31 Mart 2014 Pazartesi

Yiğit Yazıcı: "Sanatçı olmak, insanın tekliğinin farkına varması ve bunu diğer insanlarla paylaşmasıdır."

İlk kez 1998'deki "Ayakkabı Dolapları" projesiyle dikkatimi çekmişti. Çalışmalarını takip etmeye başladım. Renklerinin coşkusunu, özneyi çevreden koparma tekniğini, yaşama sevinci veren tuvallerini çok sevdim. Yiğit Yazıcı olumlu, pırıl pırıl bir insan. Atölyesinde geçirdiğimiz saatlerden aşağıdaki sohbeti paylaşıyorum keyifle..

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?
Sanat hala pek cevaplanamamış bir konu.. Sanatı, temelde seçmek, biraraya getirmek, kendince yorumlamak ve doğayı insanın kendi yarattığı kültüre göre yorumlaması olarak düşünüyorum. En azından benim için böyle. "Sanatçı olunmaz doğulur" lafına çok inanırım. Yetenek her ne kadar sonradan elde edilebilir birşey olsa da sanatkar ruha sahip olmak farklı bir durum. Vazgeçememek ve onsuz yaşayamamak, zoruklara karşı durabilme azmi.. İnsanın en güzel kendini anlama ve anlatma şekli..  Sanatçı olmak, insanın tekliğinin farkına varması ve bunu diğer insanlarla paylaşmasıdır.

İlham aldığınız, sevdiğiniz sanatçılar hangileri?
20. yy sanatını olduğu gibi çok severim. En çok akımın oluştuğu ve Modernizmin anlam kazandığı yıllar.
Picasso’nun sanatçı olarak izleyici karşısındaki duruşu benim için hep farklı bir önemde oldu. Soru soran kişilere verdiği açıklayıcı cevaplar ve modern sanatın ne olup ne olmadığına dair açıklamaları sanat tarihinde önemlidir..

Beslendiğiniz kaynaklar neler?
Hayatımız, dünya üzerine düşünceler, doğanın mucizevi güzelliği beni besler.  Hisler ve “Niye varız?” sorusu renklerin içinde kaybolmamı sağlar.. Hayaller kurmak, kaosun içinde bir güzellik arayışı bazı resimlerimin konularıdır... Doğanın dinamizmi beni çok heyecanlandırıyor. Basit diye görmediğimiz ama hayret edilecek kadar basit ve güzel olan kavramlar.. Şu gibi, şeffaf ama içinde hayatı barındıran..
140 x 140cm,  2014
Hayat amacınızı kendinizi tanıma, oluşturma ve aşmak olarak tanımlıyorsunuz. Sanat çalışmalarınızın size kattıklarından bahseder misiniz?
Kendini tanımak herşeyin başı. Sahip olduğumuz bedenin ve ruhun farkına varmak, bize ait olan yaşama sebebimizi anlamaya çalışmak, geçmişimiz ile yüzleşmek.. ve sonunda kendimizi, hayatı kabul etmek.. Olduğu şekliyle..

Bunların herbiri bir sanatçının hayatında dönemlerdir, her dönemde farklı eserler çıkabilir. Benimki de aynen böyle oldu.. Resim kendimi tanımama yardım etmiştir. Yalnızlık duygumu tuval ile paylaşmaya çalışmışımdır. Aşamaların şahididir resim..

150 x 150 cm, 2014
Katmanlardan oluşan resimlerinizde kendi geliştirdiğiniz aletler var sanırım. Anlatmanızı rica etsem?
Çok uzun bir zamandır el aletleriyle ilgiliyim. Babam ve abim mimar. Tuval üzerinde kullanılmak üzere bazı şablonlar yarattım bunlar cetvellerden mimarların kullandığı çizim aletlerinden esinlenerek ortaya çıktı.

Çalışmalarınızın yıllar içindeki değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarır mısınız?
Kendini tanıma ilk yıllar, Bu dönemde eskiz defterlerim vardı hep yanımda taşıdığım.. Defterlerde benimle birlikte büyüdüler...Bu esnada okulda idim. Okul eğitimi sizi hem geliştirir hemde kendi özünüzde olandan sizi uzaklaştırır. ben uzun bir zaman eğitimden sonra kendi özümü yeniden keşfetmek için uğraştım. 2009 yılında daha farklı resimler yapmaya başladım ve hala bu çizgide işler yapıyorum.

Sanat - mutluluk ilişkisi nedir size göre?
Sanat herşeyin içinde var. Bir bardakta, bir kıyafette, bir mobilyada.. Doğadaki gibi.. Ağaç yalnızca bizim ahşap masa yapmamız için var değil..  Ağaç aynı zamanda çok estetiktir. Fonksiyon ve estetiğin mükemmel bir birleşimidir. Doğaya bakıp sizi gülümseten neyse sanattakinde de aynı.. Sanat doğadaki mükemmelliği arar.
110 x 120 cm, 2014
"Ben sanattan anlamıyorum" lafı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Anlamaktan çok hissetmekten bahsedebiliriz. Çiçeğe bakarken de birşey anlamayız. Nedensiz bir şekilde hoşumuza gider. Anlamlandıramayız. Güzel bir koku gibi.. Hayat anlayamadığımız ama sevdiğimiz bir çok şeyi barındırıyor. Akıl ve Duygular hep birbiriyle çatışır hayatımızda.. İkisinin yerini iyi konumlandırmak gerek. ilk defa bir kişi ile tanışırken hissettiğiniz gibi,  önce bir his vardır ve zamanla o kişiyi anlayınca akıl ve  düşünce işin içine girer. Resim hislere hitap eder, sonra sizin kendi içinizde düşünmenize sebeb olur..

Sanat - toplum arasındaki mesafeyi daraltmak adına neler önerebilirsiniz?
Sanatın yaygın olması için yapılabilecek çok şey var. Bu bir devlet politikası olmalı. Sanat düşünen insan yaratır. Düşünen insan bilimde ileri gidebilmiştir. “Uzayda bir hayat var mı?” diye sorabilmiştir. Sanat düşünen insanların artmasında birincil etkendir. Müzeler, belediyeler, okullar… Yapılabilecek çok şey var. Ben konuşmaya çalışırım insanlarla… anlatmaya üşenmem..
130 x 160 cm, 2014
İstanbul'unuzu beş duyunuzla tarif edin desem..
İstanbul… Boğaz’ın kokusu,  balığın en lezzetli olduğu yer, vapurların sirenleri, simite dokunmak, güneşin Sultanahmet’ten batışı.. Bir de Galata’dan eski İstanbul’a bakış..

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Birçok sanatçının, bir arada çalışıp birlikte üretebileceği bir alan yaratmak,  izleyicinin gelebileceği bir ortak yaşam alanı yaratmak istiyorum İstanbul’da.. Bunun için büyük bir alana ihtiyaç var. İstanbul insanının sanatçısının buna ihtiyacı var..

27 Mart 2014 Perşembe

Mamut Art Project 2014 İstanbul Küçük Çiftlik Park'ta 3 Nisan'da Başlıyor: 55 Sanatçının Gözünden “Senin sanatın!”

Sanatı bir deneyim olarak görenlerin merakla beklediği Mamut Art Project, sınırları zorlayan eserlerle bu yıl,   3 - 6 Nisan tarihleri arasında Küçük Çiftlik Park’ta kapılarını açıyor. Mamut Art Project 2014’te,  700 başvuru arasından seçilen 55 sanatçı sanatseverlerle buluşacak. 

Erdal İnci, "Taksim Spiral" Video, 1080p, 0,8", 2013

55 genç sanatçı 1500m2’lik bir alanda özgür kalırsa ne olur? 


