4 Eylül 2012 Salı

Üzüm, incir, zeytine yolculuk

Geçtiğimiz hafta, 30 Ağustos'u fırsat bilip, 4 günlüğüne de olsa firar ettim. Yol arkadaşım ise, uzun süredir o ve bu sebeplerden yol yapmamış annemdi. Bir anda çıktı eylem fikri, dedim ona: "Şurası, burası, nereye gitmek istersin?" Dedi ki: "Ege'ye götür beni, okuduğum okulları, çocukluğumu yaşadığım yerleri görmek istiyorum." Ve böylece 4 günlük bir planla küçük bir Ege yolculuğuna çıktık, işte bu yolculuktan buraya düşenleri fazlaca vakit kaybetmeden dilim döndüğünce yazıyorum. Malum vakit geçti mi, yazamıyor insan, zaman ayıramıyor, son zamanlardaki yazamamazlığım biraz da bundan...

Annemler, tahsil için 60'lı yıllarda İstanbul'a gelmiş. Dedemin öğretmenliğinden mütevellit kah Alaşehir, kah Salihli'de yaşamışlar. Bundan dolayı da yolculuğumuzun yani ilk günümüzün durağı Alaşehir'di, antikitedeki adıyla Philadelphia! Nine, anneanne, anneyle büyüdüğümden, eski hikayeler, savaş anıları masal oldu çocukluğumda. İşte bu masalların geçtiği topraklara ilk kez gitmek beni de -annemin heyecanıyla kıyas kabul etmez ama- heyecanlandırdı. Yolculuk boyunca, iki yanda üzüm bağlarını, bağ evlerini -orada bağ evlerine kule deniliyormuş- görmek, toplanan üzümlerin sergi yerlerinde kurumaları için güneşe teslim edilmesine şahit olmak harikaydı. Yol bitti, vardık Alaşehir'e.

Ayakta kalan son evlerden, Alaşehir
Annemin 35 yıl önce buraya en son geldiğini düşünürseniz, yaşadığı caddeyi bulmak çok kolay olmadı. Yaşadığı ev koca bir apartman olsa da, onun anlattıklarıyla hayal etmeye çalıştım. Eskiden İstasyon Caddesi olan bu mevkii, Sevgi Yolu olmuş! Yol boyu eski Anadolu sivil mimari örneklerini tek tük görmek mümkün. Gördükçe annemi dürtüp, "Bunu anımsıyor musun?"u kaç kez dedim anımsamıyorum. Şirin bir kasaba, huzurlu, temiz... Ege bölgesi antik dünyasından bildiğimiz -misal Bergama- ızgara plan kasabada hakim. Bir gün dahi olsa, sokaklarda dolaşmak, evleri incelemek ve akabinde annemlerin yaşadığı yıllardaki halini gözümde canlandırmak keyif vericiydi.

Taneli güzellik
Alaşehir'de hala anneannemin küçük bir üzüm bağı var, bağa bir dostları bakıyor yıllardır. Anneannem de, tüm yıl oradan gelecek kuru üzümü, pekmezi bekliyor, toprak böyle bir şey sanırım. İşte o bağa gittik, annemlerin tüm yaz mevsimini geçirdiği, türlü hikayelerini dinlediğim, üzümü ondan ötürü sevdiğim bağa... Tam bağ bozumu zamanıydı, üzümler toplanıyor, seriliyor, kurutuluyordu. Bir salkım da olsa bağdan üzüm koparmak, asma yapraklarına dokunmak, çocukluk masallarımın gerçek olması gibi bir şeydi...

Philadelphia antik kentinin muhtemelen akropolü konumunda olan şimdiki Toptepe, pek "ala" şehri tepeden görmenizi sağlayacak yükseklikte çamlar içinde bir yer, Bozdağlar'ı seyreylemek mümkün. İşte ninemin anlattığı Kurtuluş Savaşı hikayelerinde burası hep geçerdi, Toptepe'den çıkıp günlerce Uşak'a yürümeleri...

Toptepe'den...
Ertesi gün istikamet Salihli'ydi, orayı çok sevmedim. Bu canım Gediz Ovası, adeta küçük bir şehir, her yanda yeni lüks olma çabalı beton yığınları... Sardes'e de zamansızlıktan gidememek koyunca, burada Salihli'den bahsetmenin çok anlamı yok diye düşünüyorum. Salihli'den çıktık yola, 3. durak Ayvalık.
Kanadı kırık kapılar, Cunda
Ruhların evi, Ayvalık
Havasıyla, suyuyla, denizi rüzgarıyla Kuzey Ege ne güzel bir muhitimizdir hep derim. Son iki gün Cunda ve Ayvalık semalarında geçen bu firar eylemimizde sokaklarda düşme tehlikesi pahasına da olsa evlere bakmak, Ege'nin serin hatta üşümüş sularında kulaç atmak, incire ve üzüme doymak pek iyi geldi bana ve hatta benden çok anneme. İyi ikili olduk, zaten kafalar aynı olunca beraber çıkacağımız çok yolumuz var diye düşünüp, yeni eylem planlarına dahi daldık.

İğde ağaçları ne güzeldir, Cunda
Ne dinlendi? Astor Piazzolla ve Kings of Convenience ağır bastı. Ne okundu? İletişim Yayınları, Çağdaş Türk Edebiyatı serisinden bir ilk kitap: Mahir Ünsal Eriş - Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... Sıcacık öyküler, tam da bizim dönemin çocukluğuna dair. Emrah Serbes'in "Erken Kaybedenler"inde bozkırdaydık M.Ü.Eriş'in öykülerinde Marmara'dayız...

 Kıssadan hisse; zeytin, üzüm, incir diyarında gezdim de geldim. Eylül de geldi, ne de güzel geldi, diyorum şu ağaçların dökülen yapraklarını hiç temizlemeseler...

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Karadeniz Rüyası

3 hafta önce, sislerin içinde, bulutların ülkesinde daldım rüyalara. 6 yıl aradan sonra, Fırtına Deresi'ni görmek, yaylalara yürümek, tepelere çıkmak, Kaçkarlar'ın ruhunu yaşamak yeniden huşu içinde bıraktı beni. Geç de olsa, tam da burada o rüyadan hatıra birkaç fotoğraf kayıtlara geçsin istedim.

İşten güçten, ondan bundan, ketum havalardan dolayı yazamamak ne kadar içimi kemirse de, bugün bir vakit yaratıp, işte geçtim klavyenin başına. Bu bir başlangıç olur derken kendime, sizi bulutlara sevk ederim...

Bir yağmur, bir güneş...

Kaçkar zirveye en yakın yayla:  Yukarı Kavrun
Sisler, seni söyler...

Siz hiç bulut denizi gördünüz mü?
Çamlıhemşin güzeli

Yayla sakinleri...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Elin Oğlu'na Nasıl Gidilir?

