Hüma Birgül, ele avuca sığmaz bir sanatçı.. İstanbul'da tanıdım. Arkadaş olduk.. Ama bu röportajı gerçekleştirmek o Rotterdam'a gittiğinde kısmet oldu.. Uzaktan uzağa da bu kadar oldu. İlk İstanbul'a geldiğinde yapışacağım boğazına.. (Ne de olsa aynı liseden ablasıyım..) İyisi mi siz röportajı okuyun.. Resim nasıl girdi hayatınıza? İlk hatırladığım 5 yaşımdaki dönem... Karşı komşumuz Vuslat Abla yaptığım resimleri çok beğenirdi, çalıştığı yerde küçük bi sergi yapmıştı sanırım o resimlerle… Her çocuğun benzer anıları vardır böyle belki ama bana en önemli dönem o teşvik edilip, görüldüğüm dönem geliyor, belki sergi de değildi 2 resmimi duvara asmıştı filan… Düşünsenize ne kadar da önemli bir şey yapmış… Evlerinin masasında oturup çiçekleri saksıları filan çizerdim, hep üstten çizmişim bi de…
Son serginizin konseptinden bahsedebilir misiniz? Sergilerimin konsepti birlikte çalıştığım arkadaşlarıma, mekana ve zamana, duruma göre değişiyor. Son sergi de bir karma sergi… Parçası olduğum “The Act of Painting” grubunun ilk karma sergisi, birbirine yakın zihniyetlerden oluşan bi grup… Soyut resim merkezli… Grubun -içinde söyleşimin de olduğu- linkini vereyim.. İlk sergiyi 7 Kasım 2013’de Hollanda/ Enschede şehri, Tetem’de açıyoruz… Sergiyle ilgili bilgiye bu linkten ulaşabilirsiniz..
Kullandığınız teknikler hakkında bilgi verir misiniz? Son 7-8 yıldır tuval üzerine akrilik kullanıyorum en çok ama malzemeler ekleniyor çıkıyor, değişiyor tabii.. Bazen bir enstalasyon yapıyorum kağıt bantla, bazen papier maché kullanarak tuval yapıyorum, karışık teknik, zaten kafalarımız da genelde karışık değil mi? Teknik de benim için sezgisel gelişiyor…
Resimdeki gelişiminizi değerlendirebilir misiniz? Sanırım bunu ben değerlendiremem, aslında sadece resim yapmıyorum, gelişimin içine, zamanla daha çekinmeden - sanatta hiçbir şeyin diğerinden ayrılmadığına inandığım için – daha özgürce kendimi ifade eder oldum sanırım. Bana sergi projesi geldiğinde, içinde resimlerimin de olabileceği mekanı dönüştürme şansının verilebileceği durumu tercih ediyorum. Sergiye video işler, sergi süresince yapılan performanslar ve daha birçok başka şey dahil olabilir. Her serginin dili, süreci var ve çoğunlukla karar verildiği gibi olmuyor.. daha doğrusu ben öyle olmamasının daha gerçek olduğunu biliyorum. İstediğimiz neyi kontrol edebiliyoruz ki? Yanılsama bu, gelişimim de bi şekilde bu tavır üzerine şekilleniyor sanırım…
Hayranlık duyduğunuz sanatçılar kimler? "Hayran oluş" bende olmayan bir kavram. Aklıma İstiklal Caddesi’nde (yanlış hatırlamıyorsam Mephisto’ydu) kitapçının ilk açıldığı zaman geliyor, kolilerin içinde kitaplar vardı, doğru düzgün raf bile yoktu, ortada bi kolinin içinde çok güzel bi kitap bulmuştum, 18 yaşında filandım galiba, Giacometti ile ilgili bir kitap… Çok çok etkilenmiştim, yıllar sonra Giacometti’nin orjinal işlerini görünce de galeride çalışan görevlilerin uyardığı, kovaladığı biri oldum, dokunmak sarılmak istiyordum resimlere, heykellere… Hayranlık buysa Giacometti diyeyim… El Greco’yu çok seviyorum, ayrıca çizdiği tipler genelde çok yakışıklı gelirler bana ahaha… Amerikan soyut dışavurumcuları da severim…
Kavramsal Sanat hakkındaki düşünceleriniz nedir? Sanatın kendisi kavramsal değil mi zaten?