Bağımsız ve gelecek vaadeden sanatçıların erken keşfedilebilmesi amacıyla kurulan Mamut Art Project, sanatseverleri görsel ve besleyici bir sanat keşfine davet ediyor. Resim, Fotoğraf, Enstalasyon, Sokak Sanatları, Heykel, İllüstrasyon, Video Art, Land Art, Kinetic Art gibi farklı alanlardan 55 sanatçının her birinin yaklaşık 10’ar metrekare sunum alanında 4 gün boyunca eserlerini sergileyeceği Mamut Art Project, sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 
Ali Kazma, Emre Baykal, Emre Zeytinoğlu, Oya Delahaye ve Saruhan Doğan’dan oluşan jüri tarafından değerlendirilerek belirlenen sanatçıların eserleri, sanatı ve sanatçıyı destekleyen proje, mekân sponsoru Küçük Çiftlik Park’ta kurulan 1.500 m2’lik dev çadırda sergilenecek.
Bu yıl ikincisi düzenlenen Mamut Art Project kapsamında, galeri sahipleri, koleksiyonerler ve küratörlerin katılacağı özel gösterim gecesinde genç sanatçılar yine sanat dünyasının önde gelen isimleriyle tanışma fırsatı bulacak. Sanatseverler ise, bu özgün eserlere “ulaşılabilir” meblağlarla sahip olabilecekler.

Güneş Bulut Yılmaz, “Vesikalık Portre Serisi”Kağıt Üzerine Çizim, 29.7x21cm, 2014
Farklı disiplinler, farklı alanlardan 55 sanatçıdan bambaşka deneyimler kazanmaya hazırlanın!
Kariyerlerinin başında olan genç sanatçıların üretimlerini desteklemek, kendilerine ait bir alanı kullanacakları sergileme deneyimini yaşatmak ve görünürlük sağlamak hedefiyle yola çıktıklarını ifade eden Mamut Art Project Kurucu Ortağı Seren Kohen şunları söyledi: Geçtiğimiz yıl 530 başvuru ile beklentilerimizin oldukça üzerinde ilgi gören Proje sayesinde Resim, Fotoğraf, Enstalasyon, Grafiti Sokak Sanatları, Heykel, İllüstrasyon, Video Art alanlarında 47 yetenekli sanatçıyı sanat dünyasına tanıttık. 3.000 kişinin ziyaret ettiği sergide, eserlerin %60’ı satın alınarak önemli koleksiyonlarda yerini aldı. Sanatçılarımızın birçoğu galeriler tarafından görüşmeye çağrılırken; Didem Erk, geçtiğimiz Eylül ayında sergilenen İstanbul Bienal’ine Türkiye’den seçilen 13 katılımcıdan biri oldu. Galeriler tarafından temsil edilen 6 sanatçımızın eserleri, 2013 Contemporary Sanat Fuarı’nda sergilendi. 10 sanatçımız, Ankara CerModern gibi önemli kurumlar dâhil olmak üzere karma ve solo sergilere davet edildi ve yeni projelerini sergiledi.

"Hedef", Kerem Ağralı, 100x100, TÜA karışık, 2013
Biz, her kişinin beğeneceği ve kendinde bir his uyandıracak en azından bir sanatçı / sanat eseri bulabileceğine inanıyoruz. Şehirdeki sanat ortamına böyle doğru, kapsamlı ve sürdürülebilir bir sanat alternatifi kazandırmış olmanın heyecanını yaşarken; Mamut Art Project’i sanatçılar için güvenebilecekleri bir kurum haline getirmek hedefiyle çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 2.senemizde de keşfedilecek yeni yetenekleri ve sanatseverleri ağırlamak için sabırsızlanıyoruz. Gelecek için en büyük hedeflerimizden biri ise önce Türkiye içinde ve daha sonra yurt dışında Mamut Art Project edisyonları yapmak.”

Mamut Art Project, farklı ülkelerde düzenlenen etkinliklerin ülkemiz sanat camiasına bir uyarlaması.. Türkiye’de bu alanda düzenlenen ilk sergi olma özelliği taşıyor. Türkiye’nin en kapsamlı ulaşılabilir sanat etkinliği olan Mamut Art Project, her yıl tekrarlanmak üzere, yeni sanatçıların ve üretimlerinin sunumlarıyla gelişen, ulaşılabilir sanat yapısını destekleyen alternatif bir proje olma hedefi ile yola çıkmış.

İlk proje, genç sanatçılara alan ve görünürlük sağlamak amacıyla 15-19 Mayıs 2013 tarihlerinde Antrepo No:3’te gerçekleştirildi. Farklı alanlarda uzman isimlerden oluşan jüri tarafından, 530 başvuru arasından seçilen 47 sanatçıya, kendi idareleri ile yürütebilecekleri disiplinler arası bir paylaşım ve sergileme imkânı sağlandı. 


Mustafa Murat Kahya, ”White Tension III”, C-Print Baskı, 100*150, 2012

17 Mart 2014 Pazartesi

Seçil Erel: "Mahalleli kafasına sahip olmasam da mahalleli olma durumunu fazlasıyla sahiplenmiş durumdayım. Çünkü insan en nihayetinde bir "alan" yaratmaya çalışıyor. Aynı kedilerin alanlarını belirleme hallerindeki gibi..."


Geçtiğimiz ay, Galeri Zilberman sergisindeki altı metrelik eseriyle çok konuşuldu Seçil Erel... Sanatçıyı uzun süredir takip ediyorum. Üretken, çalışkan, vizyon sahibi sanatçı kişiliğiyle etkilemiştir beni..

Yaşamınızı geçirdiğiniz  evlerin mimari çizimleri resimlerinizin iskeletini oluştururken , doku ve renklerle de duygularınızı yansıtmaya mı çalıştınız? “Alan” eserlerinin üretim sürecini anlatabilir misiniz?
“Alan”ı kedilerin alanlarını belirleme alışkanlıklarından yola çıkarak, "territory" kelimesinin en uygun Türkçe karşılığı olarak kullandım. "Alan"da kendi yaşam alanlarım ve hikayem üzerine kurulmuş bir seriyi oluşturdum. Matematiksel (analitik) kurgu ve sezgisel yaklaşımla oluşan çalışmalarımın alt yapısında özellikle 2008 yılından bu yana konstrüksiyonlar görülür. Bu serinin oluşumunda konstrüksiyon olarak bugüne dek atölye ve ev olarak kullandığım mekanların planlarını kullandım. 

Bu planları kullanmak, mekanlar ve geçmiş arasında dolanmama, hatıralar ve şimdi arasında düşünmeme ve süreci anlatırken günümüz koşullarını irdelememe yardımcı oldu. Kendime ait alanları, mekan ve aidiyet, mekanın zamandaki geçiciliği, "ev"in parça parça oluşması, hayatlarımızla olan ilişkisi, taşınabilirliği (nakledilebilirliği), yaşanmışlığı ile ilişkilendirdim. Bunları yurgulayabilmek için bir takım kurgu metodları oluşturdum ve  mekanları haritalar gibi birimlere parçaladım. Birbirleriyle oranlayarak elde ettiğim ölçeklerle  hareket ettiğim serideki çalışmaları sokak ya da bina adlarıyla tanımladım. Latif Palas Apt, Safa Sokak, Dere Apt, Rıfat Bey Sokak gibi.. Bunlardan bir tanesi ki o da şu an oturduğum evin planı üzerine oluşan Kurgu Ev: Arsan Apt. birbirinden farklı boyutlu ama oranlanmış 55 adet tuvalden oluştu. Bütünün parçalardan oluştuğunu gösteren ama bir yandan da dağılmak üzere kurulmuş bir sistemin temsili resmi oldu.
"Arsan Apt.", 299x600cm., tuval üzeri yağlıboya, 55 parça yerleştirme, 2013
Sergiye hazırlanırken araştırma ve anılarınızda günümüzden geçmişe doğru giderken neler hissettiniz? Yeni anılar eklendi mi bu süreçte?
Süreç ve anı her zaman etkin olmuştur, bu serinin hazırlık sürecinde de olduğu gibi.. Moda Latif Palas Apartmanı’ndaki atölyemden taşınmamla başladı her şey.  Taşındım ama çok uzun süre kopamadım ve bir tür travmaya dönüştü. O dönemde ayrıca evimi de taşıdım. 

Serginin oluşumu doğduğum ve büyüdüğüm mahalleye yaklaşık 10 yıl aradan sonra dönmemle başladı.
Çok dinamik geçen bu süredeki yaşanmışlıklar, bugünün gözüyle geçmişe dönüp, kendi üzerimden ve her zaman ilgimi çekmiş kavramlarla “ev, aile, memleket, dünya” üzerine düşündüm. Bir de tabi bilemiyorum herkesin yaşadığı bir durum değil pek artık ama doğduğum, büyüdüğüm mahallede hayatıma devam ediyorum. Eşim zaten çocukluk arkadaşım ve onunla, ailelerimizin de gittiği ilkokuldan arkadaşız. Kızım, bizim çocukluğumuzun geçtiği Kalamış Park’ında, aynı ağaçların altında büyüyor.