Elin Oğlu'na Gidiyoruz.

İlk kez Güney Kore'de AbnormalSummit adıyla yayına başlamış olan "Elin Oğlu", atv ekranlarında cumartesi gecelerinize renk katıyor! Türkiye'de hayatını sürdüren, farklı milletlerden 8 yabancı erkek, ilginç karakterleri ve farklı yaşam biçimlerine rağmen aynı masada… Bu toprakların havasını soluyan, bu ülkeye âşık 8 "Elin Oğlu"…

Biz, bizi biliyoruz da onlar nasıl biliyor? "Elin Oğlu" ne diyor? Kültürel farklılıklardan doğan birbirinden komik hikâyeler, espriler, tartışmalar, farklı ülkelerden ilginç videolar, program için özel hazırlanmış skeçler, çeşitli oyunlar ve elbette çok daha fazlası… 

Talk Show'un tarifini yeniden yapan "Elin Oğlu" Burcu Esmersoy ve Sinan Çalışkanoğlu'nun sunumuyla, cumartesi geceleri atv ekranlarında izleyicisiyle buluşuyor! 

Programın eğlenceli çekimlerine katılmak isteyen herkes için tek şart 16-30 yaş arasında olmak. Gidiş- dönüş olmak üzere Yenibosna, Kadıköy ve Mecidiyeköy'den kalkan servislerimiz mevcut. Ve herşey ücretsiz... Yapmanız gereken tek şey instagram @elinogluvarr hesabına DM atmak. Ya da habibegumus5934@gmail.com a mail göndermek. Eğlenceye ortak olun. 😊😊


31 Temmuz 2012 Salı

Dr. Yusuf Bahri Karaosmanoğlu: Yaşlılarımıza ve ölümcül hastalığı olan yakınlarımıza gösterdiğimiz şefkat, sevgi ve empatik ilgi, "özgecilik" hanemize yazılır, "insani değerlilik" notumuzu yükseltir...

Aile büyüklerimizle gerektiği gibi ilgilenemiyoruz artık. İhtiyaçları olan sıcaklığı, destek ve sevgiyi ne yazık ki esirger duruma geldik... Belki de ölümden korktuğumuz, kaçtığımız için... Halbuki her can ölümü tadacak! Ölüm de yaşamın bir parçası... Ve hepimizin dileği ömrünün son günlerini  huzur içinde ve olabildiğince rahat geçirebilmek...  “Yaşam sonu” konusu bir süredir kafamı kurcalıyordu. Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı Yusuf Karaosmanoğlu ile konuştuk:

İnsan yaşamında en çok şefkat ve ilgiye ihtiyaç duyulan zamanlar hangileridir?
Bana göre, ilk bebeklik ve çocukluk çağları ile halk arasında “İkinci çocukluk ya da bebeklik” denilen ileri yaşlılık dönemleridir. Hele Alzheimer, Parkinson, ALS vb. gibi süreğen ve ilerleyici hastalıkları ve kanser gibi ölümcül hastalıkları beraberinde getirmiş ise, o insanların ilgi ve şefkate olan gereksinimleri çok daha üst düzeylerdedir. Onlara gösterilen yakınlık, samimi destek ve empatik ilgi “İnsani Değerlilik” ölçüsüdür. İnsanların, başkalarının duygularını anlayarak acılarını ve sevinçlerini paylaşmalarını “Özgecilik-Altruism” olarak değerlendiriyoruz. Bencil yaklaşımlardan sıyrılarak, ağır hastalara ya da ölüm döşeğindeki yakınlarımıza gösterdiğimiz hoşgörü, ilgi ve şefkat, özgecilik hanemize yazılarak insani değerlilik notumuza yansır. Bu toplumsal açıdan küçümsenmeyecek kişisel bir onur ve gurur kaynağıdır.

"Yaşlı Kadın" Atanur Doğan, suluboya
“Yaşam Sonu Palyatif Bakım” nedir?
“Yaşam Sonu Bakım” genel palyatif bakımın son aşamasına verilen isimdir. “Palyatif” sözcüğü Latince’de örtü ya da perde anlamına gelen “pallium”dan türetilmiştir. “Palyatif bakım” kesin tedavi ya da uzun süreli kontrolün olanaksızlığını kabul eden; yaşamın süresinden daha çok niteliği ile ilgilenen; asıl amacı mümkün olabildiğince hastanın rahatını sağlamak ve hoş olmayan hastalık belirtilerini önlemek olan tedavi biçimidir. Hastaların rahatsız edici ağrı vb. semptomlardan kurtulmasını;  psikolojik ve manevi yönden desteklenmelerini; terminal dönemde karşı karşıya kaldıkları ölüm tehlikesine rağmen mümkün olduğunca aktif bir yaşam sürdürebilmelerini sağlamaya çalışır. Ölümü bekleyen hasta için bu çok değerli süreç için gerekli alt yapı hizmetlerini verir; hastaların yanı sıra, aynı kaderi paylaşan hasta yakınlarının da desteklenmesini, eğitilmesini ve hasta kaybedildikten sonra yeniden toplumsal yaşama uyum sağlayabilmeleri için destek almalarını sağlar.

Anlaşılan “palyatif bakım” multidisipliner bir yaklaşım...
Evet... Hekim, hemşire, fizyoterapist, psikolog, sosyal hizmet uzmanı, din görevlisinden oluşan bir ekibin hastaya gece gündüz bakmakla yükümlü kişilerle beraber yürütecekleri bir bakımdır. Tıbbi, sosyal ve manevi bir hizmet biçimidir. İyi bir organizasyon söz konusudur. Hekime düşen görev kadar, belki de daha fazlası, hemşirelere ve bakıcılara düşer. Bakım ekibinin yönlendiricisi ve sorumlusu olan hekimin ya da farklı uzmanlık dallarından hekimlerin palyatif bakım konusunda önceden bilinçlendirilmesi, bilgilendirilmesi şarttır.  

Palyatif bakımın diğer tedavi biçimlerinden farkı nedir?
Hastanın yaşam süresinden çok niteliğini ön planda tutan bir yaklaşımı olduğundan palyatif bakım diğer tedavi yöntemlerinden farklıdır. Diğer hastalıklarda hekim önce hastalığı saptamağa ve hastalık etkenini ortadan kaldırmağa çalışırken, palyatif bakım gerektiren hastalarda (örneğin kanser hastalarında) rahatsız eden etken bulunup ortadan kaldırılmaya çalışılır. Yani hastanın rahatlatılmasında öncelik semptom kontrolündedir. Semptomların ortadan kaldırılması hastalığın seyrinde en küçük bir değişikliğe neden olmasa bile, hastanın yaşama olan bağlılığının artırılmasına önemli katkıda bulunacak ve hastanın yaşama umudunu kuvvetlendirecektir. Yalnızca semptomların kontrol altına alınması palyatif bakım açısından yeterli olamaz. Hastaların psikolojik gereksinimleri de dikkate alınmalıdır.

