yürümek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yürümek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2012 Pazar

Kapadokya'da Yürüme Zamanı


Geçen hafta, tüfler diyarı Güzel Atlar Ülkesi'nde yani Kapadokya'daydım.
Tam da bu saatlerde, o vadi senin bu vadi benim yürüyordum. Şimdi de vadilerden, bozkırdan, üzüm bağlardan zihnimde kalanları kazarken, çektiğim fotoğraflara dalıyorum. Gezmek güzel şey vesselam, yürüyerek gezmek ise en bir güzeli!

Son gündü, bir vadiden çıkıp asfalt yola çıktığımızda Göreme'ye gitmek için otostop çektik, bizi arabasına alan oralı bir beyefendi ne yaptığımızı, nerelere yürüdüğümüzü sorup öğrenince şunları dedi: "Geliyorlar, otobüs camının arkasından buralara bakıp, buraları gördük zannediyorlar, öyle şey olur mu? Siz en iyisini yapmışsınız, ne güzel gezmişsiniz"


Muhtemelen daha önce de dediğim gibi, bir şehri bir mevkiyi en güzel yürüyerek tanır, yaşar, bilirsiniz. Bu gezimizde biz de işte aynen böyle yaptık. Üç kişiydik, kendimize de isimlerimizin ilk hecesinden devşirme bir isim uydurduk, hani tur ismi gibi: ArMeBu! Bu tur, Kasım ayında da Antakya dolaylarında keşfe çıkacak, oralardan ayrıntıları da buraya kesin yazarım. Gelelim notlara...

Ah! O balonda ben de olsaydım!

Perşembe akşamı uçakla Kayseri'ye ulaştık, oradan daha önce kalmak için uygun gördüğümüz Göreme'ye geldik. Eşyaları otele yerleştirme, bir küçük Göreme turu derken uyku vakti gelmişti bile...

Belki bizim gibi oralarda yürümek isteyen birilerine yardımcı olur diye kısaca rotaları da yazıyorum.


1. Gün

Göreme'den 2 - 2,5 km doğuya yürüdüğünüzde Göreme Açık Hava Müzesi'ne ulaşıyorsunuz. Burası bölgenin ilk manastır eğitiminin başladığı yer. Takriben  MS. 4 - 13.yy arasında yaşam alanı olmuş. Kiliseler ve manastırlarla dolu, tarihin ve coğrafyanın adeta köşe kapmaca oynadığı bir yer, oralara giderseniz sakın es geçmeyin. Aziz Basil Kilisesi, Elmalı Kilise, Aziz Barbara Kilisesi, Yılanlı Kilise, Karanlık Kilise, Çarıklı Kilise, Tokalı Kilise, Kızlar ve Erkekler Manastırı orada sizi bekliyor! Göreme Açık Hava Müzesi'nde sanırım 2 saat dolaşabilirsiniz, tabii ki keyif ala ala...

İnce iş, hassas duygular...


Not: Önceden Müze kartınızı alıp cebinize koyun, bir arkadaşımız orada Müze kartı alamk için  takriben 45 dakika sıra bekledi, gayet yavaş bir sistem. Bu bölgede her yerde müze kart geçiyor, normal girişler 15 TL. yani 30 TL. vererek aldığınız kart çok avantajlı!

Vadi yollları bizimdir!
Dünyanın bir çok yerinde yaptığı, uzaydan görünen heykelleriyle tanınan Avusturyalı heykeltıraş Andrew Rogers'in Göreme'de (Karadağ) yaptığı heykelleri müze çıkışında yeralan dürbünlerle bakmayı unutmayın, ayrıntılı fotoğraflar Rogers'in sitesinde.