İzleyici ile aran nasıl? “Burada ne anlatıyorsunuz?”dediklerinizde tepkin ne oluyor? İzleyiciye göre değişiyor. Sanatın bir felsefe,sanatçının da bu süreçte, düşünme ve keşif sürecinde olduğunu değil de, markette hazır ürün sunan, eğlendirmek için hizmet veren biri olduğunu düşünen izleyiciye draje bilgi vermeye çalışmak yorucu oluyor. Çok zaman gerekir, insanlar nasıl birbirini tanımak için zaman ve emek harcıyorsa resim için sanat için de aynı şey… Bazen resim ve izleyici arasında yıldırım aşkı olabiliyor, güçlü bi çekim, sezgisel bir bağ… Çok zaman geçirmek gerekir, çok okumak, çok eser görmek… Bir sergide ayaküstü soru cevap fazla bi yere götürmüyor. "Burada ne anlatıyorsunuz?" dendiğinde, siz ne hissettiniz, neden böyle hissettiniz, bu soruyu kendinize sorun diyorum… Sonra eğer cevap verilerse de, işte burada bunu anlatıyorum diyorum… Cevap almak isteyen kişinin doğru soruyu sormak için de çaba harcaması gerekir, bu herkes ve her durum için geçerli… İnsanlar birbirlerine doğru soruları sormuyorlar… Hazırlop, ezberlenmiş, sözde iletişimler içinde birbirimizden uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz… Önce bi durmak lazım, n’oluyo diye… Bana, ona, orada, şimdi vs… Sanatın insan hayatındaki yeri ne olmalı? Sanat ve hayat birbirinden ayrı şeyler değil, hayat kapsar sanatı…
Sanat eğitimi şart mıdır? Çocuklara sanat öğretilmeli mi? Eğitimden ne anlandığına bağlı bu. Sanat tabii ki gösterilmeli, anlatılmalı.. Sonrasında seçenek olarak eğitim olduğunda da buna çocuk (kişi) kendi karar verebilmeli, yeter ki aileler çocuklarını anlamaya çalışsın. Ben küçükken hep bale yapmak isterdim, ben gidemedim çocuğum gitsin mantığıyla.. Baleyi belki de hiç mi hiç sevmeyecek bi çocuğa bunu yaptırmak ceza olur.. Seveceği varsa da sevmez.. Şart diye bi şey yok. Fakat eğitim seçeneği olması çok önemli. Ve anlamak dinlemek,çocuğun ne istediğini anlayabilmek, elden geldiğince doğru yönlendirmeye çalışmak ve zorlamamak.. Çocuğun bizden bağımsız olduğunu unutmamak gerek. Eksik ve zaaflarımızı tamamlayalım derken çocuğun heba olmamasına özen göstermek gerekir.
Sanat yapmanın kuralları olmalı mı? Olmamalı. Öte yandan bazıları her yapılanı sanat diye kakalamaya çalışıyor, onlara da yazık aslında…
Sizce izleyicinin olmadığı bir yerde sanatçının resim yapması mümkün mü? Mümkün tabi. Sadece adına, başka yerlerde, “sanatçı” dendiğini bilmiyor olurdu herhalde o kişi. Kişiye göre değişir tabii bu.
Mutluluk nedir? Sanatla ilişkisi nedir? Mutluluk somutla soyutun dengesidir kısaca. Sanatla ilişkisi de şu olabilir, kafanızda bir resim, bir duygu vardır, onu dışarı çıkarmak istersiniz, bu soyuttur diyel.. Resim çıktı, gördünüz, bu da somut.. Eşittir denge, mutluluk.. Kafanızdakiyle çıkan aynı olmazsa mutsuz olabilirsiniz tabii.. Paralel ve dengeliyse de mutlu...