"Yaşam Sonu Bakım" için nereyi önerirsiniz?
Palyatif bakımın son aşaması olarak belirtilen “Yaşam Sonu Bakım” yani ölüme yaklaşmış hastaların bakımları genellikle hastanelerde, evlerde veya “Hospis”lerde yapılmaktadır. Hospis (Hospice) İngilizce'de “misafirhane” anlamına gelir. Bu sözcük, hastanenin sağladığı olanaklarla birlikte, evin sıcak atmosferini de içerecek tipte bir bakım vermek arzusuyla seçilmiştir. Hastanelerde hastanın yalnızca sağlık sorunlarıyla ilgilenilmekte, bedensel ve zihinsel aktivitelerini yitirmiş hastaların psikososyal sorunları ile yeterince ilgilenilmemektedir. Zaten hastane koşulları ve örgütlenmesi de bu sorunların çözümüne yönelik nitelikte değildir. Hospisler ise hastaların kronik şikâyetleriyle ilgilenen, yalnızca hastalığın değil hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan psikolojik, emosyonel ve diğer bütün semptomlarının ele alındığı, hasta için her türlü maddi ve manevi koşulun sağlanmaya çalışıldığı yerlerdir. Hospis ekibinde hekimlerin yanı sıra hemşirelik hizmetleri de ağırlıklıdır. Psikologlar, sosyal hizmet uzmanları, fizyoterapistler, diyetisyenler ve din görevleri ile gönüllülerden oluşan bir ekip görev alır. Hospis bakımı ya da benzer faaliyetlerin yoğunluğu, bir ülkedeki “İnsani Gelişmişlik” ölçüsü olarak değerlendirilmektedir.

"Eller" fotoğraf: Birol Acar
Hospis sisteminin çok iyi işlediği ileri batı ülkelerinde bile, hastaların evlerinde ölmek istedikleri görülür. Bu onların en doğal haklarıdır. Hasta hospisten evine çıktığı zaman kurumda verilen hizmet bu kez evde verilmeye çalışılır. Evde bakım da belirli bir organizasyon gerektirmektedir. Öncelikle, hasta ailesinin bu hizmete hazır durumda olması gerekir. Ailenin hazırlanması ve yönlendirilmesi hospisin ilgili ekip üyelerince sağlanır. Bu sorun yalnızca pratisyen hekimlerin ya da bazı tıp öğrencilerinin hastayı evde ziyaret etmeleri ile çözümlenemez. Hastanın evde 24 saat süresince çeşitli iletişim araçları ile takip edilmesi gereklidir. Bu takipte temel görev hemşirelere düşmektedir.
Evde bakımı yönlendirecek hemşirelerin “Yoğun Bakım Hemşiresi” olarak eğitilmeleri ve hastanın her türlü acil ihtiyacını karşılayacak donanıma sahip bulunmaları gerekir.  Ülkemizde hospis kurumu bulunmadığından, yaşam sonu bakıma ihtiyacı olan ümitsiz hastalar hastanelerdeki “Yoğun Bakım Üniteleri”nde ya da evlerinde takip edilmektedirler. Bilindiği gibi yoğun bakım üniteleri her türlü ağır hastanın tedaviye çalışıldığı servislerdir. Tıbbi bir hizmetin çok yoğun biçimde yürütüldüğü acil hizmet üniteleridir. Buralarda yaşam sonu bakıma gereksinimi olan kimselerin uygun koşullarda bakım görmeleri beklenemez. Üstelik hastalarına, son günlerinde yakın olmak isteyen hasta yakınlarının  YBÜ’ne girip çıkmaları bazı katı kurallara bağlanmıştır. Özetle söylenirse, yaşam sonu bakım ülkemizde daha ziyade evde bakım şeklinde yürütülmektedir.

Ülkemizde “Yaşam Sonu Bakımı” konusunda eğitim veriliyor mu?
Ülkemizde Yoğun Bakım Ünitesi ekiplerinin eğitilmeleri dışında, özel olarak yaşam sonu bakımı eğitimlerinin verildiğini sanmıyorum. Muhtemelen, bu ihtiyacı hisseden hekim, hemşire ve diğer ilgilenenler için bazı gayr-ı resmi kurslar vardır.
Devlet Hastanelerimizde yaşam sonu bakım üniteleri var mı?
Bu konuda yaptığımız araştırmalara dayanarak söyleyebilirim ki bazı onkoloji bölümlerindeki istisnai yapılanmalar haricinde hastanelerimizde Yoğun Bakım Üniteleri'nden bağımsız olarak kurulmuş “Yaşam Sonu Bakım Üniteleri” bulunmamaktadır.

Sizce bu konuda neler yapılmalı?
İleri batı ülkelerinde olduğu gibi, “Hospis yaşamı destekler ve ölümü normal bir olay olarak kabul eder. Yaşamı ne uzatır ne de kısaltır” anlayışı ile yaklaşarak ölümcül hastaların son günlerini onurlu bir şekilde yaşamalarına imkân sağlanmalıdır. Yani,  birçok ülkede bulunan hospis ya da kendi dilimizde “Hasbark” (Hastane-Ev) diyebileceğimiz yaşam sonu bakım merkezlerinin kurulmasına çalışılmalıdır. Sağlık Bakanlığı ile ilgili diğer devlet kurumlarının desteğiyle, ülkemizdeki bu önemli eksikliğin giderilmesine çalışılmalıdır.

Diğer ülkelerdeki durum nedir?
1967’de Londra’da St. Christopher Hospisi'nin kurucusu Cicely Saunders ile başlayan “Yaşam Sonu Bakım” felsefesi, yıllar içinde giderek yaygınlaşmış ve günümüzdeki önemli yerini almıştır. İngiltere’deki ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hospislerin çokluğu dikkat çekicidir. Hospislerin dışında, benzer amaçlarla açılan çok sayıdaki “Nursing Home" denilen hemşire evlerini de anımsamakta yarar var. Bizde ise, yalnızca Huzurevi ya da Yaşlı Bakımevlerinden bahsedilebilir.