Müze çevresindeki mekanlarda karnımızı doyurup, enerji topladıktan sonra ilk vadi yürüyüşümüze geçtik. Müzenin solundan dik çıkan yamacı takip ederek takriben 2 km. sonra vadi girişi başlıyor. Yollarda alıçlar, üzümler, elmalar karşıladı bizi, biz de onları sevip, koklayarak bir güzel yedik. Asfalt yoldan vadiye girince, üçümüz de büyülenmiştik. Meskendir Vadisi'nde bizim dışımızda insan yoktu, hava muhteşemdi, güneş yerini vadinin serinliğine bırakmış, yer yer mağaralardan gelen soğuk havayla da güneşten yanan tenlerimize merhem oluyordu.
Vadilerde tüneller...
Çavuşin mezarlığı...
Tüflerin içinden, mağaralardan geçe geçe vadiyi arşınladık. Yine üzümlerle merhabalaştık, tam da böğürtlen bulabilir miyiz derken, onlar da yolumuza çıktı. (Böğürtlene dayanamam!) Bir yanımızda Kızılçukur Vadisi, bir tarafta Güllüdere Vadisi. Apsisli kiliselerden geçtik, kuş evlerine selam ettik derken Çavuşin'e ulaştık. Yolda bizim gibi yürüyen Uzakdoğulu ve Avrupalı turistler de görmedik değil. Tavsiyem, siz vadi yoluna daha erken çıkın ve doyasıya tadın çıkarın ama böğürtlenlerden bana da bırakın ;)

Arzu, vadide en sevdiği tüf ile...

2. Gün

Kahvaltımızı erkenden yapıp, Avanos'a gittik. (Araba kiralamak yerine, yerel toplu taşıma araçlarını tercih edebilirsiniz, otostop çekmek de bir diğer seçenek) Avanos, bağcılığı ve özellikle de ataları Hititler gibi çömlekciliğiyle ün salmış; sevimli bir yer. Eski yerleşim, Kızılırmak'ın kenarında, çömlekçilerde... Avanos'a 1-2 saat zaman yeterli bence, çömlek atölyelerini dolaşıp, eski yerleşim alanlarını dolaşıp, Kızılırmak kenarında çay içip, Avanos köpeklerini sevip, doyurduktan sonra istikametimiz Ürgüp oldu.

Üç güzel!
Ürgüp, fazlaca şehirleşmeden nasibini almış, Türk turistler de genelde burada. Asmalı Konak vb. dizilerinin memleketi olunca, o evler de halkımız tarafından ilgi merkezi olmuş. Cumartesi günü giderseniz, Ürgüp'ün pazarına uğrayın, her şey öyle taze ve renkli ki! Bizim gözümüz döndü resmen, hala aklım kurutulup ipe dizilmiş bamyalarda kaldı, keşke alsaydım!

Mehmet, Zelve'de en tepelerde...

Ürgüp'ün taş mimarisi gerçekten harika ama girişindeki "Üç güzeller" diye adlandırılan Peri bacaları da gerçekten görülmeye değer. Bir sonraki istikametimiz Zelve! Zelve de, bir açık hava müzesi. Kızıllığı, tünelleri ve kiliseleriyle fantastik bir yer. Hristiyan inancının yaşandığı, manastır eğitiminin görüldüğü vadide Üzümlü, Balıklı ve Geyikli kiliseleri mevcut. Güvercinlikler harika! Heyelan tehlikesinden dolayı bazı yerlere çıkamıyorsunuz, işte doğa yapıyor, doğa yıkıyor adeta...

Güvercinliklere bakın hele!

Krema mübarek...

Zelve'nin 1 km. ötesinde yer alan Paşabağı'na bağlar arasından yürüyerek gitmek en keyiflisi. Bağlar bitince, önünüze ihtişahımıyla peri bacaları çıkıyor. Oluşumlar diğerlerinden biraz daha farklı ve heybetli. Keşişler mekanıymış burası, hayali bir yer!

Otelde tanıştığımız Malezyalı amcadan
öğrendiğim Tai-Chi hareketlerini icra ederken...
Güneş oralarda bir başka batıyor...
3. Gün