"Geri Dönüşüm", 50x50cm, 12 adet yerleştirme, 2011
Yaşadığım mekanlar İstanbul’un en eski mahallelerinden oldular. Şimdi kentin değişimi, dönüşümü ile başkalaşıyorlar. Bu yaşam tarzı insanı kendine yabancılaştırıyor. Hırsların, rantın ve iktidarın gücü altında kalıyor. İnsan kendi doğasına aykırı olan yapının içinde kendi kölesi oluyor. Bu nedenle asla mahalleli kafasına sahip olmasam da mahalleli olma durumunu fazlasıyla sahiplenmiş durumdayım. Çünkü insan en nihayetinde bir alan yaratmaya çalışıyor aynı kedilerin alanlarını belirleme hallerinde olduğu gibi.. 

Çalışmalarınız size başka projeler çağrıştırdı mı? Hedefte neler var?
Bir süredir, mekanlarımdan yola çıkarak aidiyet kavramıyla ve mimariyle ilgilendim. Şimdi mimari ile olan ilişkimi daha da derinleştiriyorum. Bu günlerde değişimimizi yine kendimden yola çıkarak, bütünden görerek anlatmak istiyorum. Aslı ve sureti, görünen ve ardında olanlar, yıkılanlar ve ardında kalanlar üzerine, doğa ve ikinci doğa gelecek.

Dört yıldır Galeri Zilberman tarafından temsil ediliyordum. Galerim ile çok başarılı çalışmalar yaptık. Ancak bir süre bağımsız kalmak  istedim. Buradaki projelerin yanı sıra, yurtdışında  da bazı projeler var (hem sergi hem de sanatçı programları). Bunlarla daha fazla ilgilenebilmeyi ve araştırmalar yapmayı istiyorum.

Sanatta üretim, çalışkanlıkla ne kadar ilintili sizce?
Kesinlikle. Sanat üretimi çok basamaklı bir yapı bence. Düşünme, hayal etme, deneme, karar verme, teknik gibi bir çok elemanın en doğru şekilde bir araya gelmesi sonuca götürüyor. Bunun için de çalışkanlık ve disiplin şart. Tekniğim gereği çok uzun mesaili resimler yapıyorum, ortalama boyutta bir resim yaklaşık iki ayda çıkıyor. Palette renk çalışmaları ve yüzeyleri  maskeleme işi çok fazla zaman alıyor. Bir de tuvallere başlamadan evvel yaptığım ön çalışmalar, hesap kitap işleri var. Elbette birkaç resmi birarada yapıyorum ve çok uzun saatler çalışıyorum.
"Değişik Bir Şey İstiyorum" 154x237cm, tuval üzeri yağlıboya, 2012
Sanat ve sanatçı tanımınızı öğrenebilir miyim?
Sanat, düşünme biçimidir. Sanatçı da bu kimliği başka hiçbir kimliğinin ardında tutamayandır. Açık fikirli, gözlem gücü ve öngörüsü olan, bakış açısını çoğaltabilen, değişime açık, dirençli, sabırlı…

Sanat ve toplumumuz arasındaki mesafeyi sizce nasıl kapatabiliriz?
Sanat kurumlarının yok edildiği bir dönemde çok şeye ihtiyacımız var. Dar çerçeveleri bir kenara bırakıp, aklımızı sağlam tutup, doğru kaynaklar bulup seçeneklerimizi çoğaltmalıyız. Sanata destek bulmak neredeyse mümkün değilken bir de niteliksiz işlerle öne çıkan projeler görmek izleyici için büyük bir kalite sorunu. Kültür oluşumunda, eğitim ve finans çok önemli diye düşünüyorum. Bu noktada, politikacılara, iş adamlarına, eğitmenlere, eğitim ve kamu kurumlarına çok ciddi iş düşüyor. Sanatçılar ve sanat emekçileriyle birlikte yapabilecekleri daha çok projeye ihtiyacımız var.

İstanbul sizin için ne ifade ediyor, beş duyunuzla aktarabilir misiniz? 
Sorunuzun tam cevabı olmasa da.. İstanbul dinamizm’in şehri. 
Edmondo De Amicis, 1870’lerde İstanbul’a gelmiş ve İstanbul hakkında bir kitap yazmış. Çok şaşırmıştım kitabı okurken. Betimlemeler neredeyse bugünle aynıydı. Tarihin İstanbul’a etkisini gözlemlemek şehrin kaosunda dinamizmini algılamak açısından çok hoş.

İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
Dinamizmi ve kaosuyla ilgimi çeken İstanbul’un yeni işlerimde içerik olarak kendini göstereceğini ön görüyorum. İstanbul için hayalim ve hatta ülkemiz için.. yaşam kalitesinin yükselmesi, eğitimli, ahlaklı ve biraz olsun estetik kaygıları olanlar tarafından yönetilmesi ve bunların yanı sıra şehirciliğin gerektirdiği bilgilerle yapılmasını umuyorum.

12 Mart 2014 Çarşamba

Ben de "Yanındaydım"..

8 Mart Kadınlar Günü'nde açılan "Yanındayım" Sergisi'ndeydim. Kızıltoprak'ta kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkılmak üzere boşaltılmış Varol Apartmanı'nın iki katı ve odaları 20 sanatçının çalışmalarına ayrılmıştı. Çok başarılı bir yerleştirme ile izleyenlerin tüylerini diken diken eden sergi amacına ulaşmış. Kadınlar Günü vesile edilerek izleyenlerin dikkati kadına yönelik şiddete çekilmiş.



Duvarlardaki kırmızı boyalar, merdiven basamaklarına tek tek dizilmiş kadın ayakkabıları, morga kaldırılmış kadın cesedinin beyaz tebeşirle işaretlenmiş yerdeki silueti, salon kapısına ağını örmüş örümcek, cinnet geçirmiş bir kadının terk ettiği evden geriye kalan tozlanmış kırık eşyalar, ölümü esarete tercih ettiğinin delilleri... Hepsinin birkaç hafta sonra yıkılacak binanın altına kalmasını diliyor; sevgisizliğin, nefretin, cehaletin, yok edilen kadın yaşamlarının, kaybedilmiş ümitlerin, hiçe sayılan insan haklarının yerini mutluluk ve huzurla parlayan gözlerin almasını diliyoruz...

Sergiye katılan sanatçılar: Alev Oksay, Berna Erkun, Deniz Derbent, Erhan Cihangiroğlu, Fahir Kuzu, Fatoş Karadağ, Gül Bolulu, Gülhan, Günsel Demirci, Güneş Hüseyinkulu, Handan Kaynakgöz,Hayati Çitaklar, İpek Mursaloğlu, Merve Turan, Suat Yılmaz, Seçil Erel, Süreyya Oskay, Ufuk Barış Mutlu, Uğur Cinel, Zeycan Alkış.



Binanın banyosunda izleyenlerin tek tek içeri alındığı başarılı bir de performans gerçekleştiriliyor. Bana sıra gelip içeri girdiğimde  Hayati Çitaklar'ın boş bakan gözleriyle karşılaştım. Üzerinde kanlı bir gelinlik vardı. Elindeki kağıtlardan kadın isimleri okuyordu. Tek tek.. Yaşlarını ve öldürülüş nedenlerini belirterek. İliklerime kadar hissettim acılarını, çaresizliklerini.. Bazısı polisten korunma istemişti, bazısının buna fırsatı olamamıştı.. Hoş... Polisin onları korumaktan çok daha önemli işleri yok muydu zaten! Hayati Çitaklar'ın performansını izleyenler banyodaki çamaşır iplerine duygularını mandallayıp çıkıyorlardı dışarı. Ben de yazdım bir iki satır: "Çok sevildikleri için, kocalarına itaat etmedikleri için, terk ettikleri için öldürülmüşlerdi. Mağdur kimdi?" Bizim ülkemizde mağduriyet anlayışı değişik. Reddedilen, terk edilen, sevilmeyen, itaat edilmeyen erkek mağdur bizde; öldürülen kadın değil!

