Istanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Istanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2012 Salı

Filmekimi 2012 İzleme Listesi

Sonbaharı çok severim, yapraklar döküldü mü ben dirilirim. Benim saatim doğa anadan ters işliyor ama haklı sebeplerim var: Filmekimi gibi! 


Bu yıl, 11  yaşına basan sonbahar film günleri;  39 filmle 29 Eylül - 7 Ekim tarihleri arasında bizleri 7. sanat ile doyuracak. Merakla beklediğimiz, Haneke, Loach, Bertolucci, Kim Ki duk, Kiarostami, Gondry gibi usta yönetmenlerin son yapıtlarını da izleme şansını elde edeceğiz.

Filmekimi, İstanbul Film Festivali yanında leblebi gibi kaldığından, program açıklanır açıklanmaz kendi izleme listemi genel çerçevesiyle oluşturdum, program yapacakların da umarım işini görür. Filmekimi 2012'de ne izlenir? sorusuna yanıt olmasını diliyorum.

Film günlerinde yokluğu daha da sızlatan Emek Sineması'nı ne kadar özlediğimi yazmazsam bu yazı eksik kalır der sizi filmlere sevk ediyorum...

 Ustaların filmleri izlenmezse olmaz!

Adı üstünde, ustalığını kanıtlamış yönetmenlerin son yapıtlarından izlemezsem ayıp olur filmleri.

Haneke - Amour
Ken Loach - The Angels' Share
Ki-duk Kim - Pieta
Michel Gondry -The We and the I 
      
Abbas Kiarostami - Like Someone in Love

Merakla beklenilenler

Bu yıl benim için önemli bilumum festivalde övgülere boğulmuş ya da  konusu, coğrafyası, yönetmeni ya da senaristiyle benim için gidilecekler filmleri.


Jagten
Beasts of the Southern Wild
Ruby Sparks

Looper
Kebun bunatang
7 dias en La Habana
Dupa dealuri
Wrong
İşte, izleme listemde öne çıkan filmler bunlar. Bilenler bilir, bu kadar az filmle ruhum doymayacağından, bu liste uzayıp gidecektir. Herkese şimdiden iyi seyirler...

Tüm programı buradan inceleyebilir, bana da önerilerde bulunabilirsiniz ;)


10 Haziran 2012 Pazar

As If I Am Not There

Geçen yıl festivalde kaçırdığım filmlerden biriydi: As If I'm Not There
Çok değil kısa süre önce Bosna savaşında yaşanılanları anlatıyor film.
Kadınlar, bedenleriyle de savaşı yaşarken, gündemdeki söylemler geliyor aklıma. Müthiş bir film değil ama burada kayıt altına almak istedim. Hayatta kalmak demek bazıları için nefes alıp vermekten ibaret değil işte...


23 Nisan 2012 Pazartesi

İstanbul'un Sokak Köpekleri

31. İstanbul Film Festivali'nde izlediklerim arasında belgeseller de vardı. Festival listelerimin vazgeçilmezleri olan belgesellerden birini özellikle çok merak ediyordum. Pek severek okuduğum İstanbul'un Köpekleri kitabının yazarı Catherine Piguet, bu belgeseli yaratandı. Yönetmen koltuğunda da Hayırsız Ada animasyonuyla Cannes'da da ödül alan: Serge Avedikian.

Bir öğlen tatilinde belgesel çekim ekibini Beyoğlu'nda görmüştüm. Ekipte yeralan arkadaşım Tolga'ya heyecanımı belli etmiş:"Şu sokaktaki kara köpeği de çekin, buradaki sarı köpeği de çekin" diyerek kendimce tanıdık simaların adreslerini vermiştim. Film çekildi ve sonunda beyazperde de izleme vakti geldi. Her gün selam çaktığım, bir dolu fotoğrafını çektiğim Sehpa belgeselin yıldızıydı.

Yönetmen Avedikian, bir röportajında, şehri köpekler sayesinde öğrendiğini söylüyor. Bir turistin, hatta belki İstanbul’da yaşayanların çoğunun göremeyeceği yerlere gitmiş onların peşinden. Tam da benim gibi, onlarsız bir İstanbul düşünemiyorum, ama iyi olmalarını istiyorum, aynı yerlerde aynı mutlu ve sağlıklı bir biçimde görmek istiyorum. Bu büyük bir istek mi? Bence hayır! İstanbul, biz insanların olduğu kadar onlarında da patilerini basa basa yürüyeceği bir şehir!