İstanbul’u beş duyunuzla tanımlayabilir misiniz? Bu soru beni duygulandırdı ya! Neredeyse iki yıldır Istanbul’dan uzağım.. Özlemişim İstanbul’u… İstanbul önce ses, sonra su, sonra koku galiba… yani bu durumda işitme, tat ve koku mu?… Hımm, buradan şu çıktı sanki.. Görmeden hissettiğim şehir… Dokunmaya kıyamayacağınız fakat hızla mahvolan, mahvedilen bir büyülü şehir…
İstanbul için bir hayal projeniz var mı? İstanbul için yakın vadede bir hayal projem yok. Mensubu olduğum “The Act Of Painting” ekibiyle İstanbul’da bir sergi yapmak istiyoruz. Hollanda’daki ilk sergiden sonra Japonya’da sergilerimiz olacak, sonra da İstanbul olabilir diye düşündük, umarım olur. Önerilere de açığız her daim..
"Gelişmiş ülkelerde oyuncak, çocukların hayalleri gelişsin diye alınır; geri kalan ülkelerde ise oyuncak çocuklara oyalansın diye alınır. Oyuncakları hayalleri gelişsin diye alan ülkeler dünyayı yönetir; diğerleri ise onların kapılarında oyalanmaya mahkûmdur. Çocuklarını oyuncaklarla oynatan, hayaller kurdurtan bir ülke medeniyette ileri mi gider, medeniyetten geri mi kalır?"
Sunay Akın
İstanbul'un Kadıköy ilçesinde Göztepe semtinde oldukça devasa binaların arasında beyaz ahşap köşktedir İstanbul Oyuncak Müzesi. Dev zürafaların karşılıdığı müze insanı zamanda yolculuğa çıkaran, İstanbul'un devasılığı, karmaşılığından hayal dünyasının genişliğine uzanan bir zaman kapsülüne hoşgeldin der kapıdaki kurşun askerler. Bazı müzeler vardır benim için bir seferde hiç bir şey göremediğim tekrar tekrar gitmem gereken müzeler... Arkeolog olmam dolayısıyla bu duyguyu İstanbul Arkeoloji müzesinde hissetmiştim ilk ve defalarca gitmeme rağmen her seferinde bir şeyi gözden kaçırdığımı fark etmişimdir. Oyuncak müzesi de aynı heyacanı uyandırdı bende ve bir kaç kere gitmeden o ayrıntıyı en derinliklerine kadar gördüğümü hissetmeden de gezdim diyemeyeceeğim bir yer. Sunay Akın'ın emekleriyle oluşturulan ve dünyada eşi benzeri olmayan bu müzeyi gezmenizi şiddetle tavsiye ederim hala canlı bir insan olduğumuzu ve büyüdükçe nelerden vazgeçtiğimizi insanlığımızı, hayellerimizi nasıl yitirdiğimizi göreceksiniz. Son olarak müzeye girişte sesli rehber almanızı öneririm Sunay Hocanın anlatımıyla o dünyanın içine giriyorsunuz bir an oyuncakların arasında bir kahraman oluyorsunuz. Oyuncak müzesi albümünü ve adresini aşağıda paylaşıyorum umarım gidersiniz. Adres: Göztepe mah. Dr. Zeki Zeren Sokak. No:17 Kadıköy/İSTANBUL 0216 385 36 02
Fransa ve İsviçre seyahatlerimde sokaklarda yürürken Bioresonance, Naturopathie, Osteopathie, Kinesitherapie levhalarını görür, nasıl tedavi uyguladıklarını merak ederdim.. Algıda seçicilik sanırım, sonradan bu konu sürekli olarak karşıma çıkmaya başladı. Araştırmaya karar verdim.
Biorezonans nedir? İnsan organizmasının doğadaki tüm maddeler gibi kendine özgü elektromanyetik frekanslar yaydığını biliyoruz. Hücrelerin, dokuların, organların, hepsinin kendi özgün frekansları olduğunu ve birarada kişinin genel frekans spektrumunu oluşturduğunu da kolaylıkla akıl edebiliriz... Hasta insanda bu frekanslar sağlıklı insandaki gibi değilmiş.. Alerjen, virüs, toksin, bakteri, amalgam, mantar gibi hasta edicilerin de kendilerine has frekansları olduğundan vücudumuza girdiklerinde metabolizmamızın titreşim ahengini bozuyorlarmış. Bu da hastalıklara neden oluyormuş tabii..