Araba kiralamak yerine (astarı yüzünden pahalı oluyordu) Ihlara Vadisi ve Derinkuyu'ya yerel bir turla gittik.
Derinkuyu'ya, bu bölgeye ilk geldiğim 10'lu yaşlarımda da bayılmıştım. Arkeoloji sevdam o yaşlarda da vardı, sanırım. Derinkuyu, bildiğiniz gibi bir yeraltı şehri, tarihi Tunç Çağı'na MÖ. 3000'lere kadar eskilere dayanıyor. Gidenler bilir, biraz da gezmesi, inmesi, soluk alması meşakkatli bir yer. Baktım da çenem düşmüş, epey yazmışım, bundan sonrasını hızlıca geçiyorum, zaten fotoğraflar, kelimelerden öte anlatıyor yaşadıklarımı.
Ihlara Vadisi
Derinkuyu'dan sonra durağımız Ihlara Vadisi'ydi. Göreme nasıl Erciyes volkanından püsküren lavların akarsu ve rüzgar aşındırması sonucunda oluşmuşsa Ihlara'da Hasandağı lavlarından bu şekle bürünmüş. Aslında vadi 14 - 15 km. ama biz yaklaşık 4 km. yürüdük, bize yetmedi elbette ama grup - tur işleri işte böyle. Ondan hiç sevmiyorum topluca yapılan böyle etkinlikleri  ama şartlar ne yaparsınız. Yıllar önce gittiğimdeki keyfi vermedi bana Ihlara Vadisi, Melendiz Çayı akıyordu akmasına ama fazla mı kalabalıktı bilmiyorum, orada mutlu olamadım işte.
Selime, Kale Manastırı Kilisesi
Yürüyüşün ardından araca binip, vadinin aslında bitiş noktası olan Selime'ye gittik. Burada da peri bacaları kollarını açmış bizi bekliyordu. Buradaki Kale Manastırı Kilisesi işçilik bakımından muhteşemdi, fotoğrafında da görüldüğü gibi şimdilerde varolmayan estetik duygusu o zamanlar nasıl üstündü. Selime'den sonra araca binip Güvercinlik Vadisi'ne doğru yol aldık. Vadi tepesinde herkes gibi biz de araçtan indik ama araca binmedik. Vadiyi yukarıdan izlerken, üçümüz de karar verip vadiye inmeye karar verdik. Ne de iyi ettik!
Onlarsız gezi düşünülebilir mi?
Vadi ismini, vadi içerisinde bolca görünen güvercinliklerden alıyor, kuşevlerinin buradaki şekli kısacası. Küçük küçük nişler oyulmuş dış yüzeylere, hatta bazılarını da boyanmış, resimlenmiş. Bizim vadi yürüyüşümüz yaklaşık 5 km idi, Uçhisar merkezden de iniş varmış ama biz erken davrandık. Yemyeşil bir vadi, üzüm, elma, ayva, alıç, böğürtlen, erik, çilek, biber hatta ahududu bile bulduk. Göreme'ye kadar uzanan vadiyi, bitirmeye yakın güneşi batırdık. Muhteşem bir manzaraya uzaktaki Erciyes'e bakakaldık. Arada sarp geçitler olsa da korkusuzca yol aldık. Grubumuzun en amatörü bile bu başarısıyla bizleri hayrete düşürdü. Tam korkusuzca demişken aslında yoldan değil de karanlık vadide garip sesler çıkaran ve bizim selamımızı dahi almayan yabancıdan biraz ürktük, Puhu Puhu sesleri arasında başka diyarlara kendisi bağırırken biz de az önce Others filminden bahsediyorduk. Kırklara karışmış abinin ardından ben Kwai Köprüsü filminin bildiğiniz müziğini ıslıkla icra ederken, önümde yürüyen Arzu'nun bana korkuyla bakan gözlerini gördüm. Saçlarım iki örgü ıslık çalıyorum ve önümüzden (karanlık içinden) sesler de bana eşlik ediyor, adeta kanon yapıyoruz. Seslere yaklaştığımızda Others filmden fırlamış gibi 2 kız çocuğu ve bir anne karşımıza çıktı ki, ödümüz karıştı resmen! Neyse bize yarı İngilizce, yarı Fransızca, yolda İspanyol birini görüp görmediğimizi sordular, kimmiş dersiniz? Kırklara karışmış puhu puhu diye bağıran abi!