İşte benim objektifimden İstanbul Sokak Köpekleri yeni albümü karşınızda!

Onu daha önce buradan hatırlarsınız, Çırağan - Beşiktaş dolaylarından bir dost.


Sarışın arkadaşıyla sabah dedikodusunda...

Taksim AKM önü, sanatsever köpeği, yıllardır oraları bekliyor.


Burgazada'nın iskele ekibinin en kızılı, yirim.

Tophane Gülü, yıllardır orada yokuşu çıkarken solda görürsünüz. Ceyda ile meşk içinde...

Sevgilim! Bir sabah görmesem meraklanıyorum, İstiklal Caddesi'nin girişinde...

Beni görünce, başlar oyuna. (Blogun yıldızlarından biri kendisi)

Patiler de havaya: Çak dostum!

Burgazada sakinleri'nden kendisi...




Sevgi gördü mü, memişler fora...

Adalardan bir yar sevdim; uykucu mu uykucu...

Kilise duvarı bekçileri, Burgazada

Biri bana mı seslendi? (Beşiktaş, iskele civarı)

Patilere dikkat! (Burgazada) 


Bilge köpek! Tepebaşı, Pera Palas Oteli civarı

"Bu kuru mamalar pek lezzetsiz, bana şuradan bir kıymalı börek alsan!" (Sarıyer)


8 Nisan 2012 Pazar

Ave

Bulgaristan topraklarından bir filmdi Ave. Yaşam, kaçış, aşk ve ölüm üzerine soluduğumuz "hayat" gibi gerçek bir öyküydü. Filmden önce, yönetmen Konstantin Bojanov izleyicilere: "Böyle güzel havada, hele de Pazar günü saat sabahın 11'inde filmimi izlemeye geldiğiniz teşekkür ederim." dedi. Haklıydı da, ben günlerdir tüm özel yaşantımdan, uykumdan feragat edip filmden filme koşuyorum, bir çok sinefil gibi. Ama sevgi böyle bir şey işte, sevince insan emek veriyor, veriyor, veriyor...


Yol filmlerini çok severim; yol almayı sevdiğim kadar. Ave'de bir yol filmiydi. Bulgaristan topraklarında yol aldık, ölümler gördük, hayattaki roller ve yalanlar üzerine gittik, acılarımıza ortak aradık onları paylaşarak küçültük. Bunlar olurken aşk da gördük, hem de en naifinden. Hayat da böyle bir şey işte: "Mutlu son" her zaman tüm ekranı kaplamaz, siz kenarından köşesinden bulursunuz.

Filmin şarkısı Catherine Feeny sesinden  You Better Run sizlerle...


Fahişelere Güzelleme - Whores' Glory

Dün akşam bir belgesel izledim ki, zihnimden silinmeyecek diyebilirim. İsminden de anlayacabileceğiniz üzerine seks işçilerini anlatan bir çalışmaydı. Üç coğrafya: Tayland, Bangladeş ve Meksiko. Dünyanın yol açmak için kendilerini kenara ittiği kadınların hikayeleri. Bangledeş'deki küçük kız geliyor aklıma: "Ben bu sorunun yanıtını merak ediyorum, kim yanıt verebilecek bana? Neden bu dünyada kadınlar acı çekmeye mahkum, neden?"


 Bir yerlerde rastlarsanız izleyin derim: İnsanlığınızdan utanacağınızı baştan söylemeliyim. Belgesel'in müzikleri de bir o kadar etkiliydi. İyi bir karma soundtrack yapılmış. İşte onlardan ikisi...