Hastalıklara neden olan bu yabancı frekansları vücudumuzdan atabilen bir yöntem Biorezonans... Özel bir cihazı var, haftada bir gün bağlanıyorsunuz ve hastalığınıza, alerjinize göre farklı programlar uygulanıyor. Negatif etki yapan frekanslar bu cihaz sayesinde saptanabiliyor ve temizlenerek manyetik bir minder aracılığıyla tekrar bünyeye iade edilebiliyor. Hücrelerin bilgi alışverişi eski düzenli haline kavuşuyor ve sağlığımıza tekrar kavuşuyoruz..
Biorezonans tedavisi başlamadan önce vücut üzerinde nasıl bir baskı olduğunun araştırması yapılıyor. Ağır metaller, alerjiler, zehirli maddeler, enfeksiyonlar, az bilinen parazitler, bulunamayan mantar enfeksiyonları, çevredeki yoğun elektrik alanlar ya da yaşanan bölgenin coğrafi özelliklerinin kişide yarattığı etkiler araştırılıyor... Biorezonans testleri tüm bu zarar vermesi muhtemel faktörleri tespit ediyor, biorezonans cihazı ile uygulanan terapiler ise zararlı frekansları ortadan kaldırıyor.
Biorezonans terapisinin mucidi Alman doktor Franz Morell. Elektronik mühendisi olan damadı Erich Rasche ile birlikte elektromanyetik titreşim enformasyonları ile bazı hastalıkları tedavi eden, ilaç bilgilerini kişiye uzaktan, kablosuz aktarabilen bir cihaz geliştirmişler. 1977'de geliştirdikleri ilk biorezonans cihazı ile birçok hastalığın şaşırtıcı şekilde iyileşmesini sağlamışlar. Daha sonra bu cihazı daha da geliştirip fonksiyonlarını optimize etmişler ve biorezonans terapilerinin hizmetine sunmuşlar.
Biorezonans'ın Türkiye'deki öncüsü Dr.Sümer Zeynep Karabey, İzmir'de Bicom Biorezonans Tedavi Merkezi'ni kurmuş, Türkiye'de konuyla ilgilenen doktorlar burada eğitim alıyorlar. Biorezonans, ülkemiz hekimlerince 2006 yılından sonra uygulanmaya başlamış.
Op. Dr. Hasan İlkehan Göztepe'deki muayenehanesinde Dr. Sinan Akkurt ile birlikte biorezonans terapileri ile astımı, alerjileri, romatizmal hastalıkları, dikkat eksikliğini, kronik yorgunlukları biorezonans ile tedavi ediyor. Hastalarının çoğu, doğal yaşamı, doğal beslenmeyi seçen, ilaç kullanmayı sevmeyen ya da ilaçlardan fayda sağlayamamış insanlar... Önemli bir kesim ise kronik hastalıkları ve allerjileri için başvuruyorlar Biorezonans'a... Son dönemde kanserli hastalar da gelmeye başlamış. Biorezonans konusuna ilginiz ne zaman, nasıl başladı?
Ben, çocuk cerrahisi ihtisası yapmış bir hekimim. Tıp Fakültesi’ni bitirdiğim günden beri klasik tıpta çözüm bulamadığımız konular, sebebini anlayamadığımız hastalıklar üzerine kafa yordum hep. “Alternatif” olarak adlandırılan tedavi yöntemlerinin sağlığımız üzerinde etkili olabildiği noktaları fark ettim. Bu konulara derinlemesine eğilmeye başlamam 2006 yılında oldu. Biorezonansı "tamamlayıcı tıp" olarak tanımlamak bana daha uygun!
Çocuklarda çok sık rastladığımız alerji, karın ağrısı konularında çalışırken biorezonansın alerji tedavisinde etkili olduğunu gördüm. 2008’den itibaren de buna yoğunlaştım. Dünyada başarısını kanıtlamış biorezonans uygulamalarını araştırdım. Yurt içinde ve yurt dışında eğitimlere katıldım. Konferanslar, seminerler izledim. Vaka ve bilgi paylaşımlarında bulundum.
Süreç içinde Biorezonans tedavilerini önce kendimde, sonra ailemde ve yakın çevremde uygulamaya başladım. Olumlu sonuçlar aldıkça Biorezonans tedavi uygulamalarımı artırdım.