Küratörlüğünü İpek Mursaloğlu ve Gül Bolulu'nun yaptığı sergi 15 Mart'a kadar açık...

Handan Kaynakgöz


15 Şubat 2014 Cumartesi

Çocuklarla Sanat Konuşmaları 7 - Eren Özelçi: "İstanbul'da daha az ev yapılsın isterdim..."

Eren merhaba. 

Picasso'nun resmiyle başlayalım sohbetimize ister misin? Beğendin mi bu resmini?
Picasso’yu tanımıyorum.  Ama güzel bir resim. Çok kolay bir resim, ben de yapabilirdim.
İki insan var. Elleri hayvanın eline benziyor.

İki çocuk resim yapıyor.. Resmin adı buymuş.
Kadına benziyor çocuk. Üstünde de çubuk var (gülüyor…) Neredeyse adamın suratı kaleyle kaplanmış. Duvarları sanki odunla boyamışlar.
Arkada da çiçeğe benzeyen bir şey var.. Beyaza boyamışlar. Dışarının rengine benzemiyor.

Duvarına asar mıydın bu resmi?
Bir iki yıl asmam. Bana tam bitmemiş bir resim gibi geldi. Biraz düşünmem lazım…





Sen resim yapıyor musun?
Eren Özelçi, 7 yaşında. Doğum günü: 16 Ekim.
Resim yapmayı seviyorum. Önceki hafta okulda büyük bir kağıda Mısırlıların resmini yapmıştık. Ressamlar bazen anlamsız şeyler yapabiliyor. Ben de bugün anlamsız bir resim yaptım. Ailemin resmini yapıyorum.
Bir de Fenerbahçe’nin resmini yapmayı seviyorum.

Fenerli misin?
Koyu.

Ben futboldan pek anlamıyorum… Sanattan konuşalım. Sanat nedir sence?
El becerisi, bir de hayal gücü..

Sanatçı kimdir peki?
Resim yapan kişi.

Sevdiğin ressamlar hangileri?
Çok ressam göremedim hayatımda. Bildiklerim Hollandalı, Amerikalı.

İsimlerini hatırlıyor musun?
Van Gogh..


Bak bu resim Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun. Nasıl buldun?
İngiltere galiba. Soğuk oraya gitmemiştir. İstanbul’da en çok böyle tekneler görünür. Ressamın burada deniz kenarında yaşadığı belli.

Haklısın. Moda’da yaşıyor. Pek soğuk sayılmaz ama.. Sanadalın sence niye yarısı kırık?
Fırtınada kırılmıştır.

Ama deniz tarafı sağlam görünüyor..
Farklı bir tekne olduğu belli. Fırtınada boyası gitmemiş. Başka resimler de yapıyordur. Artık ben de tekne resimleri yapmaya başlayacağım..

Bu resim de Picasso'nun.. Sana neler anlatıyor?
Bir yerden hayal etmiş. Özen gösterilmiş tarafları var. Fırçayla boyandığı belli. Topu neden yapmış anlayamadım. Elleri çok beğendim.

Kızın elindeki ne?
Ölmüş bir kuş.. kız ona bakıyor. Bu da kolay bir resim. Çok renkli olmuş. Çizgili çizgili olmuş. Gözleri çok komik olmuş. Dışarısını neden öyle boyamış anlayamadım.. Üstüne boya dökülmüş , fırçası çok sulu gibi. Böyle bir renk dünyada yok. Bütün renkleri karıştırmış olması lazım. Suratı yaparken çok uğraşmıştır.

İstanbul’u, yaşadığın şehri seviyor musun?
Evet. Amerika’da daha az ev olduğu belli. Kıta bizden kaç kat büyük tabii.

Daha az ev olmasını seviyorum. Daha çok orman olmasını isterdim. Yine de ev yapılsın ama her zaman olmaz.

İstanbul’un belediye başkanı olsaydın neler yapardın?
Daha az ev yapardım. Cebimizde daha çok para olmasını isterdim. Oyuncak isterdim.

Paylaşır mıydın?
Kimle? Kırılacak şeyleri paylaşmam zor olurdu..

Sadece hayvanların yaşadığı bir ülke kursak. Hangi hayvanları alırdın?
Tavşan, köpek, kedi


Bak bu da bir Turner resmi…
Bunu bilmiyorum ama Van Gogh’un Yıldızlı Gece resmini hastanede yaptığını biliyorum.

Bu fırtına resmi olmuş… Fırçanın darbelerini sevdim. Çok zorlanmıştır. 1000 renk karıştırmış. Bir sürü renk bulmuş ve her yerini boyamış tablonun.. Tuval kullanmıştır. Tuvalin köşelerini bile boyamış. Arkasını boyamamıştır. Çünkü tuvali nasıl koyacağını bilememiştir.  (Gülüyor..)
Açık mavi, koyu mavi, açık, koyu, açık, koyu, öyle gidiyor.. Yapmak çok zor. Söylemesi kolay.

Rengin nasıl oluştuğunu biliyor musun?
Evet. Dün okulda sadece iki renkten bir sürü mavi yaptık.

Teşekkürler Eren..
Çok uzun sürdü ama sevdim. İkinci röportajımızı ne zaman yapacağız? 

12 Şubat 2014 Çarşamba

Alptekin Baloğlu mimar, dalgıç, yayıncı, fotoğraf sanatçısı...

Alptekin Baloğlu, sadece çok iyi uluslararası bir sualtı fotoğrafçısı değil gözümde.. Hayallerini hayata geçirme sabrı ve azmi olduğu için,  hedeflerine ulaştıkça yeni hedefler ürettiği için, yaratıcı ve cesur olduğu için, tutkulu ve istikrarlı olduğu için, çok yönlülüğünü yönetebildiği için "başarı"nın tariflerimden biri. Çektiği fotoğraflara bakmak yeterli. Ne büyük bir emek, ne güzel bir göz...

Fotoğraf çekmeye, sualtını görüntülemeye ne zaman başladınız?
Mimarlık eğitimi aldığım yıllarda fotoğraf ile daha haşır neşir olmaya başlamıştım. Ama sualtı fotoğrafçılığına başlamam ilk tüplü dalışa başladığım 1994 yılında oldu. Dalışa başlamamla her hafta sonu kar kış demeden Yassıada’da dalarken buldum kendimi, çocukluğumun hayali gerçek oluyor ve sualtı dünyasıyla burun buruna geliyordum. İşte o yıl küçük bir makina ile sualtı fotoğrafçılığına adım attım.

Sualtı sizi neden bu kadar çok çekiyor?
Fotoğraf makinası ile sualtında ilk çektiğim kareler, Yassıada’da gördüğüm karagöz sürüsüydü, kimse inanmadı bunları çektiğime, o gün dalış sonrası fotoğrafları tab ettirmeye gittiğimde korkunç bir gerçekle karşılaştım. Çektiğim herşey kapkaraydı ve o gün bir karar verdim. Bir Afrika atasözü derki: “Bir aslanın kuyruğunu hiç çekme, eğer çekiyorsan da sakın bırakma” işte ben de o fotoğrafları gördüğümde bu işi öğreneceğim diyerek o kuyruğa sıkı sıkı sarıldım.


Yayıncılık, dalgıçlık, fotoğrafçılık deneyim ve birikiminin yanı sıra başka hangi unsurlar etken oldu başarınızda sizce ?
Fotoğraf çekerken elbette mimarlık eğitimimin bana kazandırdığı farklı bir bakış açısı etkendi. Ama o yıllarda ülkemizde sualtında fotoğraf çekimi ile ilgili bilgi bulmak çok zordu, bu da kendimi dünyada neler oluyora odaklanmamı sağladı ve yüzlerce kitap inceleyerek, neredeyse dünyadaki her sualtı festivaline giderek dostluklar edinmeye ve vizyonumu geliştirmeye çok emek harcadım. Matbaacı olmamın getirdiği avantajlar da oldu elbette. Ortağı olduğum A4 Ofset yayınladığım kitapların kalitesinin üst düzeyde olmasına, benim bu birikime sahip bir fotoğrafçı olmam da bu avantajı doğru kullanmama etken oldu. Bu sayede ilk kez Türkçe bir sualtı kitabı Fransa’da “Dünyanın en iyi sualtı kitabı” ödülünü kazandı. Sonrasında yabancı sualtı fotoğraf sanatçılarının kitaplarını da matbaamızda bastık ve onlar da bu ödüle kavuştular. A4 Ofset olarak bizi onurlandıran işlerden bazılarıdır bu işler. Çektiklerimi insanlarla düzeyli bir sunumla, sergi yöntemleri ve yeni fikirlerle buluşturabilmek ve yaptığım işi çok sevmek bu başarıda etkendi elbette.