"Yaşlı Kadın" Suluboya, Atanur Doğan
PARS Projesi nedir?
PARS’ın açılımı: “Pamukkale Artbakım ve Rehabilitasyon Sistemi”dir. Bu projenin temelleri 1979 yılında atılmıştır. O zamanlar Pamukkale ve yöresi turistik açıdan oldukça sınırlı imkânlara sahipti. Birkaç otel ve motel dışında Pamukkale’ye gelen yerli ve yabancı konukları ağırlayacak yeterli tesis yoktu. Ayrıca, mevcut tesislerde termal sulardan insan sağlığı açısından yararlanma imkânı da bulunmuyordu. Karahayıt beldesinde ilkel koşullarda kaplıca tedavisi yapılıyordu. 1978 yılında  Pamukkale’de düzenlenen bilimsel bir toplantıdan sonra Ege Üniversitesi Rektörlüğü'ne bağlı “Hidroklimatoloji ve Rehabilitasyon Enstitüsü” nün bu yöreye olan ilgisi yoğunlaştı. 1979 yılı başlarında Ege Üniversitesi Hidroklimatoloji ve Rehabilitasyon Enstitüsü Yönetim Kurulunca yerel temsilci seçildim. Çalışmalarımız çok kısa süre içinde Denizli’de bir Tıp Fakültesi kurulması çabalarına dönüştü. Denizli Valiliği ve Denizli Belediye Başkanlığı işbirliği ile yürütülen çalışmalar sonuç verdi. 1980 yılı ortalarında Ege Üniversitesi’ne bağlı “Denizli Tıp Fakültesi”  kuruluş kararı TBMM’de kabul edildi. Fakat 12 Eylül 1980 darbesi fakültemizin oluşma sürecine olumsuz yaklaştığı için, bu karar 1983 yılında iptal edildi. Böylece, 1979 yılında filizlenmeğe başlayan PARS Projesi de Denizli Tıp Fakültesi gibi suya düşmüş oldu. Bütün bu olanlara rağmen Tıp Fakültesi kurma çabalarımız devam etti. 1987 yılında Denizli Valisi'nin başkanlığında kurduğumuz “Denizli Yüksek Öğretim Vakfı”, aynı yıl içinde, TBMM’den ikinci bir kuruluş kararının çıkmasını sağladı ve Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlı olarak Denizli Tıp Fakültesi kurulmuş oldu.

Pamukkale Üniversitesi daha sonra mı kuruldu?
Evet. 1992 yılında Pamukkale Üniversitesi’nin açılması ile birlikte PARS Projesi fikri yeniden gündeme geldi; ancak, yeni bir üniversitenin ilk oluşum süreci içinde böyle bir projeye girilmesi uygun görülmedi. Aradan yine yıllar geçti... 2000 yılı ortalarında Pamukkale Üniversitesi’nin ikinci rektörü Prof. Dr. Hasan Kazdağlı, içinde benim de bulunduğum dört kişilik ekipten PARS konusunda bir proje hazırlanmasını istedi. Aylarca çalıştık. Projeyi rektöre sunduk. Ama aradan geçen uzun zaman içinde rektörlükten proje ile ilgili bir haber çıkmadı.

PARS Projesi Pamukkale'ye çok yakışırmış...
Evet... Bu proje Pamukkale'nin atıl durumdaki motel ve pansiyonlardan yararlanılarak kronik-progresif hastalıklar ile yaşlılık hastalıkları için sürekli bakım ve rehabilitasyon merkezi oluşturulması amaçlıyordu. Pamukkale Üniversitesi'nin Pamukkale’nin tarihsel özelliklerine uygun düşecek herhangi bir sağlık hizmeti yatırımında bulunmamış olması hayli düşündürücüdür… Oysa 12 yıl önce hazırlanıp sunulan proje rektörlükçe desteklenmiş olsaydı; belki de, o yörede uluslararası üne kavuşmuş bir “Pamukkale Palyatif Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi”miz olurdu. Kimbilir; belki de Pamukkale, tarihsel tedavi ve bakım kenti olan Hierapolis’in görkemli tıbbi potansiyelini yeniden yakalayabilirdi… PARS projesi, yeni ismiyle: “Palyatif Bakım ve Rehabilitasyon Sistemi”, 10 yıl önce gündeme alınmamış olsa bile, günümüzde geçerliliğini halen korumaktadır. Muhtemeldir ki; eski yöneticilerin hatalarını fark eden Pamukale Üniversitesi'nin yeni rektörü ve Tıp Fakültesi yetkilileri bu konuya yeniden ilgi duyabilirler ya da devletimizin ilgili kurumları ile özel bazı girişimciler işin önemini kavrayarak beklenen yatırım desteğini sağlayabilirler. PARS Projesi yalnızca Pamukkale ve yöresi için değil, uygun koşulların sağlanması halinde, ülkemizin her yöresindeki bakıma ve tedaviye muhtaç insanlarımız için geçerli bir model niteliği taşımaktadır.

Röportajımızın bu konunun tekrar düşünülmesine katkısı olmasını umarım...
Ben de! Ropörtajımızı Ulu Önder ATATÜRK’ ün 1927 yılında Antalya’yı ziyaretleri sırasında söylediği şu veciz sözlerle tamamlamak isterim: “İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir.”

Dr. Yusuf  Bahri Karaosmanoğlu 1942 yılında doğdu. 1966'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. 1972'de aynı fakültede ihtisasını tamamladı ve Nöropsikiyatri Uzmanı oldu. 1975-2006 yılları arsında Denizli'de serbest hekimlik yaptı. Mültidispliner yaklaşımlı "Kronik Nöropsikiyatrik Hastalıklarda Sürekli Bakım, Tedavi ve Rehabilitasyon" konusuyla yakından ilgilendi. Pamukkale Üniversitesi'nin kurulmasında etkin rol oynayan Denizli Yüksek Eğitim Vakfı'nın Kurucu Genel Sekreterliği görevinde bulundu. 1999'da Alzheimer Derneği Denizli Şubesi'nin Kurucu Yönetim Kurulu üyeleri arasında yer aldı. 2000'li yılların başında üç meslektaşı ile birlikte PARS (Pamukkale Artbakım ve Rehabilitasyon Sistemi) Projesini geliştirdi. PARS benzeri projelerin çağdaş bir anlayışla hayata geçirilerek yaygın hizmete sunulmasının ülkelerin "insani gelişmişlikleri" ile ilintili olduğu görüşündedir. 2006 - 20011 yılları arasında Özel Gebze Merkez Hastanesi'nde çalıştı.
Palyatif Bakım duayeni Dr. Sharon Erel ile kanser hastalarının Yaşam Sonu Bakımı eğitim çalışmalarını tamamlamış olan Dr. Yusuf Bahri Karaosmanoğlu  "Palyatif Hasta Bakımı" ve "Psiko Onkoloji" konularında bilinçlendirme çalışmaları yapmaktadır.

15 Haziran 2012 Cuma

Ekrem Kahraman: "Sadece bildiğin kurallarla sanat olmaz. Sevişmenin, öpüşmenin okulu mu olur? Öpüşürsün, o kadar... Öpüşürken kuralla mı bilgiyle mi hareket eder insan?"...