6 Nisan 2012 Cuma

31. İstanbul Film Festivali

İstanbul Gezentisi, 31 Mart - 15 Nisan arasında, iş ve uyku, tuvalet vb. temel ihtiyaçları haricinde 31. İstanbul Film Festivali seanslarında! Bundandır ki buraya yazacak zaman yok. Geçen gün dediğim gibi, şu izlediğim filmleri bir bir buraya yazacak zaman olsa da herkesle paylaşsam. Bugün henüz festivalin 7. günü ve daha izleyeceğim çok film var, film listemi buraya yazarak başlayayım bakalım. Filmler, yıpranmış çizelgemden yazılmaktadır, orjinal isimlerini yazmak için vakit harcamıyorum, dileyenler buradan bakabilirler. Bold olanlar, şimdiye kadar izlediklerim arasında gönlümde biraz daha fazla yer edinenlerdir.


  1. Gece Masalları
  2. Sibirya, Monamur
  3. Michael
  4. Kardeşler
  5. Cesaret
  6. Aşkın Karanlık Yüzü
  7. New York, New York
  8. Bir Dilek Tuttum
  9. Akasyalar 
  10. Michel Petrucciani
  11. Tanrının Kuzusu
  12. Sade Bir Hayat
  13. Gökyüzünde Bir Ayna
  14. Arirang
  15. İyi Niyetler
  16. İsyan 
  17. Nefes
  18. Gurbet Kuşları
  19. Yurtsuzlar
  20. Fahişelere Güzelleme
  21. Alpler
  22. Ave
  23. Leyla ile Kurtlar
  24. Afrika Ana
  25. Bir Devrimden Parçalar
  26. Kızıl Söz
  27. Tepedeki Ev
  28. Kaplan ve Ejderha
  29. Daha İyi Bir Hayat
  30. Süper Kahramanın Ölümü
  31. Bok Çukurundaki Kadın
  32. Gecikme
  33. İstanbul Sokak Köpekleri
  34. Hoşçakal
  35. Sadece Rüzgar
  36. Crulic - Öteki Tarafa Yolculuk
  37. Nehir Bir İnsandı
  38. Yalnız Gezegen
  39. Mutluluğa Boya Beni
  40. Uyuyan Ses
  41. Yasak Aşk
  42. Güzel Günler Göreceğiz
  43. Oslo, 31 Ağustos
  44. Kabuktaki Çatlaklar
  45. Barbara
  46. Gümüş Uçurum
  47. Ömer Beni Öldürmek
  48. Şeytanın Yüzü
  49. Kırışıklıklar
  50. Olduğun Gibi Gel
  51. Yarı Yolda 
  52. Altın Lale - Uluslararası Yarışma
Emek Sineması'nı çok özlüyorum. Şenlik, onsuz her gün daha öksüz...



24 Ocak 2012 Salı

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 2012

Yılın en sevdiğim günleri başlıyor: Film Festivali günleri...
İlk festival; !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 16-26 Şubat tarihlerinde İstanbul'da. Program yarın açıklanıyor, şimdiden merakla bekliyorum. Ardından 31 Mart tarihinde İstanbul Film Festivali başlayacak ki, şimdiden işten izin alıp filmlere dalma hayalini kuruyorum.

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin yeni hazırladıkları reklamlarına bayıldım. Reklamın kahramanı küpleri, aşağıdan izleyebilirsiniz. Filminiz bol olsun!

3 Mayıs 2011 Salı

Sinema Bir Şenliktir

30. Uluslararası Film Festivali'nde izlediğim filmlere dair sözüm ona, tüm festival yazı yazacaktım, yine filmlere öyle daldım ki verdiğim sözü tutamadım. Karınca kararınca 2-3 festival yazısıyla, tembel tenekenin tesellisi kisvesi altında bir nebze de olsa verdiğim sözü tuttuğumu düşünüyorum. Başlığı Onat Kutlar'ın yadigar kitabıyla yapıp sinema deyince kendisini anmak istedim. 

Son zamanlarda festivalden aldığım hızla öyle çok film izliyorum ki, durdurana hakikaten aşk olsun. İşte bu yazımda gerek festivalden, gerekse ev - sinema ortamlarında son dönemde izlediğim filmlerden bir seçki yapmaya çalışacağım. Sanırım sadece çok küçük bir kısmı olacak, haydi rastgele!

