6 Nisan 2011 Çarşamba

Filmler, Kitaplar, Umutlar...

"Another Year" filmini izledim bugün. İster domates ol, ister balkabağı, ister insan... Filizlenirsin bazen, bazen yeşerir, meyve dahi verirsin, son hasatlar toplanır, kış gelir bazen toprak dinlendirilir. Ne olursa olsun mutlak yalnızlık bakidir, bunu Mike Leigh  ustaca dillendirmiş filminde, ne çok ayrıntı ne çok ironi vardı. İletişimsizlik, samimiyetsizlik, aşksızlık, sevgisizlik, yaşlılık, ölüm etc. etc. etc. Neredeyse tüm film boyunca onların yanındaydım, daha yeni toparlandım diyebilirim.


 Filmden çıktıktan sonra pek sevdiğim yazar Haruki Murakami'nin Noruvei no mori (İmkansızın Şarkısı) kitabının uyarlaması olan filmi 4 gün sonra izleyeceğimi anımsadım. "Umarım iyi bir uyarlamadır" diyerek günleri sayacağım kesin. Az önce bir kez daha filmin trailerini izledim sanki kitabı kadar iyi bir yapıt olmayacak gibi kuşkular düştü, bakalım bakalım...

"Yaşamın bir bisküvi kutusuna benzediğini düşün, yeter... Bir bisküvi kutusunun içinde, her tür bisküvi vardır, sevdiklerin de, pek sevmediklerin de, öyle değil mi? Ve insan sevdiğini önce yerse geriye pek sevmedikleri kalır sadece. Ben kötü günler geçirdiğimde hep böyle düşünürüm işte. Şimdi bunu yaparsam, sonrası daha kolay olur, derim kendi kendime. İnan bana, yaşam bir bisküvi kutusu gibidir." 
(Haruki Murakami, İmkansızın Şarkısı)



5 Nisan 2011 Salı

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali Güncesi

Bugün mesaim Mısır Apartmanı yerine, Atlas Sineması'ndaydı. Tüm gün izinli olmamla beraber 3 film izleyebildim, filmlerin hepsi Atlas'daydı. Hatta ilk iki filmde yerim 1. sıradaydı ve bir koltuk farkıyla aynıydı. Şöyle de bir pişti oldu ilk iki film yanımdaki de aynıydı. Aynıydı derken, tanımadığım bir seyirci. Kıssadan hisse, Tayvan, Kore ve Rusya dolaylarında seyir halindeydim. Tayvan ve Kore filmlerinde öyle çok yendi içildi ki, hala açlık hissetmiyorum. Bu Uzakdoğulu kardeşler az ama sık yiyorlar ben bunu gördüm bugün. Her iki sahneden birinde chopstick!

Yi ye Taibei   (Elveda Taypey)

Tayvan'ın en kalabalık şehirlerinden birisi olan Taipei, filmin yönetmeni Arvin Chen'i epey etkilemiş ve bu film çıkmış ortaya.

Hafif, keyifli bir film Yi ye Taibei. Filmin esas oğlanı, Paris'e giden sevgilisinin ardından kendini Fransızca'ya verir. Her gün bir kitapçıya giderek, Paris'teki sevgilisini düşünerek Fransızca kitaplardan pratikler yapar. Kitapçıda çalışan filmin esas kızı ile arkadaşlıkları bir akşam tam da zamanında gelişir. Bir paket ve 4 turuncu takım elbiseli tip ortaya çıkar, olaylar gelişir. Hikaye tatlı, karakterler eğlenceli.

Filmde öyle çok Çin yemeği var ki, oğlumuzun zaten ailesi lokanta işletiyor üzerine de dışarıda yenilen yemeklerle Çin mutfağı eksiklerimizi neredeyse tamamlıyor.


Ha Ha Ha  

Korece  yaz anlamına gelen "ha" karakterine dayanan filmin adı, iki arkadaşın pirinç birası eşliğinde sohbetlerini içeriyor. Ama ne sohbet! Aslında aynı yerlerde hatta aynı insanlarla beraber olan bu iki arkadaş, bunun farkında bile değillerdir.  

Birbirlerinden habersiz geçirdikleri yaz günlerini, aşklarını, arzularını, kaygılarını masaya koyarlar ve erkek erkeğe sohbet ederler. Bugün izlediğim ilk filmden de fazla yerler ve içerler hatta bir çok kez sarhoş olurlar. Güney Kore'nin sıcak ama yağmurlu günlerinde geçen bu filmin mütevaziliği ne kadar hoşsa, bazı diyalogları da o kadar sıkıcıydı diyebilirim.


