılarından biri olan Piccadily'deki Waterstones'da meraklısı olduğunuz kitaplar arasında çok keyifli zaman geçirebilirsiniz. Bir diğer alternatif de 1906 yılından beri Charing Cross Road'da hizmet veren Londra'nın en geniş seçenekli kitapçısı Foyles

İngiliz Çay Saati

Beyaz keten örtüler üstünde, porselen fincanlar, gümüş demlik ve kurabiye tabakları ile servis edilen “cream tea (scones & tea)” geleneğine uyarak bir akşamüstü keyfi yapmadan ayrılmayın Londra’dan. Lüks otel salonları  ya da “tea house” lar arasından seçim yapabilmek için afternoontea.com.co.uk sitesine bakabilirsiniz. Semtlere ve mekanlara göre fiyatlarıyla birlikte çay saati seçenekleri mevcut.

Postcard Teas
Carnaby Street’te Kingly Court’ın en üst katındaki Camellia’s Tea House sıcak, romantik bir mekan.. Çayınızı modern ya da klasik değişik servis takımlarında alabiliyorsunuz. Buradan çay ve çay saati aksesuarları da satın alabilirsiniz..

Buraya gelirken Çin Mahallesi’nden başlayıp Carnaby Street’e kadar yürür, Soho’yu da gündüz vakti görmüş olursunuz. Birçok ilginç tasarım obje ve giyim eşyası satan butikle karşılaşacaksınız..

Memlekete dönerken ahbaplarınıza Londra’dan vintage kutular içinde çay götürmek isterseniz Mayfair, Dering Street’teki Postcard Teas’e uğrayın. Burada çay tadımı yaparak yeni çaylar öğrenir, risksiz seçim yapmış olursunuz. Beğandiğiniz çaylardan 50-100 gram kadar sevdiklerinizin adreslerine bu mekanın ilginç uygulaması özel posta kart ve zarfları içinde yollayabilirsiniz..  Çok iyi fikir değil mi?

Piccadilly Caddesi’ndeki Royal Academy of Arts’da (internetten rezervasyon yapıp) güncel bir sergiyi gezdikten sonra yolun hemen karşısındaki Fortnum&Mason’a geçin. Kapısından içeri girdiğiniz anda İngiliz şıklık ve zerafetinin bütün duyularınızı harekete geçireceğinden emin olabilirsiniz. Giriş katında çaylar, tereyağlı ve ballı kurabiyeler, karameller, bal ve reçeller, çay saati aksesuarları satılıyor. Fortnum & Mason'ın üst katlarında şık kadın ve erkek aksesuarları satılıyor.. Şemsiyeler, parfümler, oda kokuları, traş takımları, eşarp ve eldivenler... Alt katındaki 1707 Wine Bar’ı ben çok sevdim. Somelier'den yardım alarak bir şarap tadım menüsü seçip günün yorgunluğunu atabilirsiniz...

Londra'da Sanat

"Folies Bergeres" Édouard Manet
Somerset House'un içinde yer alan Courtauld Gallery, empresyonist ve post-empresyonist koleksiyonu ile dünyanın en güzel müzelerinden biri... 

Kurucusu Samuel Courtauld'un Fransız izlenimcilerinin tablolarından oluşan koleksiyonunu bağışlamasıyla oluşmaya başlamış. 1930'lu yıllarda farklı tablolar hediye almış. 1948'de ise Courtauld'un tüm koleksiyonu, galeriye miras kalmış. Monet, Manet, Modigliani, Renoir, Pisarro, Degas, VanGogh, Gaugin, Utrillo, Toulouse Lautrec'in başyapıtlarını izlemek başımı döndürdü.

National Gallery of Art 
Trafalgar Meydanı'ndaki bu ulusal müze, ücretsiz olarak yılın 361 günü gezilebiliyor. Sergilenen yaklaşık 2300 eser, Batı Avrupa sanatını yansıtıyor: 

13.yy'dan 15.yy'a kadar: Duccio, Uccello, van Eyck, Lippi, Mantegna, Botticelli, Dürer, Memling, Bellini
16.yy'dan: Leonardo, Cranach, Michelangelo, Raphael, Holbein, Bruegel, Bronzino, Titian, Veronese
17.yy'dan: Caravaggio, Rubens, Poussin, Van Dyck, Velázquez, Claude, Rembrandt, Cuyp, Vermeer
18.yy'dan 20.yy erken döneme kadar: Canaletto, Goya, Turner, Constable, Ingres, Degas, Cézanne, Monet,Van Gogh.


Ünlü İngiliz kadın ve erkek portrelerini sergileyen National Portrait Gallery, 1856 yılında kurulmuş. Koleksiyonunda 16. yüzyıldan günümüze 195,000 portre bulunmakta. 10 Temmuz - 26 Ekim 2014 tarihleri arasında Wirginia Woolf sergisi açık olacak. 