Bu arada,  film listelerimle kendilerini bezdirdiğim film sağlayacılarıma -o kişiler kendilerini bilir- buradan teşekkürü borç bilir, yeni listelerimi hazırladığımın haberini vermek isterim. :)

 
Incendies (İçimdeki Yangın)

Lübnan asıllı Kanadalı Wajdi Mouwad'in tiyatro oyunundan uyarlanan bu dokunaklı filmi, aniden çıkan bir işimden dolayı festivalde biletim olmasına rağmen izleyememiştim. Geçtiğimiz hafta vizyona girdi de dün akşam izleyebildim. Yönetmen koltuğundaki Dennis Villeneuve kanımca bir tiyatro oyununu uyarlarken bunu seyirciye hiç de çaktırmıyor. Özellikle bazı sahneler epey de duygu sömürüsüne "gebeyken" bunları gayet uzaktan seyirciye göstermesi de yönetmenin bence başarısı. Kurgusu, ışık kullanımı, yakın planlar gibi ayrıntılarla da yönetmenin diğer başarılarını sıralayabiliriz.

Müziklerde Radiohead'den Like spinning plates ve You and whose army seçimi nasıl da filme denk düşüyor, pek ala olmuş diyebilirim. Bunu seven bunu da sever gibi olacak ama aynı dönemi anlatan 1998 yapımı West Beyrouth filmini de izlemeniz naçizane tavsiye edilir.

"Şarkı söyleyen kadın"ın hikayesinde, "Bir artı bir, bir eder mi?" sorusunun yanıtını buluyoruz
Maalesef geçmişin bugünden hiçbir farkı yok, her an her yürek bir yangın yeri, acılar gittikçe katmerleniyor.
Ama filmde dediği gibi: Hep beraber olmaktan daha güzel bir şey yoktur!



Amador

Los lunes al sol (Güneşli Pazartesiler) filmini çok severdim. Fernando Leon De Arano'nun ondan sonra çektiği diğer bir filmi Princesas ile de sevgim katmerlenmişti. İşte onun son filmi olan Amador'u festivalde görünce kaçırmadım.

Amador'da geçen yıllarda yine festivalde izlediğim La teta asustada (Acı Süt) filmi baş karakteri olan mahsun kızımız, bu filmde de eksen karakter.

Film, mutsuz ve hatta umutsuz kızımız Marcela'nın hikayesini anlatıyor bize. Aldıkları buzdolabının taksitlerini vermek için girdiği yeni işi olan Amador'a bakıcılıkla değişen hayatını gözlerimize seriyor.




Les mains en l'air (Eller Yukarı)

Festivalin son günü yani pazar günü sabahı izlenebilecek en iyi filmlerden biriydi kendisi. Film, asil ülke Fransa'nın göçmen politikalarına yaklaşımını çocukların gözünden anlatıyor. Yönetmen, Çeçen kızın kendisiyle aynı okula giden Fransız ve diğer göçmen arkadaşlarıyla yaptığı çılgın eylemi gülümseyerek izlettirip, olayın tüm ayrıntılarını böyle vermeye çalışıyor. Çocuk oyuncular çok başarılı! Tabii Ozon'un 5X2 filminden de tanıdığımız Valeria Bruni Tedeschi'nin oyunculuğunu da es geçmemek lazım.
"Eğer zorunlu olmasa kim yaşadığı toprakları terk etmek ister ki?"  temalı orta şekerli bir film kendisi.

7 Nisan 2011 Perşembe

Hayatımız!

İtalyan yönetmen Daniele Luchetti'nin 2007 yılında çektiği Mio Fratello E Figlio Unico (Abim Evin Tek Çocuğu) sanırım izlediğim ilk filmiydi. Senaryo, kurgu, müzik ve oyunculuklarla sevdirmişti bana kendini. O günlerde şöyle demişim film hakkında:

"İtalya, 70'li yıllar, siyasi görüşleri birbirinden zıt iki erkek kardeş...Daniele Luchetti imzalı İtalyan sinemasının yeni örneklerinden, trailerinda Nada'nın Ma che freddo fa adlı güzelim şarkısı kullanılmış. Filmekimi 2007 kapsamında izlenilebilir."