Ekrem Kahraman'ın resimleri paralel evrenler gibidir. Hepsinde sonsuzluğu bulur,  birinde şevkati, diğerinde masumiyeti, diğerinde öfkeyi yaşarsınız. Bütününde huzuru, çözmüşlüğü hissetseniz de, herbirinin tabanında kendi içlerinde "olma"larını sürdüren renkli damlacıklar görürsünüz... Ter damlacıkları gibi... Beyoğlu Çukurcuma'daki atölyesine giderken bunlar geçiyorduu aklımdan... Yüksek tavanlı, içinde tarihi anlar gizli geniş mekanında uzun bir sohbetimiz oldu. Bir kızılderili kabile reisi bilgeliğinde yanıtladı sorularımı... Ancak bu kadarını aktarabiliyorum...

Sorularımı daha önceden göndermek istemiştim ama siz istemediniz...
Umarım yönteminizi bozmamışımdır. Fakat doğrusu ya önceden bildiğim sorulara hesap ederek birkaç gün sonra cevap vermek heyecanımı azaltıyor nedense? O anın tazeliği, enerjisi ve bilgileriyle konuşmayı, fikir üretmeyi heyecan verici buluyorum. An yaşanmalı kanısındayım. Özellikle de bu tür söyleşilerde anın heyecanı, sürpriz fikirlerin tazelikleri, dirilikleri kaybedilmemeli diye düşünüyorum. Tıpkı sanatın neyin ne kadar yapılabileceği bilinse bile yapılırkenki karmaşık süreçte yine de bir dizi bilinmezlik ve keşifler içerisinden çıkarılıp öne sürülmesi gibi…
Kaldı ki zaten hayatta da böyle bir şey değildir benim açımdan. Birisine haydi üç gün sonra falanca saat bir araya gelelim de espri yapıp gülelim ya da buluşup öpüşelim, sevişelim diyebilir mi insan? Denilse bile niye, nasıl, neden? Gelecek o anın olası sürprizleri, yeni bilgileri ne olacak peki? Buluşursun ve ne istiyorsan yaparsın o kadar…

Yaşamak... Bırakın an’ı yaşamayı, bir ömrü yaşamayı becerebiliyor muyuz sizce?
O çok daha derin bir konu benim açımdan. Doğrudur, beceremediğimiz o kadar çok şey var ki yaşamda gerçekten de. Hele bireysel yaşamda? Ama beceremediklerimize değil de becerdiklerimize ve biraz aklımızı kullandığımızda da becerebileceğimizden emin olduklarıma bakmak yanlısıyım ben.
Ben çiftçilikten gelen, toprağın ve tohumun olanaklarını, çiftçilik bilgilerini sanatında ve hayatında kullanan birisiyim. Oradan da bilirim: Buğday taşıdığı enerjiyi başağa ve tohuma dönüştüremezse bir tür kanser olup çürür ve kararır... Pamukta da öyledir. Çok sulandığında ya da gübrelendiğinde pamuk kozaları da daha açmadan kararıp çürür. Hatta çocukluğumdan çok iyi hatırlıyorum köyün genç kızları o simsiyaha kesmiş çürümüşlüğü koparıp da gözlerine sürme yaparlardı. Ne kadar dönüştürücü ve yaratıcı bir eylem değil mi?

“Resimlerim topraklarımdır” demişsiniz bir röportajınızda...
Çiftçi elbette öncelikle çiftçilik geleneğine, önceki çiftçilerin bıraktıkları bilgilere göre eker tarlasını. Yani zamanı gelmiş ve olanaklarını hazırlanmış toprağına, nemine, havasına göre ama tam zamanında serper tohumlarını... Ama aynı zamanda kişisel tarlalarının olanakları ve onlar karşısındaki alabildiğine kişisel sezgileriyle de çalışır... İyi çiftçiysen toprağın kıvamını, ateşini, zamanını iyi tanırsın. Senin tutkunla toprağın tutkusu birleştiğinde iyi ürün de buradan çıkar. Ürün sevinci ve zenginliği de ancak bu özellikten çıkar çünkü.
“Hayalperest bir çiftçiyim ben, resimler topraklarımdır!” derken aslında çiftçiyle toprak arasındaki hayatiyet içeren tarihsel ilişkinin benim bir sanatçı olarak tuvallerim ve diğer malzemelerimle aramdaki büyülü ilişkiyle benzerliğine dikkat çekmek istemiştim sadece.
Çünkü şuna inanıyorum ben: Elbette tarla ile tuval arasında büyük fark var ama özde benzerler. Ha çiftçinin ekip biçeceği tarlası ha bir sanatçının resim yapacağı muhtemel yüzey… Kaldı ki zaten her çiftçinin tarlası aynı bilgilerle işlense bile kanımca aynı verimde ürün vermeyecektir. Dağdaki başka... ovadaki başka... soğuk bölgelerdeki, ya da sıcak bölgelerdeki… kumlu, alüvyonlu toprakla, kıraç topraktaki başka başka… Toprağa aşkla dokunuş ile aşksız dokunuş arasında her zaman fark var... 

Atölyeniz büyük... resimleriniz büyük... Bu kadar büyüklük ısrarı neden?
Bir çiftçiye tarlan niye büyük, neden çok tarla istiyorsun diye sorulur mu? Ben tarlalarımı da büyük isterim açıkçası. Yanlış anlaşılmasın, zenginlik için değil ama... Uğraşmak ve büyük sonuçlar çıkarmak için... İsterim ki topraklarım gideyim gideyim bitmesin... Gitmek ve bakmak için... Gittikçe tatmin oluyorum, doyuma ulaşıyorum çünkü... Bir bakıma belki sonsuz bir mekan ve duyarlık genleşmesi yaşıyorum kendi içsel evrenimde. Duyumlarımı bileyliyorum... şeytanlarımı uyandırıyorum... yapma ya da yaşama enerjimi çoğaltıyorum sanki… Bir bakıma böylece de farklı düşünüşleri ortaya koyma imkanım oluyor.

Dünyanın boşlukları, ıssızlıkları, eksiklikleri üstüne düşünen bir sanatçıyım ben. Hayatın oralardan önlenemez trajik ya da rahatlatıcı sonuçlar çıkardığını fark ediyorum. Bu çıkarsamalarda büyük doluluklar buluyorum çünkü. Cevaplanmamış sorulara takılıyor kafam ne yapayım?
Benim atölyelerim de çok aslında. İzmir Kemalpaşa Bağyurdu’nda, Gelibolu Güneyli’de ve burada İstanbul’da üç ayrı atölyede birden çalışıyorum ve aynı anda ilerleyen resimlerim var. Bunları ucuca eklediğinizde öyle heyecan verici bir güven ve rahatlama duygusu içerisine doğru çekildiğim oluyor ki tarifi mümkün değil...  Ayrıca bu resimlerin farklı farklı yerlerde uysal uysal beni bekliyor olmaları da pek heyecan verici... Tıpkı gemicilerin her limanda bir sevgilileri olduğu tevatürü vardır ya aynen onun gibi… ama benimkiler gerçek... Hepsi de aynı dönemde benzer kaygılarla başladılar, muhtemelen de aynı dönemde bitecekler...


