Sokakları severim, hele insansız olanları daha çok severim. Tatil bu ya, tenha bulduğum sokaklara attım kendimi. Eğer meraklı bir tipseniz, o sokaklarda ne çok ayrıntı görüyorsunuz siz tahmin edin. Pek tabii, sokakların olmazsa olmazı patili dostlarım... Köpeğim Charlie Chaplin'den emanet hepsi, pek severdi kendi de sokaktaki arkadaşlarını, az kediden de pati yemedi bu sıcak oyunbaz yaklaşımlarıyla. Hala burnumda kokusu, çok özlüyorum, çok...
Öğlen birası da hep uyku yapıyor...
Günler güzel geçiyor, bu tatil hepimize iyi geldi diye umut ediyorum. Hoş, daha dolu dolu iki gün varken, neler yapılmaz ki diye listeler yapılırken, yetmiyor günler, saatler. Saat demişken hadi iyiyiz yine, bugün hepimize 25 saat!
Yastıksız asla uyuyamam!
Şu canım tatil günlerinde şunu farkettim, kendimle başbaşa kalmayı çok özlemişim. Bunu diyorum ama bakmayın, belli olduğu üzere sosyal, dostlarına zaman yaratmaktan gayet mutlu, sevdiği insanları sarmalayan biriyimdir. Ama benim dediğim o değil, hani kendini, yaşamını, hayallerini, kendine verdiğin sözleri, tartıp biçmelerin yaşandığı o anlar vardır ya işte onlar burada ifade etmeye çalıştığım. İnsanın mukavemet edilemez akıl - fikir hesaplaşması belki de... İyi, gayet iyi.
Kimse dokunmasın bize...
Son günlerde gezdiğim, gördüğüm sergilere, müzelere (bugün de var) başka yazıda yer vermek ümidiyle derken hepimize kendimizi dinlediğimiz daha geniş zamanlar dilerim. Siz bakmayın bu uykuculara...
Dün, on binlercemiz patili dostları için yürüdü! Kalabalık ve gençlik umutluydu, umutlandırıcıydı...
Benim görevim de büyüktü, ben iki kişilik yürüdüm. Dostum, rahatsızlığından gelemedi (hoş tutmasak gelecekti de) gelseydi de zaten yürüyemezdi, biliyorum evde içi gitti ama o da kalpten desteklerini kat be kat gönderdi. Onun için de alkış tuttum ve yürüdüm, şahitlerim var görevimi iyi yaptım, işte ödevim olan pankart fotoğrafları da burada.
Yüksek Lisans sevdamın ALES ayağında şifre sorunu yaşayınca, dün sabah işe gelmeden önce Mimar Sinan Üniversitesi'ne uğradım, hani Fındıklı'da olan canım binaya. Bina erken saatleri olduğundan bomboştu, bana merdivenlerde arkadaşlık eden bu patili dışında pek canlıya rastlamadım. Bu patili de heykeller arasında öyle gizemli öyle kendinden emin dolanıyordu ki, fotoğraflamadan geçemedim.
Bu fotoğraf, bu bina beni 90'lara götürdü desem, kısacası anı kolleksiyonumdan dün 90'lar çıktı işte. İlk aşklar, tiyatro yılları, uzun kadife pardesüm, anneannemden annemden aşırdığım kıyafetlerden tasarladığım Grunge zamanları, Seattle gruplarından şarkılar, sözler, Alkazar sineması, Fındıklı'da içilen biralar vs. derken dün tüm gün 90'lar dinledim. Güzeldi o zamanlar, çok da iyi gruplar dinlemiş, ruhumuzu doyurmuştuk.
İşte benim playlistimden düşen Runaway Train ile hepimize güneşli cumalar...
Bu sabah bilgisayar başına oturdum, burada iki üç kelam edeyim dedim. Önce yazacağım bir filmdi, sonra oldu sergiler. Yazıyı yazarken, son çektiğim fotoğrafların klasörüne daldım, en sevdiklerime bakarken; düşünce balonlarımda fotoğraf altı yazıları oluştu, sonra o düşünce balonlarından müzikler fırladı, kitap yaprakları açıldı, sinema perdesi aralandı, arkeoloji müzesi salonlarının kapıları açıldı. Böyle bir yolculuğa çıkmışken buraya kaydetmeden olmaz dedim, umarım az önce yaşadıklarımı ve düşünce balonlarımı bir nebze de olsa burada sizlerle paylaşabilirim.
Başladığım, sergi ve film yazısına mı ne oldu? Onlar taslak olarak kenarda duruyor, yarım kalmış bir çokları gibi...
Bu fotoğrafı sabah görünce, "The Blues ain't nothing but a good man feeling bad..." cümlesini hemen aklıma getirdi. Yer: İstiklal Caddesi, bir öğlen molası. Ustalar yerlerinde, bir müzik tutturmuş gidiyor. O an ne çaldıklarını anımsamıyorum ama üstad Muddy Waters'a daldım ben, buyrun aşağıda siz de dalın. Waters'ın şu cümlesini de yazmazsam olmaz: "İnsanı iki şey Blues'a iter: ya açsındır ya aşıksındır."