Utomlyonnye Solntsem 2- Predstoyanie (Güneş Yanığı 2)

Nikita Mikhalkov'un 1994 yılında çektiği Utomlyonnye Solntsem'i lise yıllarında Alkazar'da izlemiştim. Filmin son sahnesi yani arabada olanların ardından epey gözlerimi sildiğimi hala anımsıyorum. O zamanlar Mikhalkov Abi'nin üçleme yapacağını, Kotov'un da ölmeyeceğini bilmiyordum tabii.

 İlk film 1936 Rusya'sında geçerken, üçlemenin bu ikinci filminde 1941'lerdeyiz. Naziler, Rusya'ya gelmiş, Kotov ve kızı Nadia ayrı düşmüş. Nadia kızımız büyümüş serpilmiş, hemşire olmuş. Pek de sinemada görmeye alışık olmadığımız Almanların Sovyet Cephesi'nde geçen (Genelde Yahudi tarafını biliriz.) bol kanlı bir savaş filmi. Böyle anlatıyorum çünkü birincisinden sonra bu devam filmi pek de samimi gelmedi bana, hele de aradan geçen 16 yılın hatrına bir devam filmi niteliğinde de değil bence.  Ayrıca bugüne kadar çekilmiş en pahalı Rus filmi olduğunu da söylemeden geçmemek lazım.

3 Nisan 2011 Pazar

30. Uluslararasi İstanbul Film Festivali'nde İlk Filmler

Cumartesi başlayan 30. Uluslararasi İstanbul Film Festivali'nde bu hafta sonu üç film izledim. Her yıl gibi bu yıl da, festival günlüğü yazısı yazmak çok istiyorum. Bakalım başarabilecek miyim? Bu hafta sonu biraz rahattı, önümüzdeki iki hafta sonu 3'er filmle yoğun geçecek gibi görünüyor. Ondan önce de iş çıkışı izleyeceklerim cabası. Güzel günler bunlar, her yıl beklediğim, her yıl öncesinde hazırlıklara başladığım. İzlediğim filmlerden şöyle spoiler vermeden kısaca bahsetmek istiyorum. Hani harika değillerdi ama izlediğime de memnun olmadım dersem yalan olur.

Bakalım yarın izleyeceğim Bela Tarr'ın son filmi A torinoi lo (Torino Atı) bana neler hissettirecek?


Made In Dagenham (Kadının Fendi)

1968 yılında, İngiltere Dagenham'daki Ford fabrikasında çalışan kadın işçilerin artık "cinsel eşitsizliğe dur" demek için başlayan cesur hareketlerini anlatan film hafiften klişeler içerse de sıkılmadan izlettiriyor kendisini.
 
Erkeklerle aynı işi yapıp, kadın oldukları için "vasıfsız" olarak adlandırılan ve bununla da kalmayıp, erkeklerin maaşının yarısını alan İngiliz kadınlarının hak mücadelesi, trajikomik unsurlarlarıyla da gayet keyifliydi. Sadece fabrikaya ve devlete değil kocalarına da başkaldıran kadınlar sonunda kazanır ve 1970 yılında yasa çıkar.

Filmde bir kadın diğer bir kadına şöyle der:
"...Hep tarih kitaplarını okurken, tarih yazan insanların neler hissettiğini merak ederdim. İşte sen bunu bana anlatacaksın."



Majki (Anneler)

Makedon yönetmen Manchevski'nin Before The Rain (Yağmurdan Önce) filmi en sevdiğim filmler listesinde yıllara rağmen her daim yer alır. Bugün izlediğim ilk film, Manchevski'nin Senki'den (Gölgeler) sonra çektiği son filmi. Senki'yi de sanırım 2 yıl önce yine festivalde izleyebilmiştik.

Film, üç ayrı hikayeyle bize başka başka annelerin öykülerini anlatıyor. Benim favorim ikinci hikayeydi, unutulmuş bir Makedon köyü, bir nine...
Üsküp, Mariovo ve Kicevo'da geçen hikayelerde kesişen ayrıntılar da yok değil, Manchevski'nin bunu pek sevdiğini önceki filmlerinden de biliyoruz zaten.



Hjem til jul (Yeni Yıl)

Norveçli yönetmen Bent Hamer'i Factotum ve O'Horten ile pek sevmiştik. O'Horten'den üç yıl sonra çektiği bu filmde kendisini başka görüyoruz ki, diğer filmleri de birbirinden epey uzaktı. Pek beğenmediğim bugünün ikinci filmi Hjem til jul, daha önce de çokça izlediğimiz farklı insan hikayelerinden oluşan bir film.