Resimlerinizin bittiğine nasıl karar veriyorsunuz?
Sezgilerimle... bu güne kadar yaşadıklarımla... tecrübelerimle... Tıpkı hayat gibi...
Dünyaya nasıl ve nereden bakıyorsam dünyayı algılayışımız da odur aslında. Burada daha da ilerilere doğru gitmem lazım diyorum ve gidiyorum... Bazen bu gidiş hüsranla sonuçlansa da gidiyorum. Bazen de burada durmam lazım diyorum duruyorum... o kadar...
Bitmişlik iddiasının başka bir sihri yok açıkçası...

Sizce üslup taklit edilebilir mi?
Edilebilir elbette… etme niyetinize ve taklit yeteneğinize bağlı. Resmimizde de çok var zaten. Ama kişisel özgün üslup asla taklitle oluşmaz. Bana göre bir mimar ya da mühendis gibi planlayıp hesaplayarak da oluşmaz. Çünkü üslup çok kişisel bir oldurma durumudur ve o da ancak yapa yapa, malzemeyle ilişki kura kura, yarı akıl, yarı bilgi, yarı sezgi ve yarı deneyimle derinleştirilerek oluşturulan kişisel bir varoluş, bir renk, bir tavırdır sonuçta...

Bildiğim kadarıyla resimlerinizde hiç figür kullanmıyorsunuz...
İlk resimlerimden bazıları hariç doğrudur. Gerçekten de akademik anlamda insan/figür kullanmıyorum resimlerimde. Fakat figür olarak değil ama anlam ve duyum olarak benim resimlerimde insan imgesi hep var. Bana göre insan figürünün kendisi de, tuval yüzeyinde onun da yer bulduğu resimsel öğelerin oluşturduğu görsel koronun kendisi de imge için aslında. Bu imge insan figürü duyumu çoğu kez bizzat izleyenin kendisidir.  Bilinen türde imgesiz figürlerle çok uğraşmam. Hayatımdaki figürlerde de sonsuzluğu, derinliği, içinde dolaşılabilecek oylum oylum zenginliği hissedersem varım. Karşımdakinin her yerinde dolaşabilir, beyninin kıvrımlarında kendime yer bulabilirsem kalırım. Elbette karşımdaki de benim ıssız topraklarımda, katmanlarımda…

Resimlerinizdeki sonsuzluk hissine dayanarak size şu “kara delik” iddiasını sormak istiyorum. “Kara Delik” nedir sizce?
Bir astronomi ya da astrofizik uzmanı değilim ki nereden bileyim. Yalnızca şunu söyleyeyim: Hayat herkes için kara deliklerle dolu bilinir-bilinmez büyük fakat sonlu bir sonsuzluktur. Dünyada hiçbir şey sonsuz değil, sonsuzluğun kendisi bile... Böyle konuşuyorum bazen bu konularda konuşmalar yapmam isteniyor, konferanslara bile davet edildiğim oluyor. Tuhafıma gidiyor çok. Oysa ben felsefi bir duyumdan söz ediyorum sadece. Resim yaparken de birçok teknik bilgiye, altyapıya sahip olsam da aslında biraz akılla belki çokça da sezgilerimle hareket etmeyi tercih ediyorum. Ama sona doğru mutlaka akıl elbette… Yani aslında nasıl görüyorsamdan çok, ne hissediyorsam onu resmediyorum desem daha doğru olacak.
Bana göre sadece insan aklı/beyni düşünmez insanın ruhu da düşünür. İnsan salt akılla düşündükçe sanırım resimden biraz uzaklaşıyor gibi. Anlamak, bilmek, hissetmek istiyorsan bulunduğun yerden yeterince uzaklaşmamalısın bence.
Bazı izleyiciler benim çoğu resmimde ölüm duygusunun olduğunu öne sürerler. Oysa ben her durumda yaşamdan söz ettiğimi düşünüyorum. Hayır hayır asla karamsar biri değilim ben. Sadece dünyanın sonsuz bir gerilim içerisinde olduğunu, insan da dahil bütün canlılar için yaşamın da o gerilim boşluğunda devindiğini ve bunun da mutlaka bir süresi, bir sınırı bulunduğunu düşünüyorum o kadar. Zaten figür kullanmasam da resimlerimde yapan ve bakan insanın önünde sonunda ölümlü olduğunu gösteriyorum.  Dünyaya aklınla bakarsan hayatın temel diyalektiğinin de aynen böyle olduğunu hemen anlarsın zaten...

Derinleştikçe mi giriyor hayatımıza sanat?
Başkalarını bilemem ama günümüz sanatının entelektüel bir derinliğe sahip olması gerektiği kanısındayım. Resmin, insanın derinliğindeki entelektüel birikimle, dil yetenekleriyle bir bütünlük oluşturabildiğinde insanla daha derin bir iletişim kurduğunu düşünüyorum.

İzleyici ile aranız nasıl? “Burada ne anlatıyorsunuz?”dediklerinizde tepkiniz ne oluyor?
Her zaman olmuyor elbette ama “Galiba anlatamamışım” deyip geçip gidiyorum. Sanki dünyada her şeyi anlıyor musun ki diyorum. Anladıysan bırak bunlar da anlamadığın olarak kalsın şu dünyada diyorum! Kaçamak yapıyorum olarak algılansa da hem niye bana soruyorsun, resme baksana diyorum! O sana her şeyi anlatır eğer dilinden anlıyorsan diyorum! Sahi ananı, babanı, çocuğunu, sevgilini, arkadaşını, ortağını, diktiğin çiçeği, omzuna konan garip uç uç böceğini anlayabiliyor musun ki?

Sokaktaki insanla sanatçı arasındaki fark nedir sizce?
Çoğu zaman bir fark olmadığını düşündüğümü itiraf etmeliyim. Sorunu anlıyorum evet ama başka bir şey demeye çalışıyorum. Sanatçı çoğu kez anlaşılmadığından şikayet ediyor. Sokaktaki de etmiyor mu sanıyorsunuz? Sanki o meçhul izleyenimiz çok mu anlaşılıyor? Hem sanatçı sokakta gezinmiyor mu?
Trajik olan şu: sanırım ben sokaktaki insanı anlayabiliyorum, en azından anlamaya çalışıyorum. O ise genellikle beni ve resmimi anlamıyor, anlamaya da çalışmıyor pek... Kaldı ki zaten aynı dili de kullanmıyoruz…

Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan bir insandan sanata vakit ayırmasını nasıl bekleyebiliriz?
Bunun için kesinlikle toplumsallığın baskın olduğu bir toplum gerekiyor diye düşünüyorum. Yoksa aç insandan açlığını giderme ötesinde neyi isteyebilirsin ki? Hem buna hakkın var mıdır? Paran sınırlıysa kuru fasulye kuru ekmekle idare etmek durumundasın. Şehriyeli kuzuyu, üstüne de sütlaç ya da kadayıfı seçme hakkın olsa bile olanakların yoksa ne yaparsın ki Allah aşkına?