4. Gün

Son gün... Yarım gün vaktimiz olduğundan Love Valley - Aşk Vadisi diye isim takılmış aslında ismi Bağlıdere olan mevkiye yürüdük. Aslında Bağlıdere olan burasının adı eskiden de Ballıdere imiş. Ballar bitmiş ama arılar   hiç gitmemiş hatta bize de yol boyu iyi musallat oldular. Biraz zorlu bir inişe sahip olsa da vadinin geneli yürüyüş için kolay bir rota. Bol bol meyve ağaçları var, ilk etap beyaz vadi ikinci etapta farklı görünümleriyle dikkat çeken peri bacaları. Niye bu oluşumlara bakıp Aşk Vadisi demişler, siz fotoğrafa bakıp görün ;)

Aşk Vadisi!
Mehmet, yine tepelerde ve evet
o aşağıdaki ufaklık benden başkası değil!
Bir gezimiz de böyle biterken, oralara giderseniz vadilerde yürümenizi tekrar ve tekrar öneririm. Bozkırın havası, tüflerin büyüsüyle şimdiden iyi yolculuklar.

ArMeBu'nun iki değerli üyesi Arzu ve Mehmet'e yol arkadaşlıkları için teşekkür etmeden bu yazı bitirilemezdi. Canım arkadaşlarıma her şey için çok çok teşekkür ederim. İlklerin yaşandığı bu yolculuğumuzun bize yeni yeni yollar açmasını, daha uzun yollarımızın başlangıcı olmasını ümit ederken, herkese renkli rüyalar dilerim...



Notlar:

Nerede kalındı: Güven Cave Hotel, temiz, uygun, işletenler gayet sıcak ve yardımsever (rotalarımızda çok yardımları oldu) Göreme'nin ortasında, terasında sabah kahvenizle balonları izleyebilir, akşam biranızla gün batımı kızıllığında mest olabilirsiniz, tavsiye edilir.

Mydonose Cafe & Bistro, Göreme'nin en özenli mekanı, fiyat, kalite, müzikler harika, Göreme gecelerinin kaçış noktası diyebilirim.

Biz balona binemedik ama aklım kalmadı değil. Fiyatlar, 100 - 150 Euro.



27 Şubat 2012 Pazartesi

Kartepe Semalarındaki Yollar Seni Sorar

Bu sefer, bu yürüyüşün öyküsü fotoğraflarla olsun istedim. Canoncan evde miskinlik yaptığından, iPhone imdada yetişti ve aşağıdaki kareler çıktı. Öykü yok dediysek, fotoğraf altı yazısı da yok demedik, buyrun karlar altına...
Huzur mu dediniz?

Herşeye rağmen, dimdik ayakta olmanın fotoğrafıdır.

Koca bir ağacın küçük bir parçası olmak..

Her tünelden elbette bir çıkış vardır.
Yaprağın düşüşü!
Mutlak yalnızlık bilinci...
Her köy bizimdir: Orada, burada, şurada...


Ve o köylerde muhtarlar vardır. :)

Bir spiraldir yaşam...
Bir fotoğrafım olsun yollarda dedim, kadim bir ağaçla...
Son çırpınış...
Bu ayakların dili olsa, ne öyküler anlatır. :)
Kartepe'ye çıkınca kayan insanlar gördük sanki...
Trekking öncesi şekerli dostlarımın tozluk giyme telaşesinde, günün en komedi 2.fotoğrafı. En birinci fotoğrafı buraya koymam benim için pek iyi olmaz. :)

9 Ocak 2012 Pazartesi

Bir Kış Günü Rüyası

Bir pazar günü, yine İstanbul uyurken biz 55 aklıselim güzide insan, sabahın 6'sında çıktık yollara. Bazıları için çok güç gelebilir ama oralarda aldığımız "nefes" için her şeye değer. Pazar yürüyüşleri, İstanbul'un keşmekeşinden, iş yaşantısının o sizi içine alan çemberinden, kaotik trafikten bir kaçış bence. Ve hatta "canlı" olduğumuzun müspet bir kanıtı!


Bu yürüyüşümüzün ilk durağı daha önce burada da  yazdığım Çubuk Gölü'ydü. Mart sonu gibi gittiğimizde baharın ilk coşkusunu yaşayan göl, şimdilerde kışın kasvetini sırtlanmış uyuyordu. Bu halinde fena bir hüzün vardı ki, bastıran yağmur da bu düşüncemi katmerledi.