2012’den itibaren cerrahlığı bırakıp tamamen biorezonans terapilerine yöneldim. Hastalarıma son dört yıldır uyguladığım biorezonans terapilerinin olumlu neticelerini artırmak için bu alanda her gün yeni bir bilgi ve tecrübeyi uygulamaya koymaya çalışıyorum.
Dr.Hasan İlkehan, Biorezonans tedavilerini.önce en yakınlarına uygulamaya başlamış
Cerrahlığı neden bıraktınız? Hiçbir yan etkisi bulunmayan biorezonansı önce kendimde, sonra en yakınlarımda uyguladığımda aldığım olumlu sonuçlar beni bu alana yöneltti. Biorezonans uygulamalarını insanlık yararına sunmayı misyon edindim kendime. Klasik tıbbın çözemediği sorunları Biorezonans terapileriyle çözüp insanları mutlu ettiğimde ben de tarifsiz bir mutluluk duyuyorum.
Hangi hastalıklarda daha iyi netice veriyor?
İlk çalışmalarım daha çok alerjiler üzerine yoğunlaşmıştı. Tecrübe ettikçe biorezonans terapisinin hemen her hastalıkta kullanılabileceği gerçeği fark edildi. Hastalıklar vücuttan algılanan frekanslarda farklılaşmalar yaratmaktadır. Ortadan kaldırıldıklarında ise birçok hastalık tam olarak tedavi edilebiliyor. Geleneksel yaklaşım ile iyileşmeyen ve bir türlü sebebi anlaşılamayan hastalıklar da buna dahildir. Bu nedenle Biorezonansı "geleceğin tıbbı" olarak adlandırabiliriz.
Doğduğundan beri her gece karın ağrısından yakınan ve ağlama krizleri ile ailesini haftada bir ya da iki kere hastaneye gitmeye mecbur bırakan beş yaşında bir hastam vardı. Birkaç seans biorezonans tedavisinden sonra ağrı ve ağlama krizleri bitti. Nedeni o güne kadar farkedilememiş süt alerjisi idi.
Peki bunu nasıl anladınız?
Biorezonans terapilerine başlamadan önce hastalarımıza testler uyguluyoruz. Bütünsel yaklaşım önemli burada. Vücudunun tüm organ sistemlerini detaylı bir şekilde test ediyoruz. Özel bir kan testi ile 12.400 çeşit etken araştırıyoruz. Bu şekilde saptanan patolojiler belirli bir plan çerçevesinde tedaviye alınıyor.
Bu çok pahalı olsa gerek...
Keyfi olarak sıklıkla yaptırıldığını duyduğumuz testlerden daha ucuz olduğunu söyleyebilirim.
Süt alerjisi nedir?
Ülkemizde oldukça yaygın ve genellikle fark edilemeyen bir alerji sorunudur. Bebeklik çağında ağlama krizlerine, kramplara, egzamalara, pişiklere neden olur ama yıllar geçtikçe bu akut şikayetler azalır, form değiştirip allerjik rinit, astım semptomları vermeye başlar.
Biorezonans pratiğinde biz bunu “maskeli alerji” diye tanımlıyoruz. Buğday, süt, süt+buğday, şeker ve yumurta gibi günlük hayatta çok sık karşılaştığımız şeylerden birine veya birkaçına alerjisi olanlar bunun farkına varamamaktadır. Çünkü bu allerjenlere direkt tepki vermeyen metabolizma, polen, çilek, kedi, domates gibi minör allerjenlere tepki vermektedir. Ve insanlar sadece bu yönün farkına varmaktadırlar..
Biorezonansı en sık hangi alanlarda kullanıyorsunuz?
Biorezonans geleneksel yöntemlerle saptanamayan gizli alerjileri ortaya çıkardımcı oluyor. Alerji tedavisinde çok başarılı sonuçlar alıyoruz. Gizli alerjinin saptanıp tedavi edilmesiyle diğer tüm alerjiler hafifliyor ya da tamamen ortadan kalkıyor.
Kronik birçok hastalığın temelinde gizli bir alerjinin bulunduğunu söyleyebilirim. Buğday, inek sütü, koyun yünü, maya mantarı gibi... Ortadan kaldırıldığında hastalık da tedavi edilmiş oluyor.