Yahu yıllar ne çabuk geçiyor... Bugün izlediklerimden biri de, Luchetti'nin 2010 yılında çektiği -yani son filmi- La nostra vita (Hayatımız) adlı filmiydi. Film, gerçek bir dram. "Gerçek"ten kastım, özellikle gözleri yaşlandırmaktan kaçınan tarzda. Hani Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum'u gibi değil. (Kendi benzetmeme kendim çok güldüm tam da burada.) Filmde, öyle ağır yaralar açılırken, duygu sömürüsü hiç yok. Hayatta en sevmediğim unsur olan demogoji, sinemada da karşıma çıkarsa o filmi hiç affetmem. İşte, La nostra vita'da demogoji yoktu, ilkin bunu çok sevdim. Analoji yaparak, işçi sınıfından bir ailenin hayatlarına tanık olduk. Filmin merkez müziği olan bir şarkı vardı, sanırım İtalya'da popüler bir şarkıymış. Filmin esas adamı Cloudio'yu canlandıran ve film boyunca nereden tanıdığımı (hangi filmden) anımsayamadığım Elio Germano'nun Cannes'da bu rolüyle en iyi erkek ödülü kaptığını aslında Biutiful'daki rolüyle Javier Bardem ile paylaştığını da belirtmem lazım. İyiydi vesselam...

İşte bir sahne vardı ki, orada tutamadım kendimi. Filmin esas adamı Claudio'nun malum yerde Anima fragile şarkısını söylediği an. Bir acı bu kadar iyi ifade edilebilirdi. Filmlerde bazı sahneler hep bir şeyleri anımsatır ya hani, bazen bir müzik, bazen bir roman, bazen bir ses. İşte filmin o anında Birhan Keskin'in Enstrümental şiiri geldi ve yerini aldı bende...

Enstrümental

Aksın, içimde bir nehir gibi
Dolanan keder
Unuttuğum, unutmaya çalıştığım ne varsa
Bende durmasın
İçimde öyle çok ki, her gidenden
biriktirdiğim melekler

zaman insafsızlık etmese
kederin oyduğu tarafımı sana getirsem
kalem beni tutmasa, anlatsam sana
siyah, simsiyah bir engerektir zaman
ve kış neler eder insana
nasıl yarım bırakır, ayırır parçalara
sense kışı yaşamadın daha

reddettim bütün kesinlikleri
kalbim bu hayale bir daha inansın diye
siyah... değişmiyor,
siyah hala nehir içimde
ve kalbim anlamıyor
adalet yok, niye?

Yıktığım, atladığım, söndürdüğüm
Bir yangın yerindeyim
İçimde sadece, dediğim gibi
Her gidenden biriktirdiğim melekler
Kalbimin üstünde bir daha hançer

6 Nisan 2011 Çarşamba

Filmler, Kitaplar, Umutlar...

"Another Year" filmini izledim bugün. İster domates ol, ister balkabağı, ister insan... Filizlenirsin bazen, bazen yeşerir, meyve dahi verirsin, son hasatlar toplanır, kış gelir bazen toprak dinlendirilir. Ne olursa olsun mutlak yalnızlık bakidir, bunu Mike Leigh  ustaca dillendirmiş filminde, ne çok ayrıntı ne çok ironi vardı. İletişimsizlik, samimiyetsizlik, aşksızlık, sevgisizlik, yaşlılık, ölüm etc. etc. etc. Neredeyse tüm film boyunca onların yanındaydım, daha yeni toparlandım diyebilirim.


 Filmden çıktıktan sonra pek sevdiğim yazar Haruki Murakami'nin Noruvei no mori (İmkansızın Şarkısı) kitabının uyarlaması olan filmi 4 gün sonra izleyeceğimi anımsadım. "Umarım iyi bir uyarlamadır" diyerek günleri sayacağım kesin. Az önce bir kez daha filmin trailerini izledim sanki kitabı kadar iyi bir yapıt olmayacak gibi kuşkular düştü, bakalım bakalım...