Çubuk Gölü'nde beni en mutlu eden şey, takriben 9 ay önce geldiğimizde kilometrelerce yolu bizlerle yürüyen köpeklerin yine orada olmasıydı. Küçümen serpilmiş ama arsızlığından hiçbir şey kaybetmemişti. Her zaman karşımıza bir köpek çıkar diye fazladan getirdiğim sandviçi öyle bir yuttu ki, sandviçin içindeki -köpeklerin pek sevmediği- maydanozları bile afiyetle götürdü. Umuyorum, yine bir bahar Çubuk Gölü'nden Davlumbaz Yaylası'na çıkarken peşimize takılır!



İkinci ve son durağımız Abant Gölü'ydü. Daha önce bir trekking ekibiyle Abant'a gelmemiştim. İyi ki gelmişim dün. Göle tepeden bakmak, çam ve köknar ağaçlarına selam çakmak ve karın içinde kah yürüyerek kah yuvarlanarak ona ulaşmak harikaydı. Yağan kar ve yağmurdan korumak adına çok fazla fotoğraf makinemle etrafa bakamasam da, buraya eklediklerimle umarım bu karlı rüyayı sizlere anlatabilmişimdir.

Kıssadan hisse, Pozitif Doğa Sporları ailesinin bir mensubu olarak imrendirici bir gün yaşadığımı söylemeden edemeyeceğim. Rehberimiz Muhi'ye, Artçımız Murat'a ve doğa delisi tüm dostlarıma şükranlarımı sunarım.

29 Mart 2011 Salı

Çubuk Gölü'nden Sülüklü Göl'e

Bu pazar günü de yürüdüm. Geçen haftadan kalan tonsilit ve faranjit dahi doğa ve yürüme tutkuma engel olamadı. He heyt diyorum burada kendime.

Üyesi olduğum Anadolu Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü'nün bir etkinliği olan bu yürüyüşte Çubuk Gölü - Sünnet Gölü geçişi olan takriben 16 km. rotamızdı. Sabah, saatlerin ileri alınmasındaki kargaşa nedeniyle aracın bizleri aldığı duraklarda yer yer gecikmeler ve takriben 1 saat erken gelmeler olsa da sonunda toparlandık ve sonunda İzmit yollarına verdik kendimizi.

 
İlk durak, kahvaltı molası verdiğimiz geçen hafta da uğradığımız İzmit Körfez'de bir yol üstü işletmesiydi. Ekipten çorbacı tayfasının arasında espri konusu olan işletmenin fiyatlandırması yine dilimize pelesenk oldu. Şöyle ki, işletme çorbayı 3.5 liradan satıyor ama 50 kuruş da ekmek parası alıyor. Böylelikle çorbaya 4 lira ödemiş oluyorsunuz. 50 kuruş demişken, bir dilim ekmeğin de, 5 dilim ekmeğin de fiyatı olduğunu es geçmemek lazım. Bildiğin küver parası alıyorlar anlayacağınız. Çorbacı tayfası olarak genel düşüncemiz de, bu hafta çorbalara fazlaca su katılmış olmasıydı. :)
Kahvaltı molasından sonra yine yollara vurduk kendimizi. Yürüyüş rotamızın başlayacağı Çubuk Gölü'nden önce yine kısa bir mola verdik. Bu sefer alışveriş (azık - su) ve ihtiyaç molası için Göynük ilçesindeydik. Göynük, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluş Dönemi'nden itibaren varolmuş şirin bir yerleşim. 1330'larda yapılmış külliye ve hamam mimarisiyle ilginç. 1923 yılında Cumhuriyet'in ilanı ile yapılan Zafer Kulesi'de tepede göz dolduruyor. Bizim pek alışverişimizin olmadığından Haldun Abi'yle beraber etrafa daha detaylı bakabildik. Mola biterken, tam da araca binerken Göynük Teyzesi ile sohbet de bu molaya ayrı bir güzellik kattı ki, yanda kendisini görebilirsiniz.