Biorezonansı kullandığımız alanların başında alerjiler geliyor. Ağrılı eklem ve omurga problemlerinde, spor yaralanmalarında, huzursuz bacak sendromu ve migrende, sebebi anlaşılamayan ağrılarda biorezonans terapisi mutlu eden sonuçlar alıyor.
Biorezonans terapisi stres, yorgunluk ve depresyon şikayetlerine de iyi geliyor mu?
Kesinlikle! Detoksifikasyon olarak adlandırdığımız genel sağlığın iyileştirilmesi çalışmalarımız var. Biorezonans, bünyede stres yapan faktörleri tarıyor. Bu faktörlerden bir kısmı sistem üzerinde yük oluşturan zehirli maddelerdir. Bu maddelerin frekanslarının sıfırlanmaya çalışılması ile detoksifikasyon gerçekleştilmiş oluyor. Bünyenin temizlenmesi genel sağlık durumunu iyileştiriyor. Hayat enerjisinin tazelenmesi de diyebiliriz buna..
Bünyede stres yaratan zehirli maddelere örnek verebilir misiniz?
Amalgam dolgular, cep telefonları, yaşanılan coğrafi alan, önceden yapılmış aşılar... Bütün bunlar bünyede bozulma yaratan faktörler... Ancak biorezonans ile ortadan kaldırılabiliyor...
Biorezonans terapisini çocuklar için de öneriyor musunuz?
Biorezonans tedavilerinin yaş sınırı yoktur. Çocuklardaki etkisinin daha güçlü olduğunu söyleyebilirim.
Çocukların hangi rahatsızlıklarında daha etkili oluyor?
En sık karşılaştığımız vakalar alerjiler: Pişikler, egzamalar, astım, kabızlık... Alerji türünü tespit edip bunların hepsini biorezonans ile tedavi edebiliyoruz. Ayrıca, çocuklardaki dikkat eksikliği ve hiperaktivitenin de alerji ve ağır metal sorunlarından kaynaklanabileceği anlaşılmıştır. Biorezonans bunu da tedavi edebilmektedir.
Sağlıksız beslenmenin olumsuz etkilerini de giderebiliyor musunuz?
Uygunsuz mikro organizma bileşimleri bağırsak florasını bozarlar. Fazla şeker, beyaz un, boya maddesi, koruyucu maddeler alerji oluşumunda büyük rol oynarlar. Yüksek sayıda patolojik bakteri ve maya mantarı, özellikle de “Candida Albicans” bağırsakta aşırı gaz oluşumu ve kramplara neden olur. Toksik maddeler bağışıklık sistemini bozar. Beyin bu durumdan etkilenir. Açıklanamayan yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu ve ruhsal dalgalanmalar şeklinde bir kısır döngü oluşur. Alerji terapisinde bağırsak florasının arındırılması bu nedenden önemlidir. İnek sütü ve buğday alerjisi yüzünden kronik egzama çeken hastaların da biorezonans terapisinden büyük fayda sağladığını söylemeliyim.
Bağımlılık tedavisi de yapıyor musunuz?
Vazgeçilmek istenen sigara bağımlılığını biorezonans tedavileriyle rahatlıkla ortadan kaldırabiliyoruz.
Kanserli hastalarınız da var mı?
Evet. Her aşamadaki kanserli hastaya destek tedavisi uyguluyoruz.
Biorezonans mucize gibi bir şey o zaman... Menopoz rahatsızlıklarını da ortadan kaldırabiliyor musunuz?
Biorezonans kişiyi bir bütün olarak ele alarak tedavi eder. Biorezonansı "geleceğin tıbbı" olarak tanımlayabiliriz. Nezleden kansere, alerjiden menapoza tüm alanlarda uygulanabilir. Belli bir yaştan sonra kadında da, erkekte de hormon bozuklukları oluşur. Biorezonans terapileri birçok rahatsızlıkta insanlara hayat kalitelerini iade edebilmemize yardımcı oluyor. Size bir örnek vermek istiyorum. Bir hastam şiddetli migren ağrıları için başvurmuştu. Çeşitli alerjileri olduğunu saptadık. Tedaviye başladık daha ilk birkaç seans sonrasında hastamın migren atakları yokoldu. Alerjiler ortadan kalkınca migren de yokoldu..