"Yaşamın bir bisküvi kutusuna benzediğini düşün, yeter... Bir bisküvi kutusunun içinde, her tür bisküvi vardır, sevdiklerin de, pek sevmediklerin de, öyle değil mi? Ve insan sevdiğini önce yerse geriye pek sevmedikleri kalır sadece. Ben kötü günler geçirdiğimde hep böyle düşünürüm işte. Şimdi bunu yaparsam, sonrası daha kolay olur, derim kendi kendime. İnan bana, yaşam bir bisküvi kutusu gibidir." 
(Haruki Murakami, İmkansızın Şarkısı)



5 Nisan 2011 Salı

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali Güncesi

Bugün mesaim Mısır Apartmanı yerine, Atlas Sineması'ndaydı. Tüm gün izinli olmamla beraber 3 film izleyebildim, filmlerin hepsi Atlas'daydı. Hatta ilk iki filmde yerim 1. sıradaydı ve bir koltuk farkıyla aynıydı. Şöyle de bir pişti oldu ilk iki film yanımdaki de aynıydı. Aynıydı derken, tanımadığım bir seyirci. Kıssadan hisse, Tayvan, Kore ve Rusya dolaylarında seyir halindeydim. Tayvan ve Kore filmlerinde öyle çok yendi içildi ki, hala açlık hissetmiyorum. Bu Uzakdoğulu kardeşler az ama sık yiyorlar ben bunu gördüm bugün. Her iki sahneden birinde chopstick!

Yi ye Taibei   (Elveda Taypey)

Tayvan'ın en kalabalık şehirlerinden birisi olan Taipei, filmin yönetmeni Arvin Chen'i epey etkilemiş ve bu film çıkmış ortaya.

Hafif, keyifli bir film Yi ye Taibei. Filmin esas oğlanı, Paris'e giden sevgilisinin ardından kendini Fransızca'ya verir. Her gün bir kitapçıya giderek, Paris'teki sevgilisini düşünerek Fransızca kitaplardan pratikler yapar. Kitapçıda çalışan filmin esas kızı ile arkadaşlıkları bir akşam tam da zamanında gelişir. Bir paket ve 4 turuncu takım elbiseli tip ortaya çıkar, olaylar gelişir. Hikaye tatlı, karakterler eğlenceli.

Filmde öyle çok Çin yemeği var ki, oğlumuzun zaten ailesi lokanta işletiyor üzerine de dışarıda yenilen yemeklerle Çin mutfağı eksiklerimizi neredeyse tamamlıyor.


Ha Ha Ha  

Korece  yaz anlamına gelen "ha" karakterine dayanan filmin adı, iki arkadaşın pirinç birası eşliğinde sohbetlerini içeriyor. Ama ne sohbet! Aslında aynı yerlerde hatta aynı insanlarla beraber olan bu iki arkadaş, bunun farkında bile değillerdir.  

Birbirlerinden habersiz geçirdikleri yaz günlerini, aşklarını, arzularını, kaygılarını masaya koyarlar ve erkek erkeğe sohbet ederler. Bugün izlediğim ilk filmden de fazla yerler ve içerler hatta bir çok kez sarhoş olurlar. Güney Kore'nin sıcak ama yağmurlu günlerinde geçen bu filmin mütevaziliği ne kadar hoşsa, bazı diyalogları da o kadar sıkıcıydı diyebilirim.


Utomlyonnye Solntsem 2- Predstoyanie (Güneş Yanığı 2)

Nikita Mikhalkov'un 1994 yılında çektiği Utomlyonnye Solntsem'i lise yıllarında Alkazar'da izlemiştim. Filmin son sahnesi yani arabada olanların ardından epey gözlerimi sildiğimi hala anımsıyorum. O zamanlar Mikhalkov Abi'nin üçleme yapacağını, Kotov'un da ölmeyeceğini bilmiyordum tabii.

 İlk film 1936 Rusya'sında geçerken, üçlemenin bu ikinci filminde 1941'lerdeyiz. Naziler, Rusya'ya gelmiş, Kotov ve kızı Nadia ayrı düşmüş. Nadia kızımız büyümüş serpilmiş, hemşire olmuş. Pek de sinemada görmeye alışık olmadığımız Almanların Sovyet Cephesi'nde geçen (Genelde Yahudi tarafını biliriz.) bol kanlı bir savaş filmi. Böyle anlatıyorum çünkü birincisinden sonra bu devam filmi pek de samimi gelmedi bana, hele de aradan geçen 16 yılın hatrına bir devam filmi niteliğinde de değil bence.  Ayrıca bugüne kadar çekilmiş en pahalı Rus filmi olduğunu da söylemeden geçmemek lazım.