Sanat eğitimi şart mıdır? Çocuklara sanat öğretilmeli mi?
Bence öğretilse, eğitilse iyi olur. Bundan kötülük gelmez iyilik gelir. Ama bir yandan da eğer istemiyorsa felsefe ya da pratik olarak sanatı kimseye öğretemezsin ya da -biraz daha yumuşak konuşayım, zor öğretirsiniz. Bir eğitim kurumundan mezun olmakla sanatı biliyor sayılmazsın. Sanat öğrenilir bir şey değildir çünkü. Öğrenciyi sanat yoluyla daha oylumlu bir insan olma yolunda teşvik edebilirsiniz.  Ama ona derinlikli bir yön giydiremezsiniz. Giydirilmemelidir de zaten. Çocuk neye eğilimli, hangi hazır kapasitelere sahip ve ne yapmaya niyetli ona bakmak lazım.
Öğretilen şeyler sadece bilgidir. Sanat eğitimi için de geçerli bu. Dünyanın hiçbir ülkesinde şiir yazma okulu yok ama resim yapma okulları var... Okulu yok diye şair yetişmiyor mu? Okullar resim öğrenmek için iyi bir olanaktır, tek yol değildir okul değildir açıkçası... 

Sanat ticareti bu kadar gelişiyorken sanatın sahicisini nasıl anlayacağız?
Toplum nasıl istiyor, neyi istiyor diye sanat yapabilirsin. Hatta yaptıklarını harıl harıl satabilir, revaçta da olabilirsin. Ama bana göre bir orospuluk yöntemidir bu! Sanat bir masumiyet alanı ve itiraz etmek için sanat yapılmalı. İlk insanın karşı diğer insana duyduğu bir masumiyet bu fakat bu çağın yolu ve yöntemleriyle... Yaptıklarının bir ideali, iddiası, zamanı ve tarihsel bağları olmalı. Bakacaksın tarihte bir yeri olacak mı olmayacak mı?

Son günlerin “muhafazakar sanat” tartışmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Sizce  “muhafazakar sanat” olur mu?
Olmaz, kesinlikle olmaz! Değil Cumhurbaşkanlığı makamı, başbakan ya da para babası piyasa istese bile olmaz! Yolunu şaşırıp buna yeltenen sanatçı yapıp da olduğunu söylese de olmaz! Çünkü muhafazakârlık gerçek sanatın karakterine aykırı… Sanat daima devrimcidir,  daima yenidir… Var mı derseniz, var tabii ki, olmaz olur mu? Peki sanat mı derseniz kesinlikle hayır değil derim büyük bir iddia ile.
Artık “sanat olmayan sanat” kavramının tartışılmaya açıldığı günümüzde bunun biraz da o bağlamda tartışılması lazım. Çünkü “sanat olmayan sanat” salt para ve pazar içindir daha baştan ve bu nedenle de bunları sanattan çok tasarım olarak tanımlamak gerekir bence. Yani bir tür imitasyon gibi bir şeydir yapılan. Bu da kötü bir şey değildir benim açımdan. Sadece sanat değildir o kadar… İlla da sanat olmak zorunda mı hem?
Daha kolay anlaşılsın diye abartarak soruyorum: Örneğin muhafazakâr, demokrat ya da devrimci ameliyat olur mu? Ya terzilik, kasaplık ya da çöpçülük? Ama gerçek sanat sokakları süpürüp temizleyebilir, Engels'in ifadesiyle insanı insanlaştırabilir, toplumu iyileştirebilir. Fakat bunu yaparken de ne çöpçünün ne de cerrahın dilini kullanır. Sadece kendi özel alan dilini, görünür görünmez henüz keşfedilmemiş olanaklarını kullanır.
Şunun adını doğru koyalım: Sanat olan sanat daha baştan muhafazakârlığı aşarak var olur. Devrimciliği buradan gelir. Hem alan içi eski değerlere karşı yeni içerikler, formlar oluşturur; hem yeni yapma/kurma biçimleri geliştirir; hem de muhalif bir siyasi tavır takınır.

Sanatın kuralları yok mudur?
Olmaz olur mu fakat söz konusu olan eğer sanat yapıcısı ise öğrendikleri bilgi ve kuralları bilmek ve unutmak kaydıyla. Bilmeden unutmak da mümkün değildir... Sadece bildiğin kurallarla sanat olmaz... Sevişmenin, öpüşmenin okulu mu olur? Öpüşürsün, o kadar... Öpüşürken kuralla mı bilgiyle mi hareket eder insan? Tutku ve inançla yaptığın şey kendi kurallarını da oluşturur ister istemez. Bu da seni rahatlatır, yoluna daha bir heyecanla, güvenle gitmeni sağlar.

Sanat bulunur mu sizce, bulunursa nasıl bulunur?
Bulunur mu ya da her kul bulabilir mi emin değilim. Fakat arayan eninde sonunda bulur. Fakat iyi sanatı bulmak biraz daha zor bir şeydir sanıyorum.
Tıpkı hayat gibi, tıpkı bütün derin ve değerli şeyler gibi. Sen değerliyi bulursun da kabul ettirebilir misin çevrene. Hep zorluk vardır bu çizgide. Örneğin buluyorsun hayatının en değerlisini fakat anan baban diyor ki “olmaz böyle, bu kafayı değiştirmelisin”.  Onları mı dinleyeceksin? Ancak kafanın dikine gidersen başarırsın bulmayı da bulduğuna sarılıp başarmayı da. Bir de tam bulacağın noktada neyi bulduğunu fark edemezsen başarısız olursun. Say ki yüksek ve zor bir dağa tırmanıyorsun. Say ki her yeni adımda zorlanıyorsun sürekli. Say ki neredeyse zirveye varmak üzeresin! İşte tam o durumdayken hedefine ve gücüne olan inancını kaybedersen, neyi buluyor olduğunu unutursan düşersin tepe taklak. Bir daha da asla tırmanıp da bulamazsın, ilerleyemezsin! Ancak azmin varsa başarırsın! İnanç olarak ölürsen, aklın akıl olmaktan çıkarsa, tırmanmaktan vazgeçersen düşersin ve her düşüş bir sonraki düşüşlerin de tetikleyicisi olur.
Ben derim ki: atına binip gideceksin. At huysuz olsun, boşver! Sen her koşulda üzerinde kalmayı bil yeter ki!  Yeter ki sağlam bir bulma, başarma hedefin olsun. Atın mı iyi değil? Değiştir kardeşim!
Az şey değil, her değerli şey gibi öncelikle sanatı hak edeceksin. En büyük enerjini sevdiğine, arayıp durduğuna vereceksin, ona saklayacaksın. Başka yerlerde harcayıp da sıra en değerli ve asıl olana geldiğinde  “Kalmadı! Bu kadarı da yeter!” diyorsan o senin salaklığındır ne diyeyim?  Yani kendini sanatına vermezsen bekleyip umma ki o da kendini sana vermez.  Verdi zannedersin ama vermez. Hak etmelisin sanatı... Hak ettiysen bulursun mutlaka... umudunu kaybetme… çalış yürü sadece ve düşün…