Çekimlerinizde kaç kişilik bir ekip çalışıyor? Ekipmanlarınızın çeşitleri, özellikleri, değerleri hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?
Dalış en az iki kişiyle yapılan bir spor, bir hobidir. Yanınızda sizi sürekli kollayan bir buddy olmak zorunda, ama ben bir proje için dalıyorsam 2 veya üç sualtı sistemimi dalışlarımda taşıyan, bana sualtı modelliği yapan arkadaşlarımla dalıyorum. İyi bir sualtı fotoğrafı iyi bir ekipmanla çok doğru orantılıdır. Ekipmanınızı iyi tanımazsanız, güçlü flaşlarınız olmazsa sualtında doğru renkleri alamazsınız, başladığımdan beri Nikon fotoğraf makinaları ve objektifleri ile dalıyorum. Şu ana kadar 10’un üstünde makina ve farklı objektif ile çalışmışım. Her yeni sistem ve gelişme bu değişime neden oluyor. Şu an ise çekim yaptığım sistemin değeri, makina, objektifler, sualtı kılıfı, portlar ve flaşları toplarsak yaklaşık 20.000 euro. Ayrıca bazen hayallerinizi ve yapılmayanı yapmak için geliştirdiğiniz küçük ama önemli teknik yaratıcılıklar da fark yaratmanıza neden olabiliyor. “Denizden Boğaziçi” projemin fotoğrafları da bunun eseridir.


Evrimin delillerini barındıran Galapagos’ta sizi en çok etkileyen ne olmuştu?
Müthiş bir sualtı dünyası var Galapagos Adaları’nda. Çekim yaparken sizinle oynaşan foklar, çekiçbaşlı köpekbalıkları, balina köpekbalıklerı ve büyük balık sürüleri, tam bir fotoğrafcı cenneti. Tekrar dalışa gitmek istediğim yerlerin başında gelir Galapagos Adaları. Çekim yaparken gördüğüm karaltıya yaklaştığımda büyük bir ton balığı sürüsünün içine düştüğüm ve onların arasından kurtulabilmek için harcadığım çabayı unutamıyorum. Hepsi bana bakarak bir girdap yapar gibi etrafımda dönerken havamın azaldığını farketmemle aralarından çıkmaya çalışırken sürü beni içinde tutmaya çalışır gibiydi, zar zor onlardan kopup dalış grubuna yetiştim, ama inanılmaz heyecanlı bir deneyimdi...

Ve diğer dalış noktalarınızdan.. en çok etkilendiklerinizi aktarır mısınız?
Endonezya, Malezya, Maldivler, Papua Yeni Gine ve Avustralya en etkileyici ve canlı çeşitliliğin bol olduğu noktalar. Kızıldeniz ve Sudan mercanların renkliliği ile ünlü. Ülkemiz ise batıklarla...

Yıllara yayılmış sualtı fotoğraf ve belgesel serüveninizde en korktuğunuz, en pişman olduğunuz, en çok sevindiğiniz ve en çok üzüldüğünüz anları bizimle paylaşır mısınız?

İnanın her dalış bana bu duyguları yaşatabiliyor. Analog sistemle dalarken 36 kareyi bitirip tekneye dönerken karşınıza çıkan balina köpekbalığını fotoğraflayamamak kendinize kızmanıza ve pişmanlığa bir örnektir.. Dünyanın en küçük ve en zehirli canlılarından mavi halkalı ahtapotu fotoğraflarken, boyutunu algılatabilmek için yanına parmağımı koyup fotoğraflarken onun elime atlayıp beni öldürebileceğini bilmeme rağmen bunu yapıyor olmak, korkunun olduğu kadar mutluluğun da bir göstergesi...


“50 Soruda Denizin Sırları” kitabınızda yayınlayacağınız bazı soruları cevaplarıyla birlikte bizimle paylaşır mısınız? Ne zaman yayınlanabilecek?
"50 Soruda Denizin Sırları" kitabım ve projem, öncelikle Doğu Anadolu’da deniz ile tanışmamış çocuklara bedava yollanarak onların denizi tanımaları amacıyla yaptığım bir çalışma. Çok yakında büyük bir destek kampanyası ile duyuruyor olacağım. O aşamada daha detaylı bu konuya girmeyi isterim.

Yarışma kazanan eserlerinizin hikayelerini anlatır mısınız?
Milli Takım olarak gittiğimiz ve ülke olarak ilk katıldığımız İspanya’da yapılan Dünya şampiyonasında altın madalya kazandığım fotoğrafım, sualtı fotoğrafçılığında jüriyi etkilemenin önemli bir örneğidir. 25 fotoğrafçı ile aynı anda dalıp fotoğraf çekerken, hepsi derinlerdeki balıkların peşindeyken, ben daha önce su üstünde beslenirken gördüğüm kefalleri fotoğraflamış ve diğerlerinden çok farklı ve sıyrılan bir fotoğraf olduğu için de ödüle layık görülmüştüm. Bu da, yarışmalarda etkili fotoğraf çekmenin, farklılığı yaratmaktan geçtiğinin bir ispatıdır. Artık yarışmalara katılamasam da, jüri görevi yapmaya çalışıyorum. Dünya Sualtı Şampiyonasında görev aldım, Nikon Japonya’ya davet ederek uluslararası fotoğraf yarışmasına jüri olarak davet etti. Bunlar uluslararası fotoğraf yarışmalarda davet alan ilk Türk olma onurunu bana yaşattı.

İstanbul’u 5 duyunuzla tasvir etmenizi istesem?
İstanbul uzaktan baktığınızda bir keşmekeş, ama yaklaştığınızda yüzlerce sürpriz ile sizi içine çeken bir fotoğraf cennetidir. Her şeyde olduğu gibi ona nasıl baktığınız ve ne görmek istediğinizi bilmenizle size müthiş kareler yaratan bir şehirdir. İstanbul için 5 duyumunda ortak sözcüğü "sürpriz" olabilir.


Blogumun klasik sorusu: İstanbul için bir hayal projeniz var mı?” Siz gerçekleştirmiş ve taçlandırmış gibisiniz hayalinizi.. “İstanbul’un Sualtı Yaşamı” ve “Denizden Boğaziçi” çalışmalarınızdan bahsedermisiniz?
2006 yılında tüm boğazda, Haliç ve Adalar bölgesinde dalarak “İstanbul’un Sualtı Yaşamı”nı gözler önüne serme fırsatı yakaladım. Sürprizlerle doluydu, boğazdaki her dalışımda denizatlarıyla karşılaşmam, Haliç’te deniz tavşanı görmem gibi...Bu gördüklerimi bir kitap, bir belgesel film ve Taksim meydanında büyük bir sergi ile paylaşabildim. İnsanlara Boğaz'daki yaşamın henüz ölmemiş olduğunu gösterip, daha duyarlı olmamız gerektiğini aktarabildim.

“Denizden Boğaziçi” çalışmalarım ise 2009 da başladı ve İstanbul’u daha önce hiç bakılmamış bir bakış açısıyla fotoğrafladım. Bir balığın gözünden İstanbul nasıl görülebilirdi? Yarısı sualtını, yarısı da su üstünü gösteren bu çalışmalarım çok beğenildi. Yurtdışında ve ülkemizde ödüller kazandığı gibi, bu fotoğraflar Güney Kore’de yapılan Expo’da Türkiye pavyonunda yer alarak dünyayla buluştu. Hala bu fotoğrafların devamını çekiyorum, gece fotoğraflarını da çekmeye başladım. Hayallerimi hem İstanbul’u hem de Türkiye’yi bir arada gösterebileceğim yeni bir kitap ve çalışma süslüyor. Bu nedenle Türkiye’yi dolaşıp daha önce çekilmemiş yapıda fotoğraflar çekmeye devam ediyorum. Urfa, Kars, Gaziantep, Malatya, Van, Sivas şehirleri size sualtı fotoğrafı yaratır gibi geliyor mu? Evet yaratıyor..Bu projem için sponsor arayışım sürmekte, kısa süre içinde bu fotoğraflar da gün yüzüne çıkacak...