Bu alttaki ise geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi'nden çekildi, bu fotoğrafı çekerken yıllar yıllar önce Boğaziçi'ne sık geldiğim dönemlerde Mithat Alam Film Merkezi'nde izlediğim Michelangelo Antonioni'nin Wim Wenders ile ortaklaşa çektikleri Beyond the Clouds filmini anımsattı. Film bir başyapıt değildir ama özellikle aşağıdaki paylaştığım görüntüler zihnimden silinmiyor. O güzel günlerime hasretle...
Sıra geldi Burgazada'ya. Gezinti Caddesi'nden doğru gittikten sonra bir evin duvarında (yeni bir ev) bu kabartmayı görüp epey şaşırdım. Bu kabartma Hitit Dönemi'nde özellikle kullanılan bir savaş arabası betimidir. Özellikle Ankara, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde Kargamış dolaylarından getirilen Geç Hitit Dönemi'ne ait stellerde aynı sahneye ratlanır. İlginç olan bunun o betona neden yapıldığıydı, bir sonraki gidişimde evin dolaylarında birini görürsem kesin soracağım. Belki de bir arkeoloğun evi çıkabilir ;)
Geçen haftalarda bir yerden bir yere koştururken Beyoğlu'nun arka sokaklarında rasladım bu görüntüye. İçim ezildi yine, geçmişi hayal ettim, 6-7 Eylül Olayları'nda (1955) yaşanılanları okuduğum kitaplara döndüm. Bu evlerdeki hayatlara girmeye çalıştım. Onlar gittikten sonra, göçlerle gelenlerin bu evde yaşadıklarını düşündüm, düşündüm. Sonra bu mandallar gözüme çarptı, geniş açım yoktu yanımda biraz dikkat ederseniz siz de göreceksiniz. Hatta yeni asılmış çamaşırların kokusu bile gelebilir burnunuza...
Kafamı evin içerisine daldırdığımda bir kedi vardı, yüklü bir kedi. Öyle eski günlere özlemle bakar gibi, dalmıştı. Seslendim, kalıntılar arasından böyle döndü baktı bana.
Bugünün son fotoğrafı da ofisten, yandaki St. Antuan kilisesi. Geçen günlerde yağmurun bastırdığı ebemkuşağının bir an göründüğü bir öğle sonrasından...
Aşağıda gördüğünüz çılgın kedinin adı: Köfte Köfte yakın bir arkadaşımın kedisi, cüssesine bakmadan her yere girmeye çalışıyor. En favori mekanı da, kalorifer peteğinin üstü.
Biri bana mı seslendi?
Neler oluyor aşağıda?
Dikkatimi dağıtmayın, şurada uyumaya çalışıyorum!
Zaten buraya yatacağım diye kaba yerlerim ağrıdı!
Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde...
Temmuz ayında başladığım Burgazada Sakinleri serisine bugün yeni arkadaşlar eklendi. Bugün Burgazada semalarındaydım; kargalar, martılar, kediler ve tabii ki köpekler adaya gelişimi sevinçle karşıladı. :) Ada, mevsimin verdiği sakinlik ve sessizlikle daha da huzurluydu. Sokaklarda insandan çok hayvan vardı ki, nasıl mutluydum siz tahmin edin. Kışın başka güzel oralar, sıkı sıkı giyinip bir hafta sonu gitmenizi tavsiye ederim. Burgazada'dan sımsıcak simaların selamlarını getirdim size, buyrun buradan...
Bakakalırım giden kedinin ardından...
Uykusuzluğa hiç dayanamam!
Ben de sevimliyim, beni de sevin!
Şu an yemek yiyorum, daha yakışıklı fotoğraflarım bu blogda var, onlara bakın!
Pazar günü, eski İstanbul semtlerinde seyir halindeydik. Öncelik Fatih tarafı, sonrasında da Samatya. Bu bölgeleri gezerken geçmişi düşlememek elde değil. Kim bilir 60-70 yıl öncesi nasıldı, sokakta nasıl bir hayat vardı, evlerde neler konuşulurdu? Samatya, Kuzguncuk ve Ortaköy gibi sinagog, camii ve kilisenin beraber olduğu ender semtlerden. Özellikle 6-7 Eylül katliamlarından sonra gayrimüslim halk İstanbul'un diğer taraflarında olduğu gibi buradan da göç etmiş. Utanç verici zamanların izi, sanki oralarda hala var.
Yine objektifimde kediler var, işte bunlar da dün tanıştıklarım.
Bugün, arkadaşımla çadır ve uyku tulumu almak için çıktık yollara... Güzergahımız, Beşiktaş - Karaköy arası olunca, hava da güzel olunca, yollarda kedilerle de koklaşınca daha da güzel oldu yolculuk. Çadır ve uyku tulumu alındı, dağlara kamplara daha da hazırım artık. Bu yeni uyku tulumuyla -22 dereceye kadar üşümeyeceğim söyleniyor, haydi hayırlısı! Eskileri de şimdiden yatağın altına tıkıştırdım bile.
Yeni bir kitaba da başladım bugün, az sonra kaldığım yerden okumaya devam edeceğim. Böyle giderse, ona da bir bölüm ayrılır bu beyaz sayfalarda. Şimdi Fındıklı'da tanıştığım güzellerle sizi baş başa bırakıyorum. Hepsi sağlıcakla mırlasınlar.