3 Nisan 2011 Pazar

30. Uluslararasi İstanbul Film Festivali'nde İlk Filmler

Cumartesi başlayan 30. Uluslararasi İstanbul Film Festivali'nde bu hafta sonu üç film izledim. Her yıl gibi bu yıl da, festival günlüğü yazısı yazmak çok istiyorum. Bakalım başarabilecek miyim? Bu hafta sonu biraz rahattı, önümüzdeki iki hafta sonu 3'er filmle yoğun geçecek gibi görünüyor. Ondan önce de iş çıkışı izleyeceklerim cabası. Güzel günler bunlar, her yıl beklediğim, her yıl öncesinde hazırlıklara başladığım. İzlediğim filmlerden şöyle spoiler vermeden kısaca bahsetmek istiyorum. Hani harika değillerdi ama izlediğime de memnun olmadım dersem yalan olur.

Bakalım yarın izleyeceğim Bela Tarr'ın son filmi A torinoi lo (Torino Atı) bana neler hissettirecek?


Made In Dagenham (Kadının Fendi)

1968 yılında, İngiltere Dagenham'daki Ford fabrikasında çalışan kadın işçilerin artık "cinsel eşitsizliğe dur" demek için başlayan cesur hareketlerini anlatan film hafiften klişeler içerse de sıkılmadan izlettiriyor kendisini.
 
Erkeklerle aynı işi yapıp, kadın oldukları için "vasıfsız" olarak adlandırılan ve bununla da kalmayıp, erkeklerin maaşının yarısını alan İngiliz kadınlarının hak mücadelesi, trajikomik unsurlarlarıyla da gayet keyifliydi. Sadece fabrikaya ve devlete değil kocalarına da başkaldıran kadınlar sonunda kazanır ve 1970 yılında yasa çıkar.

Filmde bir kadın diğer bir kadına şöyle der:
"...Hep tarih kitaplarını okurken, tarih yazan insanların neler hissettiğini merak ederdim. İşte sen bunu bana anlatacaksın."



Majki (Anneler)

Makedon yönetmen Manchevski'nin Before The Rain (Yağmurdan Önce) filmi en sevdiğim filmler listesinde yıllara rağmen her daim yer alır. Bugün izlediğim ilk film, Manchevski'nin Senki'den (Gölgeler) sonra çektiği son filmi. Senki'yi de sanırım 2 yıl önce yine festivalde izleyebilmiştik.

Film, üç ayrı hikayeyle bize başka başka annelerin öykülerini anlatıyor. Benim favorim ikinci hikayeydi, unutulmuş bir Makedon köyü, bir nine...
Üsküp, Mariovo ve Kicevo'da geçen hikayelerde kesişen ayrıntılar da yok değil, Manchevski'nin bunu pek sevdiğini önceki filmlerinden de biliyoruz zaten.



Hjem til jul (Yeni Yıl)

Norveçli yönetmen Bent Hamer'i Factotum ve O'Horten ile pek sevmiştik. O'Horten'den üç yıl sonra çektiği bu filmde kendisini başka görüyoruz ki, diğer filmleri de birbirinden epey uzaktı. Pek beğenmediğim bugünün ikinci filmi Hjem til jul, daha önce de çokça izlediğimiz farklı insan hikayelerinden oluşan bir film.

"Yeni yıl"a girerken Norveç semalarında kimler neyin peşinde, kimler neye üzgün, kimler neyi sorguluyor bunlara dair anekdotlar görüyoruz. Ülkelerinden kaçan Arnavut / Sırp çift, eski futbolcu sokaklarda yaşayan Jordan, ailesi dağılmış Paul, metres, doktor, ergen çocuk hemen aklıma gelenler. Pek tabii bu küçük hikayelerde keşisen hayatlarla da yönetmen ilgiyi yüksek tutmaya çalışmış. Yeni bir şey var mı? Ben göremedim maalesef. Lakin şu kuzey ışıkları nasıl bir şeydir, nasıl görülesidir!