"Yeni yıl"a girerken Norveç semalarında kimler neyin peşinde, kimler neye üzgün, kimler neyi sorguluyor bunlara dair anekdotlar görüyoruz. Ülkelerinden kaçan Arnavut / Sırp çift, eski futbolcu sokaklarda yaşayan Jordan, ailesi dağılmış Paul, metres, doktor, ergen çocuk hemen aklıma gelenler. Pek tabii bu küçük hikayelerde keşisen hayatlarla da yönetmen ilgiyi yüksek tutmaya çalışmış. Yeni bir şey var mı? Ben göremedim maalesef. Lakin şu kuzey ışıkları nasıl bir şeydir, nasıl görülesidir!

30 Mart 2011 Çarşamba

Ben Her Bahar Aşık Olurum

Başlıktan bir heyecan yapayım dedim ama cümlenin nesnesi görsellerden gayet belli oluyor sanırım. Efenim, bu tabiat ana ne kadar da biz insanoğlu tarafından ihanete uğrasa da, yeniden küllerinden doğuyor. Biliyorum Polyanna'yım ama bazen öyle olmak bu ayrıntılardan teğet geçmemek için gerekli.

Yunan Mitolojisi'nde Gaia, Roma Mitolojisi'nde Terra yani bizim toprak ana, tam da şu zamanlarda yine küllerinden doğuyor. Sakın bu filmi kaçırmayın!

Rumeli Hisarı'nda Bir Güzel


Trekking'den Başka Bir Güzel

29 Mart 2011 Salı

Çubuk Gölü'nden Sülüklü Göl'e

Bu pazar günü de yürüdüm. Geçen haftadan kalan tonsilit ve faranjit dahi doğa ve yürüme tutkuma engel olamadı. He heyt diyorum burada kendime.

Üyesi olduğum Anadolu Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü'nün bir etkinliği olan bu yürüyüşte Çubuk Gölü - Sünnet Gölü geçişi olan takriben 16 km. rotamızdı. Sabah, saatlerin ileri alınmasındaki kargaşa nedeniyle aracın bizleri aldığı duraklarda yer yer gecikmeler ve takriben 1 saat erken gelmeler olsa da sonunda toparlandık ve sonunda İzmit yollarına verdik kendimizi.

 
İlk durak, kahvaltı molası verdiğimiz geçen hafta da uğradığımız İzmit Körfez'de bir yol üstü işletmesiydi. Ekipten çorbacı tayfasının arasında espri konusu olan işletmenin fiyatlandırması yine dilimize pelesenk oldu. Şöyle ki, işletme çorbayı 3.5 liradan satıyor ama 50 kuruş da ekmek parası alıyor. Böylelikle çorbaya 4 lira ödemiş oluyorsunuz. 50 kuruş demişken, bir dilim ekmeğin de, 5 dilim ekmeğin de fiyatı olduğunu es geçmemek lazım. Bildiğin küver parası alıyorlar anlayacağınız. Çorbacı tayfası olarak genel düşüncemiz de, bu hafta çorbalara fazlaca su katılmış olmasıydı. :)
Kahvaltı molasından sonra yine yollara vurduk kendimizi. Yürüyüş rotamızın başlayacağı Çubuk Gölü'nden önce yine kısa bir mola verdik. Bu sefer alışveriş (azık - su) ve ihtiyaç molası için Göynük ilçesindeydik. Göynük, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluş Dönemi'nden itibaren varolmuş şirin bir yerleşim. 1330'larda yapılmış külliye ve hamam mimarisiyle ilginç. 1923 yılında Cumhuriyet'in ilanı ile yapılan Zafer Kulesi'de tepede göz dolduruyor. Bizim pek alışverişimizin olmadığından Haldun Abi'yle beraber etrafa daha detaylı bakabildik. Mola biterken, tam da araca binerken Göynük Teyzesi ile sohbet de bu molaya ayrı bir güzellik kattı ki, yanda kendisini görebilirsiniz.

Neyse efenim, Göynük'den sonra ver elini Çubuk Köyü. Çubuk Köyü, Çubuk Gölü'ne ismini veren (ya da tam tersi sanki daha doğru) gölün kıyısında, bana ilk bakışta pek bir huzurlu gelen bir yerleşim. Son hazırlıklar yapıldıktan sonra, rehberimizin önderliğinde yine pazar pazar doğaya kendini atmış 27 kişi öğlen 12:00 sularında başladık adımlara...
Sadece 27 kişi mi? Çubuk Köyü'nde peşimize takılan takriben 5-6 aylık küçümen ve olgun köpekle beraber.