Neyse efenim, Göynük'den sonra ver elini Çubuk Köyü. Çubuk Köyü, Çubuk Gölü'ne ismini veren (ya da tam tersi sanki daha doğru) gölün kıyısında, bana ilk bakışta pek bir huzurlu gelen bir yerleşim. Son hazırlıklar yapıldıktan sonra, rehberimizin önderliğinde yine pazar pazar doğaya kendini atmış 27 kişi öğlen 12:00 sularında başladık adımlara...
Sadece 27 kişi mi? Çubuk Köyü'nde peşimize takılan takriben 5-6 aylık küçümen ve olgun köpekle beraber.


Rehberimizin, söylediği üzere 1.050 metrelerde başladığımız yürüşte ilk etap tırmanıştı, kaç dakikada çıktık bilmiyorum ama 1.500 metrelerde soluğumuz hafiften kesilirken artık tepeyi görmüştük. Salt tepe değil elbet, son kalan karları da. Bir yanda baharın habercisi çorak topraktan fırlayan çiçekler, bir yanda da dizimize kadar battığımız kar. İşte böyle sürprizlerle daha da şenleniyor bu yürüyüşler. Karlara bata çıka ilerlerken, bize yolun başında katılan patili dostlar da bizimle emin adımlarla ilerliyordu ki, kendi adıma ben bundan çok mutlu oldum. Etrafımda köpek olunca daha bir mutlu oluyorum, tecrübeyle sabittir efeninim.



Nerede kalmıştık? Battıkça batıyorduk karlara sonra inişe geçtik efenim. Karlar yerini yine bahar dallarına bırakmıştı. Arkamızdaki tepelerde karlar, hedefimiz Davlumbaz Yaylası derken, rehberimizden gelen yemek molası nidalı gong sesiyle hepimiz attık kendimizi çayıra. Birkaç arkadaşımızla yemek dışında bir görevimiz vardı, geçtiğimiz günlerde yeni yaşına giren sevgili rehberimize bu doğa şartlarında pasta üfletmek. Pasta yapımı organizasyonu konusunda üstün başarı gösteren Bekir arkadaşıma burada şapka çıkartmanın tam da yeridir diye düşünüyorum, ne yalan söyleyeyim, ben çok ümitsizdim. Çaylar içildi, kahveler hüpletildi, homini gırtlak derken pasta paylaşıldı. Eh tabii, bizimle beraber onca yolu yürüyen köpeciklere yemek verildi ve her mola gibi bu da erken bitti.

Pek bir heybetli Davlumbaz Yaylası'nı geçerken şen şakrak sohbetler edildi. Fotoğraf meraklıları diyafram/enstantane ayarlarına daldı, köpekler karları yiyerek kendilerine su sağladı ve uzaktan aşağıda Sülüklü Göl ne de güzel göründü. Biraz ilerleyince şık açıdan ekip fotoğrafı çekildi, kısa bir manzara molası verildi, hatıra fotoğrafları için deklanşörlere basıldı.

Sülüklü Göl'ü gördükten sonra inişe geçildi, istikamet gölün kenarı! Dizlere kuvvet, tıngır mıngır indik Sülüklü Göl'e. Bu arada gölde uzun yıllardır sülük yok, adı kalmış yadigar. Vakti zamanında üremeleri amaç edilerek göle bırakılan tatlı su balıkları ekosisteme zarar vermiş ve sonunda da sülükler tamamen yok olmuş. 




Sülüklü Göl'den ayrılırken artık aracımıza ulaşmak için çok yolumuz kalmamıştı. Geçen haftalardan idmanlı olanlar için kısa bir parkurdu. Saat 17:00 gibi köpekler önden biz arkadan aracımıza ulaştığımızda artık bu güzel günün sonlandığının ayırdına varmıştım. Köpeciklere de veda ettikten sonra, "her güzel şey gibi, bu da çabuk bitti" dedim içimden.

Bu parkurda beraber yürüdüğüm yol arkadaşlarıma ve rehberime teşekkür eder, bir süre bensiz yürüyecekleri önümüzdeki haftalarda şimdiden keyifli yol almalar dilerim.