BP'nin sponsorluğunda 25 yıldır gerçekleştirilen portre resim yarışması her sene 18 yaşından büyük herkese açık. Çağdaş portre ressamlarını keşfetmek misyonuyla açılan yarışmada ödül 30.000 pound..  "BP Portrait Award 2014" sergisi 21 Eylül'e kadar açık.. Ücretsiz gezilebilir.

Thames kıyısındaki yürüyüş yolunda sokak sanatçılarını izleyerek Tate Modern’e gidebilirsiniz. Belirli sergiler dışında birçok sergi ücretsiz. Daimi sergi alanında Rothko, Schwitters, Beuys, César, Arman, Giacometti, Mondrian, Picasso, Matisse, Magritte, Kandinsky, Chirico, Yves Klein eserleri yer alıyor.

Mayıs ayında Matisse'in "Cut-Outs" (Kağıt Kesikleri) sergisini gezdim. 7 Eylül'e kadar açık olacak. Randevu almadan gitmemenizi öneririm. 16 Temmuz'da açılacak Malevich Sergisi 26 Ekim'e kadar açık kalacak. Gidecek olursanız sergiyi gezdikten sonra Thames nehri manzaralı harika kafesinde dinlenin. Sonrasında alt kattaki tasarım obje ve sanat kitapları cenneti büyük hediye dükkanına uğrarsınız.. Özellikle küçük çocuklar için hazırlanmış eğitici sanat kitapları görülmeye ve satın almaya değer..

Tate Modern'in önündeki iskeleden tekneye binip Tate Britain'e geçebilirsiniz..  Her bölümünü gezebilmek için vaktiniz yetmeyecektir. İngiliz sanatına ayrılmış mutlaka görülmesi gereken bir müze...  Daimi sergide Turner, Hogarth, Gainsborough, Blake, Constable, Henry Moore, Francis Bacon, Mondrian, Calder izlenebilir. Dönemsel sergiler çağdaş İngiliz sanatçılara tahsis ediliyor..

Barbican Center
Londra Senfoni Orkestrası’nın evi sayılan Barbican Center, Avrupa’nın en büyük sanat merkezidir.  Tiyatro, dans, müzik, sinema... değişik sanat disiplinlerine, yaratıcı ve öğretici etkinliklere, konferanslara ev sahipliği yapar. 1982 yılında açılmıştır.

Üç restoran, bir konservatuar, bir tiyatro, hediyelik eşya dükkanı, konser salonu, sinema salonu ve kütüphanesi bulunan Barbican Center, Londra’nın  en önemli brutalist mimari örneğidir. Özelliklerini daha detaylı öğrenmek isteyenler için turlar da düzenliyorlar. Bu yıl 14-23 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek dünyanın en iyi jazz festivallerinden EFG Londra Jazz Festivali'nin bazı konserleri de burada yapılacak.

Rafael Gomezbarros - Saatchi Gallery 2014
Çağdaş sanat izleyicisi iseniz,  25 yıldır genç sanatçıları destekleyen Saatchi Gallery'e uğramadan gitmeyin. 2 Kasım'a kadar "Pangaea" sergisini gezebilir, Güney Amerika ve Afrika'dan çağdaş sanat eserleri izleyebilirsiniz.

 "The New Ambidextrous Universe"
ICA - Tauba Auerbach 
Çağdaş sanat severlere bir önerim daha olacak: ICA (Institude of Contemporary Art). 1946'dan beri "yaşayan sanatçılar"ın eserlerine yer veren kurumda Damien Hirst, Steve McQueen, Richard Prince and Luc Tuymans gibi sanatçılar solo sergiler açmışlar. Mayıs ayındaki ziyaretim sırasında Alman sanatçı Tauba Auerbach'ın ilk solo sergisi vardı.

Dünyanın her yerinden getirilen eskiçağ yapıtları ve etnografya koleksiyonlarıyla ünlü British Museum'u programınıza mutlaka almalısınız..

54.Oda, Anadolu ve Urartu'ya ayrılmıştır. 17.Oda'da ise Antalya Xanthos (MÖ 400) antik kentinden sökülüp götürülen Nereidler (deniz perileri) Anıtı bulunmaktadır. British Museum'un zamanında yaptığı bir öneri ile İngiltere Başbakanı Lord Palmerston, İngiliz İstanbul konsolosuna birkaç Likya sanat eserinin gemiyle İngiltere'ye götürülmesi için Sultan Abdülmecid'den izin istenmesi talimatını vermiş, 1840 yılında bir İngiliz donanma gemisi ile Charles Fellows'un organizasyonuyla Nereidler Anıtı Xanthos'tan tamamiyle sökülerek İngiltere'ye götürülmüştür!!

Londra'nın Pazarları

Covent Garden
Covent Garden:
Efsane muhitte her zaman sokak müzisyenlerine ve gösteri yapan sanatçılara rastlamanız mümkün. İkinci kattaki tipik İngiliz pub,
Punch & Judy'i öneririm. Balkonundan Covent Garden meydanında gösteri yapan sanatçıları soğuk biranızı içerek seyredebilirsiniz.