Rehberimizin, söylediği üzere 1.050 metrelerde başladığımız yürüşte ilk etap tırmanıştı, kaç dakikada çıktık bilmiyorum ama 1.500 metrelerde soluğumuz hafiften kesilirken artık tepeyi görmüştük. Salt tepe değil elbet, son kalan karları da. Bir yanda baharın habercisi çorak topraktan fırlayan çiçekler, bir yanda da dizimize kadar battığımız kar. İşte böyle sürprizlerle daha da şenleniyor bu yürüyüşler. Karlara bata çıka ilerlerken, bize yolun başında katılan patili dostlar da bizimle emin adımlarla ilerliyordu ki, kendi adıma ben bundan çok mutlu oldum. Etrafımda köpek olunca daha bir mutlu oluyorum, tecrübeyle sabittir efeninim.



Nerede kalmıştık? Battıkça batıyorduk karlara sonra inişe geçtik efenim. Karlar yerini yine bahar dallarına bırakmıştı. Arkamızdaki tepelerde karlar, hedefimiz Davlumbaz Yaylası derken, rehberimizden gelen yemek molası nidalı gong sesiyle hepimiz attık kendimizi çayıra. Birkaç arkadaşımızla yemek dışında bir görevimiz vardı, geçtiğimiz günlerde yeni yaşına giren sevgili rehberimize bu doğa şartlarında pasta üfletmek. Pasta yapımı organizasyonu konusunda üstün başarı gösteren Bekir arkadaşıma burada şapka çıkartmanın tam da yeridir diye düşünüyorum, ne yalan söyleyeyim, ben çok ümitsizdim. Çaylar içildi, kahveler hüpletildi, homini gırtlak derken pasta paylaşıldı. Eh tabii, bizimle beraber onca yolu yürüyen köpeciklere yemek verildi ve her mola gibi bu da erken bitti.

Pek bir heybetli Davlumbaz Yaylası'nı geçerken şen şakrak sohbetler edildi. Fotoğraf meraklıları diyafram/enstantane ayarlarına daldı, köpekler karları yiyerek kendilerine su sağladı ve uzaktan aşağıda Sülüklü Göl ne de güzel göründü. Biraz ilerleyince şık açıdan ekip fotoğrafı çekildi, kısa bir manzara molası verildi, hatıra fotoğrafları için deklanşörlere basıldı.

Sülüklü Göl'ü gördükten sonra inişe geçildi, istikamet gölün kenarı! Dizlere kuvvet, tıngır mıngır indik Sülüklü Göl'e. Bu arada gölde uzun yıllardır sülük yok, adı kalmış yadigar. Vakti zamanında üremeleri amaç edilerek göle bırakılan tatlı su balıkları ekosisteme zarar vermiş ve sonunda da sülükler tamamen yok olmuş. 




Sülüklü Göl'den ayrılırken artık aracımıza ulaşmak için çok yolumuz kalmamıştı. Geçen haftalardan idmanlı olanlar için kısa bir parkurdu. Saat 17:00 gibi köpekler önden biz arkadan aracımıza ulaştığımızda artık bu güzel günün sonlandığının ayırdına varmıştım. Köpeciklere de veda ettikten sonra, "her güzel şey gibi, bu da çabuk bitti" dedim içimden.

Bu parkurda beraber yürüdüğüm yol arkadaşlarıma ve rehberime teşekkür eder, bir süre bensiz yürüyecekleri önümüzdeki haftalarda şimdiden keyifli yol almalar dilerim. 



Çırağan'ın Köpekleri

Çırağan'ın en kadim dostlarını bir arada görünce fotoğraflarını çekmeden edemedim. Biri otopark güzeli kızımız, kendisinin küçüklüğü biliriz. Uykulu olan ve boz irice olan süper ikili. Bonnie and Clyde mübarek. Hep ikisi dolaşır, yemek yer,  uyur. En arkadaki ise, mahallenin eskilerinden, yıllardır buralarda.

Bu ekibin, mahalle kasabından sabah kemiklerini aldığındaki neşelerini izlemek çok keyifli. Hepsini seviyor, yine bugün de beraber yokuşu çıkmayı iple çekiyorum.





28 Mart 2011 Pazartesi

Aşiyan'da Orhan Veli ile Misafiri

Cumartesi günü, trekking ekibinden arkadaşlarımla yaptığım Boğaz yürüyüşünde bu manzara gözüme takıldı. Gençten bir delikanlı, Aşiyan'da yaslanmış Orhan Veli'ye, gülüyor da gülüyor. Sahilden yürürken öyle neşeli geldi ki bu kadraj, bloga da eklemeden edemedim. Martımız tepeden izliyor merakla izliyor ikisini.
"Beni bu güzel havalar mahvetti" diyerek el sallarım...