Bir sualtı fotoğraf müzesi kurmayı düşündünüz mü?
Bursa Hayvanat Bahçesi içinde küçük bir sualtı müzesi kurdum, hayvanat bahçesini ziyaret edenlerin gezip sualtı yaşamını fotoğraflar, 3D filmlerle öğrendiği bir mekan oldu ve adımı taşıyan böyle bir yerin olması beni çok onurlandırdı elbette. Başka şehirlerde de bunu hayata geçirebilmeyi hayal ediyorum.

Hedefte neler var?
İki hafta sonra en büyük hedeflerimden olan “Denizin Sırları” projesini sizlerle paylaşmayı ümit ediyorum.

İzleyeceğim.. 

Sualtından Üçlemeler...
Alptekin Baloğlu Sualtı Fotoğraf Sergisi
16 - 28 Şubat 2014 Atölye SiLiS “Vitrin”
Ferahevler Mah. Nuri Paşa Cad. No:105/B Tarabya T: 0 212 299 30 93

Sualtı Fotoğrafçısı Alptekin Baloğlu, aynı konsepte sahip olarak belirlediği fotoğraflarını biraraya getirerek “Sualtından Üçlemeler” adındaki fotoğraf serisini paylaşıyor. Ayrıca yeni yayınladığı “Sometimes” serisi olan 3 kitapdan oluşan seri de ilk kez sergide görülebilecek. Hem dünyanın farklı yerlerinden çekilmiş sualtı fotoğrafları hem de İstanbul’a farklı bir bakış açısıyla baktığı “Bir Balığın Gözünden İstanbul” fotoğrafları birarada görülebilecek. 


Bursa doğumlu, sualtı fotoğrafçısı Alptekin Baloğlu basım sektöründe çalışmaktadır ve 1994 yılından beri sualtında fotoğraf çekmektedir. 2005 yılında İspanya'da yapılan ve Türkiye'nin ilk kez katıldığı “10. Dünya Sualtı Fotoğraf Şampiyonası”nda balık kategorisinde altın madalya alarak Dünya Şampiyonu olmuştur. Baloğlu'nun 1999 yılında yayınladığı "Sualtından Yansımalar" adındaki ilk kitabı, sualtı yaşamının fotoğraflarla tanıtıldığı ilk Türkçe kitaptır. 2003 yılında yayınlanan “Sualtının Yıldızları” adlı kitabı ile Fransa'da yapılan 30. Dünya Sualtı Görüntüleme Festivali'nde “Dünyanın En İyi Sualtı Kitabı” ödülünü kazanmıştır. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda 52 ödülü bulunmaktadır. Fransa, Almanya, Rusya, İspanya ve Türkiye’de bireysel sergiler açmıştır. 

16 Ocak 2014 Perşembe

Cem Birder: "Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. "

"Bir köye gidip orada yaşayacağım..." Bu cümleyi sık duyar oldum. Şehir insanı mutlu değil. Toprağa, denize kavuşmak istiyor. Kimyasallardan, trafik karmaşasından, gürültü ve kalabalıktan, gerginlik ve sahtelikten bunalmış durumda... Bunu ben de iliklerime kadar hissediyorum. Horozların öttüğü sabahlara uyanmak istiyorum. Tertemiz havasını huzurla soluyabileceğim, bahçeden domates, biber koparıp köy fırınında pişmiş tam buğday ekmeğe katık edebileceğim bir yaşantı istiyorum. 
Fesleğenli penceremden toprağı eşeleyen tavukları, gözlerimin içine bakarak kuyruğunu sallayan çoban köpeğini, zeytin ağaçlarını, sardunyaları göreyim.. Mutfağımın raflarına böğürtlen reçelleri, biber turşuları dizeyim, kuzinemin üstünde tarhana kaynatayım, şömine odununda kahvemi kabartayım istiyorum. “Su akar ben bakar” saatler geçirebileceğim sessizlikleri düşlüyorum... Bir ağaç altında suluboya çalışayım, kitabımı okuyayım... Şehirdeki dostlarıma zeytinyağı göndereyim istiyorum...
Son zamanlardaki ruh halim bu iken doğal olarak Toprakana'dan gelen postalarıyla dikkatimi çekti Cem Birder... Gerçekleştirdiklerini takdirle takip ediyordum zaten. Aradım hemen. Yazıştık... Aktarıyorum. (Zaman zaman güncelleyeceğim söyleşimizi)...


Toprağa aşkınız nasıl başladı?
İnsan içgüdüsel olarak toprağa aşıktır diye düşünüyorum. Toprak yaşamdır; yaşama aşık olmamak ne kadar mümkün? Son senelere dek yaşantım İstanbul’da geçti. Ancak çocukluktan itibaren ne zaman doğa ile buluşsam, büyük mutluluk yaşadığımı hatırlıyorum.

Gençlik yıllarımda deniz öncelikliydi benim için, ama daha sonra, özelikle 2004 itibarıyla Buğday Derneği ile gelişen dostluğumla birlikte, tüm hayatımın merkezi oldu toprak. Rahmetli Victor Ananias, daha özgür düşünebileceğimi hatırlattıkça, hayatımın dönüşümünde çok belirleyici oldu. Benim gibi birçok insanı etkilemiştir. Onun hayallerini kendisinden duyabildim; birlikte toprağın, tarımın, tohumun, ve herbirinin yanında biz insanların dünyasını uzun uzun konuşabildik. Bunlar benim için önemli kazanımlar oldu.

Zaman içinde toprak üzerinde yaşamak ve bununla birlikte ‘içinde yaşadığım bir köyüm olsun’ isteği çok güçlü bir dürtü haline geldi. Şehirden uzaklaşmak uğruna büyük zorluklar yaşadım. Ama ‘biraz köy, biraz şehir’ gibisinden ortasını yapamadığımı görmüştüm; toprak aşkı beni tümüyle Kaz Dağı’na çekti…

Şehirden köye yöneldiğiniz günlerde en çok hangi konularda zorlandınız?
Düşündüğüm kırsalda köy ve köylü öncelikliydi. O yüzden, manzaralı bir vadi yerine basit köy içinde yaşamayı tercih ettim. Herşeyin yumuşak bir akış içinde şekilleneceğini sanmıştım ama farkettim ki, köylü ile uyumlanmak tahmin ettiğimden zormuş. Bu deneyim içinde kendimi uzaktan izleme ve yorumlama zorunluluğunu yaşadım ve ancak zamanla köylüyü daha iyi anladım. Yaşamlarının gerçekliği, sertliği ve dolaysızlığı benim için yepyeni farkındalıklara sebep oldu. Bu dönüşüm sürecinde, tüm kazanımların yanında, sevdiğim insanların uzaklarda kalması ve bir başına olmayı göze alabilmek acıtıcı duygular da verebiliyor.

Köy yaşamını tercih etmenizde etken olan olumlu faktörleri sormak istiyorum..
Gerçeğin peşinde olmak.Yapay olmayan bir yaşama yaklaşabilmek. Doğaya dokunmak, onun duygusuna katılmak. Yaşamın yavaşça zenginleştiğini hissetmek...

Neden eski domateslerin tadı yok artık?
Domates çok sembolik bir örnek. Sadece domatesin değil, diğer tüm tarım ürünlerinin de tadını sorgularsak, karşımıza her birine yanıt verebilecek tek bir tablo çıkar. Tarımsal üretimin amacı bir zamanlar kendi besin ihtiyacını karşılamaktı. Şehir-yoğun yaşam modelleri sistemin yegâne tercihi olunca, tarım çok büyük oranda ticarileşti. Tarımla ilgili ihtisaslaşma eğitimlerinde hedefler yeniden sıralandı:
  • Birim alanda azami miktarda ürün almak. 
  • En kısa sürede hasat. 
  • Hastalıklar için etkin mücadele yöntemleri. 
  • Tarım uygulamalarında yüksek teknoloji.