İzleyicinin olmadığı bir yerde sanatçının resim yapması mümkün mü?
Sanatçı izleyici etkileşimi ilerlemek için elzemdir. Çok az sanatçı beğenilmediğinde de sanat yapmayı sürdürebilir gibi geliyor bana. Van Gogh bütün ömrü boyunca ancak 5-6 yıl resim yapabilmiştir ama başarmıştır. Fakat hayatını bu tutku yüzünden genç bir yaşta kaybetmiştir.
Sanatta, politikada, bilimde milyonlarca şey araştırılır, çalışılır.  Ama sadece birkaç kahraman doğruyu bulur. Bu büyülü, meşakkatli insani bir arayıştır…

Sanatla aşk arasında nasıl bir ilişki vardır sizce?
Atıyorum, insanlığın yüzde 95'inde aşk duygusunu hissetme ve yaşama kapasitesi yoktur. Herkes tutkulu değildir, tutkuyu ve ısrarı ve bunların derinliklerinden fışkırabilecek olanları anlayabilecek kapasitede değildir. Tıpkı gerçek sanattan herkesin anlayamayacağı gibi gerçek aşktan da anlayan, onu görme ve yaşama şansını yakalayabilen insan sayısı da çok azdır sanılanın aksine... Kendi kapasiten kadar yaşarsın dünyayı öyle değil mi? Kaldı ki çok özel bir alan bilgisini ve Ekrem Kahraman'ı da, Sartre'ı... Camus'yü... Arthur Rimbaud'yu ya da Nazım Hikmet'i de. Biri birinde sadece bir cümle, bir imgeyken üstelik... Öbüründe 100 cümledir, sonsuz imgedir. Ama bir başkasında sadece cümle değil, aynı zamanda felsefi bir iddiadır... Her ağaç gövdesinden süt ya ada reçine salgılamaz. Salgılatamazsınız da... Doğanın kapasitesi gibi bazı insanlarda da algılama kapasitesi, akıl kapasitesi, duygu kapasitesi olmayabilir. Bizim trajedimiz de burada başlıyor zaten. Biz sanatçılar, entellektüeller, henüz olmamış insanlardan bunları bekleyip duruyoruz işte...

Sizce nedir aşk?
Aşk karşılaşılması sürpriz, karşılaşıldığı zaman da insanı hesap edilememiş, beklenmedik sonuçlara sürükleyebilecek yaratıcı ani bir durumdur. Bir anlam, vazgeçememezlik, olmazsa olmazlık çarpmasıdır. Çarpmanın tarifi mi olurmuş bırak öyle kalsın bence...

Hangisi aşk, nasıl bileceğiz peki?
Kristof Kolomb Amerika kıtasına giden ilk batılı denizci kaşifti biliyorsunuz ama bu ünlü kaşif gittiği yerin yeni bir kıta olduğunu fark edemedi. Bu Kolomb'un trajedisiydi bence. Görememişti, bilememişti... üstelik pek güvendiği aklı ve bilgisi de kör kalmıştı. Bunun yeni bir kıta olduğunu oraya sonradan giden Amerigo Vespucci iddia etti ve bu kıtaya Amerika denilmesinin nedeni de buydu. 
Bilmek çok önemlidir fakat bulduğunun değerli ve yeni bir şey olduğunu bilmek çok daha önemlidir. Pollock’un bulduğu şey değerli bir şeydi, bu yüzden de kendisini sanat tarihinin sayfaları arasında yerleştirdi. Fakat yaşadıkları derin bir hayal kırıklığıydı. Bulduklarını hazmedemedi ve sonunda intihar etti. Van Gogh da aynı şeyleri yaşamıştı. Pollock onun trajedisini görememişti. Ona bakmıyordu çünkü. Kendi trajedisi de zaten bu görememezlik üzerine kurulmuştu.
Tarih benzer kaşifler, buluşlar ve yaratıcı trajedilerle dolu. Bulduğun şey aradığın şey olmayabilir bazen... Aramaya devam edeceksin… Bulursan da durup bir nefes alacaksın…

Aramak kötü müdür?        
Aramak elbette kötü bir şey değil! Fakat bir önce yaşadığımız bir sonra yaşayacağımızı da belirler. Aradıkça aradıkça giderek uzaklaşırız, yalnızlaşıp seçkinleşiriz. Sen farkına varmasan da derin bir bilgelik ve yalınlık oluşur derinliklerinde... Eğer ne olduğunu anlayamazsan, anlar da gereğini yapamazsan sonun iyi olmaz bence... Fakat sen yine de yalınlık için, öz için, huzura ermek için ara... daha ne diyeyim?
Kapasiten yoksa aşka ulaşamazsın. Bilgisayar gibi… Belleğinde aşık olma programın yoksa aşık olamazsın. Aşık olmak öğrenilebilir. Çaresizliği çareye dönüştürebilirsin… ama önce istemen, önce yürümen lazım…

Mutluluk nedir sizce?
Mutlu olmayı bilmekle mutlu olmak farklı şeyler... Ama yine de bunun formüllerini vermek istemem. Formül her zaman hayal kırıklığı yaratır. Fakat yine de dünyanın, hayatın anlamını kurmak, gerçek mutluluğu da aramak lazım. Yolumuz çok uzun... Herkese kolay gelsin!

10 Haziran 2012 Pazar

As If I Am Not There

Geçen yıl festivalde kaçırdığım filmlerden biriydi: As If I'm Not There
Çok değil kısa süre önce Bosna savaşında yaşanılanları anlatıyor film.
Kadınlar, bedenleriyle de savaşı yaşarken, gündemdeki söylemler geliyor aklıma. Müthiş bir film değil ama burada kayıt altına almak istedim. Hayatta kalmak demek bazıları için nefes alıp vermekten ibaret değil işte...