Apple Market, eskiden gerçekten bir pazar alanıymış. Şimdi üstü kapalı,.. Birçok restoran ve barı, butiği, çay dükkanı, pastanesi ile sempatik bir ortam.. Haftasonu tezgahlarında değişik el sanatı objeler bulabilirsiniz.

Jubilee Market'de ise pazartesi günleri antika pazarı kuruluyor. Cumartesi - Pazar günleri, el sanatları ürünlerine, tasarım objelere ve sanat eserlerine ayrılmış.


Borough Market
Borough Market:
"Londra'nın kileri" olarak da anılan Borough Market'ten alışveriş etmeyi moda haline getiren, TV yapımcısı İngiliz aşçılar Gordon Ramsey ve Jamie Oliver olmuş. Bridget Jones'un Günlüğü ve Harry Potter filmlerinin bazı sahneleri de burada çekilmiş. 

London Bridge İstasyonu’ndan çıktığınızda yüzünüzü nehre dönüp biraz yürürseniz kocaman demir kapılar göreceksiniz. Kapılardan geçtiğinizde kendinizi üstünden tren geçen bir köprünün ayaklarında bulacaksınız.. Pazar işte burada kurulu.. Taze meyve, sebze, mantar, peynir, şarap, kek, zeytinyağ, balzamik sirke, ekmek, balık, zeytin satın alabileceğiniz bu pazarda ayrıca küçük yemek tezgahları da var. Falafel, sosis, sandviç, salata, pizza satın alabilir, banklarda oturup yiyebilirsiniz.. Bir de Türk dükkanı var. Baklava, Türk kahvesi, çay, lokum, sabun satılıyor..

Camden Town Market:
Şehrin kuzeyindeki Camden Town metro istasyonundan çıktığınızda kendinizi rengarenk bir caddenin başında bulacaksınız. Hafta sonunda High Street çok kalabalık ama çok eğlenceli. Punkçular, metalciler, bohemler, turistler bilumum ıvır zıvır satan tezgahlarda Uzakdoğu'dan gelmiş çok ucuz mallar, tattoo'cular, rasta'cılar, piercing'ciler, bez ayakkabı ressamları.. Dış cepheleri ile çok yaratıcı ve eğlenceli sağlı sollu  tuhaf kıyafetler satan mağazalara baka baka High Street'te yürüdüğünüzde bir köprüye geleceksiniz. Camden Town Market burada başlıyor. Kokuları takip ederek pizza, paella, noodle, gözleme, sosis, binbir çeşit sıcak ve soğuk yemek tezgahı ile buluşabilirsiniz. 


Little Venice
Adından da anlaşılabileceği gibi Stables Market, eski ahırlardan devşirme dükkanlardan oluşuyor. Vintage giysiler, aksesuarlar, tasarım tişörtler, el yapımı takılar, aksesuarlar, şapkalar, ayakkabılar, çantalar bulabilirsiniz.

Camden Lock'tan waterbus'lara binip Little Venice'e kadar gitmenizi ve kanal seyri yapmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Little Venice:
Londra'nın saklı cennetlerinden biri de Regent Kanal üzerindeki Küçük Venedik..  Kanal kenarına dizilmiş rengarenk uzun teknelere, kanala yerleşmişliklerine, üstündeki çiçek saksılarının güzelliğine, aslında bu yaşam biçimine hayran kaldım. Londra'nın en güzel salkım söğütleri burada.. Yürüyüş yapabilir ya da Camden Lock'tan binmek suretiyle tekneyle bir kanal gezisine çıkabilirsiniz.. Regent's Park'ın içinden geçen yemyeşil bu gezi boyunca şehrin ortasındaki sükunete şaşıracaksınız..

Portobello Market'te teneke vintage levhalar
Portobello Market:
Portobello Road’da kurulan sokak pazarı  cumartesi günleri şenlik.. Notting Hill Gate metro istasyonundan çıktığınızda Portobello oklarını göreceksiniz.. Yirüyen kalabalığı takip ederek de pazara ulaşabilirsiniz. Portobello Road boyunca yeralan dükkanlar Çarşamba ve Cumartesi günleri sokaklara tezgah açarlar. Özellikle antika fincanlar, porselen demlikler, vintage tabela ve kutular satan dükkanlardan kendini alamazsınız.. 

Notting Hill'de haftaiçinde ara sokaklarda kaybolmanızı öneriyorum. Nothing Hill filmindeki kitapçının önünde bir fotoğraf çektirecek kadar romantik misiniz? bilemem..  (Ben "Under the Toscan Sun" filmini izledikten sonra bir Toscana seyahati yapmıştım.. he heh..)





Gelecek yazı: 
Londra 2 : Nerede ne yemeli?