    Akademik müfredata paralel anlayışta, köylü bankalar tarafından çok cazip koşullarda borçlandırıldı. Traktör, sulama ekipmanı, ilaç, gübre ve, elindeki yerel tohumu küçümseyen kampanyalarla, sözde-süper endüstriyel tohumlar sihirli sözcükler eşliğinde, devletin yeni yapıya uygun mevzuat düzenlemeleriyle, dünya devlerinin yerel ortakları tarafından köylüye pazarlandı. Filmin ikinci yarısında ise, hasat ettiği süper-ürünü sattıktan sonra parasını tüccardan alamayan (veya eksik alan), yüksek iade oranları ile çalışan süper-marketlerin sözleşmelerine akıl erdiremeyen köylü iyice çaresizleştirildi. Piyasa aktörleri her yıl yeni oyunlar geliştirdikçe, köylünün toprakları bankalardaki borca karşılık satılmaya başladı. Domates ve diğer tüm tarım ürünleri tadını kaybetti, çünkü önce onu yaratan tohum, toprak, etrafını çeviren yaşam unsurları ve onlarla birlikte nesiller boyu hayat geçiren köylü mutsuzlaştırıldı. Şirketlerin tarımla buluşması için uygun koşullar hazırlandı; domates ve tüm diğer tarım ürünleri, tohumdan raflardaki dizilişine dek olan süreçte, büyük oranda şirketlerin kontrolüne girdi. Domatesin eski tadı bu koşullarda nasıl kalabilir? Tüm bu gelişmelerin geçmişi sadece 40 yıl…

    Toprak Ana projesinin amacı çok kutsal. Nasıl gidiyor? İnsanlar arzu ettikleri doğal ürünlere ulaşma çabası gösteriyor mu?
    Tanımlamanız için çok teşekkür ederim; mutluluk verici... İnsanoğlunun tüm teknik uğraşları içinde, sevginin en etkin olduğu alanın tarım olduğunu düşünüyorum. Toprak, elinize aldığınız tohum, bir ağaç gövdesi dokunuşlarınızı, enerjinizi hisseder. Kızılderililer, şamanlar, en ilkel kabileler tarih boyunca toprağın büyüsünü tüm yaşamlarının merkezinde içselleştirmişler. Anadolu topraklarında süregelen küçük çiftçi tarımı da bu süreçlerin çizgisinde kadim bilgiler taşıyor. Şirket tarımının veya trend diyebileceğimiz tüm pazarlama yöntemlerinin dışında, alçakgönüllü olan, toprakla arasındaki aşkı sürdüren, tarımsal etkinliğinde ticari kaygıların tuzağına düşmeyen insanları tanıyarak doğdu Toprak Ana projesi.

    Müşterilerimiz bu değerleri farkeden insanlar. Reklam yapmamayı tercih ediyoruz. İnancım o ki, kendiliğinden küçük adımlarla büyüyen çalışmalar daha paylaşımcı oluyor. Bu ilişki şekli taraflar arası daha çok güven geliştiriyor; alıcı-satıcı ilişkisi yerine herkesin birbirine öneriler sunduğu bir platforma dönüşüyor. Doğal ürün yerine, doğa dostu ürünler demeyi tercih ediyorum. Evet, herkes daha çok farketmeye başladı temiz ürün gerçeğini. Sağlığın yolun sonuna doğru değil, sofrada önemsenmesi gerektiğini düşünenler hızla artıyor. Işıltı dünyalar bugüne dek vadettiklerini sağlayamadılar. Bizler olabildiğince etik, adil ve temiz anlayışların yanında durmayı tercih ettik; Slow Food’un dediği gibi…

    “Doğa dostu” besin üreticileri Toprak Ana’yı benimseyebildi mi?
    Evet. 5 sene oldu. Toprak Ana güzel bir aile. Bu aile bireylerinin sayısının hızla değil, yavaşça değişmesini seviyoruz. İlk baştan beri, teknik olarak ürün tedarik sorunu yaşadığı için ayrılan birkaç üretici dışında, bizi bırakan üreticimiz olmadı. Yeni üreticilerden talepler alıyoruz; kendileriyle tanışmak, yaşam anlayışlarımızı paylaşmak en az ürünlerinin kalitesi kadar kıymetli. Herşey birbirine bağlı. Sakin insanlar vazgeçilmez tercihimiz; işin içinde hırs, iddia varsa, er veya geç işin keyfi kaçıyor.

    Köy ve köylü ortadan kalkacak mı önümüzdeki on yılda ne dersiniz?
    Gezi gösterdi ki özellikle şehirdeki toplumun sıkıştırılmış, bastırılmış duyguları var. Aşırı sert müdahaleler olmasaydı, insanlar Gezi Parkı’nda uyum ve dostluk oluşturmaya devam edeceklerdi. Buna türlü mazeretlerle izin verilmedi. Ancak bu ruhun içerdiği özlem, insana ve doğaya saygılı akıl ve yürek birlikteliğinde bir yaşam modeli yaratmak. Köylünün yaşadığı güncel sorunlara yukarda biraz değindik. Müşterek hayat modelleri konusunda henüz köylü ve şehirli gerçek anlamda buluşmadı. Son yıllarda şehirden köye doğru bir hareket başlasa da, bu tercihin bahsettiğim derinlikte bir paylaşıma dönüştüğünü henüz görmüyoruz. Kanımca, sistemin ortadan kaldırmakta kararlı olduğu köylü toplumu ile Gezi ruhunun buluşması, yeni bir yol haritasının ilk adımı olacak. Beşik Köy’de başlattığımız “2 mekân” projesi bu düşünceye uygun küçük adımlar olabilir. Daha bebeklik aşamasında…

    “2 mekân” projesi nedir?
    Kırsalın yarınlarında sürdürülebilirliği güçlendirecek bir yapılanma modeli… Bizler gibi kırsalın kıymeti üzerine düşünen ve projeler geliştiren insanların sürdürülebilirliği ekonomik enstrümanlarla sınırlı düşünmeleri büyük bir yanılgı. “Köylü hakettiğini kazanmalı!“diyoruz. Diyelim ki kazandı, ya sonra? Köylünün hayalleri yok mu? Şehrin cazipleştirilmiş yaşamlarını merak ediyor olmasın? Bugün para kazanmak için köyünü terk edenler dışında, bir şekilde para bulup yine aynı yolculuğa çıkanların sayısı giderek artıyor. Özellikle medyanın popüler kültür ve tüketimi pompalama bombardımanı altında, köylünün köyünde kalabilmesi sağlayacak yegâne unsur yerel ekonomileri güçlendirmek değil belli ki.

    Beşik Köyü Kooperatifi'nde, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın resmi izniyle, belki de Türkiye’de ilk kez, odun ateş ile geleneksel köy mamul ürünlerinin üretimine başladık. Salça, pekmez, ekmek… Bu adım çok kritik, zira merdiven altı üretim ile aynı seviyeye indirilen Anadolu kültürünün köy üretimleri belki bu model ile büyüyerek yeniden itibar kazanacak; yerel pazarlarda ve kentte müşterilerine bu ürünleri satanlar artık suç işlemiş olmayacaklar. Özellikle taze sebze ve meyve üretiminde yukarda saydığımız piyasa koşulları altında rekabet şansı yok edilen köylü için bir kurtuluş reçetesi olabilir katma değerli, mamul ürünler alternatifi.

    Köy üretimhanesinin yanında, Köy Evi bizim çok heyecanla ve merakla başlattığımız bir proje oldu. Köyümüz muhtarlığına ait çatısı yıkık taş binayı dostlarımızdan gelen yardım paraları ile onardık. Bu bina önce çocuklara kütüphane oldu. Köyün özellikle 4-12 yaş grubu çocukları her fırsatta Köy Evi’ne gelerek oyun oynuyorlar, kitap okuyorlar, resim yapıyorlar. Onların mutluluğunun anne-babaları tarafından da paylaşıldığını görmek harika bir duygu. Binamıza kısa bir süre sonra elektrik bağlanacak ve Köy Sineması etkinliklerine de başlayacağız. Geçtiğimiz bayram sadece bir kez komşu evden elektrik çekerek film gösterimi yapmıştık; katılım harikaydı. Tüm köyün o gün film izlemeye geldiğine şahit olunca, hayal ettiğimiz diğer etkinlikler için umudumuz iyice arttı. Önümüzdeki mevsim seminerler, eğitim paylaşım programları (karşılıklı eğitim), diğer sanat ve spor etkinlikleri de yapmaya başlayacağız. 

    Kritik kelime mutluluktur. Köy Evi köyün güncel ve gelecekteki kimliğini etkileyebilir. İnancım o ki, burada yaşadıklarımızın uzak ışıltıların sanal dünyasından kıymetli olabileceğini hep birlikte fark edeceğiz. O gün gezi ruhu ve köy el ele verdiğinde, yeni bir toplumsal sınıfın oluşumu başlamış olacak.

    Aslında köylülere şehir yaşamının ve şehirlilere de köy yaşamının gerçekleri konusunda bir eğitim verelim diyesim var... Hatta bu konuda danışma mekezleri kurulsa ne iyi olurdu... Ne dersiniz?
    Danışma merkezi dediğinizde biraz ürküyorum. Hiyerarşik olmayan daha yatay paylaşımların olabileceği alanlar daha etkin olabilir. Gezi sonrası şehrin parklarında ki buluşmalar gibi, köylünün ve şehirlinin beraberce, yaşamsal değerleri konuştuğu toplantılar harika olur. Köylerde kurulacak Köy Evi mekânlarının önemli bir fonksiyonu bu olacak bence.

    Bir tek fasulye tanesinden binlerce fasulye veren şu şahane topraktan sadece köyde mi var? Balkonlarımızda ona ulaşamaz mıyız? Balkonunda onunla iletişimi başaran, köyde de başarabilir gibi geliyor bana.. Ne dersiniz? Leğende maydanoz yetiştirmekle başlasak mı önce?
    Şehirde toprağa dokunmaya başlamanın, birşeyler üretmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ama "yaşam" sadece hayatta kalacak besinleri üretmek değil ki... Toprağın nimetlerini ve sizi çevreleyen mevsimlerle değişen zenginliği görmek, bu şeylerle konuşmaya başlamak, karşılıklı bir akış içine girmek resmin bütününde asıl kazanım ve mutluluk. Ancak o zaman yaşam da, ektiğiniz fasulya veya maydanoz gibi büyümeye başlıyor. Toprağın merkezde olduğu bu resme ulaşabileceğimiz yegane mekânın kültürel dokusunu korumayı başarmış, doğal yapısı bozulmamış köyler olduğuna inanıyorum.


    Hayvanın, bitkinin, ormanın, derenin bizden bağımsız kendi yaşamları kendi gerçekleri olduğunu kavrayıp saygı göstermek ve olduğu gibi sevebilmeyi başarabilmek gerek...
    Son noktayı koydunuz.

    "Para"yı tahtından indirmek gerek! Mutluluk için neredeyse tek alternatif olarak kabul edilmesine hastayım. İnsanları derin uykularından nasıl uyandırabiliriz?

    İnsanlar farkediyorlar..

    Xelium'u okudum blogunuzda.. Anonim bir metni mi zenginleştirdiniz, yoksa tamamen size mi ait bu metin?
    Anonim dememin sebebi patent vb. haklarına karşı olmamdan.. İki cümle hariç diğerlerini ben önerdim.

    Bu yazı birikim, emek, düşünce, fikir gerektiriyor... Elinize sağlık. Özgün ve derin... Patent haklarına neden karşısınız anlayamadım.
    Özellikle sanat eserlerinde karşı olmayı tercih ediyorum...


    Mutabık olamayacağım bir konu bu..
    Ne de olsa halen şehirlisiniz :)

    Düşüneceğim üzerinde.. Bu arada flüt çaldığınızı da öğrendim...

    Evet flütüm Bach ile beraber hep yanımdadır..

    Barok müzik mi seviyorsunuz? Flüt ne zamandır hayatınızda?
    Teyzem Nükte Uğurel piyanisttir. İlkokul yaşlarımda onun konserlerini ve özellikle konser provalarını dinlemekten büyük keyif alırdım. Flüt macerası 10 yaşımda babamın yaşgünümde aldığı bir blokflütle başladı. Bir sene kadar alt-blokflüt çaldım. Daha sonra başladım yan flüte. Bana asıl müziği ve flütü, hiçbir zaman hakkını ödeyemeyeceğim sevgili hocam Nazım Acar öğretti. Üniversite sonuna dek çalışmalarımız devam etti. Derslerimiz normal süresini daima aşardı; zamanın nasıl geçtiğini farketmezdik. Ders sonrası  AKM'ye konsere beni de götürürdü. Kendisi o yıllarda İstanbul Devlet Senfoni'de 1. flütçüydü. Cuma akşamları benim için bir müzik şöleni olmuştur daima... Klasik müzikle tanıştığım ilk yıllarda Barok ilk tercihimdi. Artık bir ayrım yapamam, ama tüm müzik dünyasında kanımca bu işin peygamberi Bach'dır.



    Köy Enstitüleri fikrini kendinize yakın buluyor musunuz?
    Daima çok yakın buldum. Açık Radyo’da konuyla ilgili bir program da yapmıştık; o gün bize Hasan Âli Yücel’in kızı sevgili Gülümser Yücel de katılmıştı.
    Köy Enstitüleri Türkiye’nin geliştirdiği en kıymetli projelerden biri. Dış politik baskılar karşısında o dönemin hükümeti dik duramayınca maalesef hayatı çok kısa sürdü. Eğitim sisteminde devrimdi Köy Enstitüleri; merkeziyetçi zihniyet taşımadan, evrensel bilgi ve kültürü yerel değerlerle harmanladı. İçinde aşk vardı, sevgi vardı, saygı vardı. Bugün devletin böyle kriterlerle hiç ilgisi kalmadı.



    Ters göç (şehirden köye göç) nelere yol açar? Kime ne zararı ya da faydası dokunur?
    İki coğrafya insanı birbirini dinlemeye, anlamaya ve uyumlanmaya çalışmadığı sürece etkileşimlerin yapıcı olmayacağı kanaatindeyim. Son yıllarda köye ve özellikle toprağa doğru artan bir yöneliş var; bu akış içinde gördüğüm kadarıyla şehirli insanlar bir an önce verimli bahçelerini kurabilmek için oldukça aceleci davranıyorlar. Köylüyü, beraberinde taşıdığı şehirli refleksleriyle sadece iş gücü olarak görüyor. Köyün ve köylünün gerçeğini merak etmiyor; hatta kolayca “siz bu işi bilmiyorsunuz!” diyebiliyor. Diğer yandan, köylü gelen şehirliyi en saf tavırlarıyla karşılarken içinden çoğu kez “bunun birşeyden haberi yok” diye mırıldanıyor. Her iki taraf birbirini cahil olarak gördükçe ilişkiler sağlıklı gelişmiyor. Kırsalı manzaralı bir fabrika kurar gibi verim odaklı düşünmek, hem yerel biyoçeşitlilik, hem de kırsalın kültürel değerleri üzerinde bir tehdit…

    Köylünün yüksek fiyatlardan topraklarını satabilecek olması kırsalda köylülüğünün erozyona uğraması açısından çok büyük bir tehlike. Köye taşındığımdan beri kahvede konuştuğumuz en hararetli konu sanırım bu. Bizim köy insanları bence yeterince duyarlılar ama çoğu kez paraya yenik düşüyor köy kimliği. Şehirlinin bu hassasiyetle davranabilmesi, parasının gücüne rağmen sahiplenme ve hakimiyet kurma dürtüsüne kapılmadan köylü ile, yukarıda da değindiğimiz şekilde, uyumlanması kırsal açısından büyük kazanım olur.

    Blogum İstanbul'a dair. Klasik sorusunu soracağım: İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz?
    İstanbul semtleri rengârenk
    Esnaf isminle hitap eder sabah selamlarında
    Boğaz suları soğuk, gülümser akıntısına
    Camekânlarda lakerda, kırmızı soğan, ipe dizili çirozlar
    Bir duble rakı; eski günler hatırına: şerefe!

    Şerefe!
    İstanbul’a dair bir hayal projeniz var mı?

    30 yıl öncesine dönecek şekilde İstanbul Türkiye’nin tüm bölgelerindeki köylerine eşit olarak göç versin. Böylece hem İstanbul’da doğa üzerindeki yıkım ve korkunç yapılaşma dursun, hem de boşalmakta olan köylerin yaşamında yeni heyecanlar, dönüşümler yaşansın. Masal misali.