Aylin Eser'i Lokomotif Kültür ve Sanat Derneği'nin geçen seneki sokak şenliğine katılanlar hatırlar. Nefis bir konser vermişti.. Avustralyalı güzel müzisyen ile dostluğumuz İstanbul'da başladı. Melbourne'da devam eder mi? İnşallah. Onu dinlemek yaşam sevinci veriyor insana. Sesi güzel, kendi güzel sanatçıyla röportajımızı okumadan önce fotoğrafını tıklayıp sesini dinleyin hele... Müzik nasıl girdi hayatına? Müzik her zaman hayatımda vardı. Daha annemin karnındayken hem Türk hem Batı müzikleri dinletilmis bana... Babamın, babaannemin ve amcamın da çok güzel sesleri vardır. Biz ne zaman biraraya gelsek hep bir Türk Sanat Müziği faslı olur evimizde. Bu nedenle müzik adeta damarlarıma işlemiş. Hatta müziksiz bir gün geçirdiğimi hatırlamıyorum..
Hangi tür parçalar seçiyorsun söylemek için? Genellikle indie pop tarzında... Blues, jazz, Türk Sanat Müziği ve pop söylemekten de çok zevk alıyorum. Sadece şarkı söylemiyorsun bildiğim kadarıyla.. Beste yapıyor musun? Ben Avustralyalı kompozitör ve müzisyen Will Larsen ile çalısıyorum. Kendisi Aria odülü kazanmış başarılı bir müzisyen. Aria ödülü, Amerika'nın Grammy ödülü ile eşdeğerde bir Avustralya müzik ödülüdür. 2009 sonunda tanıştık Will ile... O zamandan beri beraber calışıyoruz. Will müziği yazıyor ve kayıtlarımızdaki bütün enstrümanları çalıyor, ben ise söz yazıyorum ve söylüyorum. Şarkılarımız indie pop tarzındadır. Aylin Eser hem benim, hem de grubumuzun ismidir. Şarkı sözlerin de var... Neler anlatıyor genelde? Şarkı sözlerim hayattaki deneyimlerim ve felsefelerim ile ilgilidir. Konu aşk da olsa, hayat da olsa mutlaka kendi yaşamımdan oluyor. Söz yazıp o sözleri şarkı olarak ifade edebilmek beni çok mutlu ediyor. Yazdığım sözlere, şarkı söylerken hissettiğim duyguları katabilmek beni özgür ve mutlu hissettiriyor.. Menejerin var mı? Nasıl bir işbirliğiniz var? Resmi bir menejerim yok şu an. Ama Will o işleri de üstlendi şimdilik. Çok rahat ve keyifli bir isbirliöimiz var. Bizi ve hedeflerimizi anlayan iyi bir menejer bulana kadar böyle devam ettirmeyi düşünüyoruz. Yeni bir albüm çalışman olacak mı? Evet. 2014 ortası gibi Itunes'de bir albüm çıkartmayı düşünüyoruz. Şu an 4 şarkılık EP'imizi bulabilirsiniz Itunes'de. Albüm çalışmalari iyi gidiyor. Will ile yazdığımız şarkılar 30'u buldu. Şarkımız var. Onlar üzerinde son çalışmaları yapıp albüm için seçim yapmamız gerekiyor. Bu seçim süreci en zor süreç olacak. Birbirine en uyumlu şarkıları bulup albüme koymak istiyoruz. Her şarkının bir anısı veya bizde uyandırdığı özel bir duygusu oldugu icin secim sureci zor olabilir. Kliplerin çok tıklanmış.. Ufukta bir konser görünüyor mu? Evet.. 2014 de konserler ve sene sonuna doğru bir tur düşünüyoruz. Konserlere ilk etapta Melbourne'de başlayıp oradan Amerika'ya ve Avrupa'ya açılmak hedefimiz. İstanbul'da tanıştık seninle.. Şimdi gidiryorsun... Nerede yaşamaya karar verdin? Ben Melbourne, Avustralya'da doğup büyüdüm. Hayatımın çoğunu orada geçirdim. 2010'da bir Istanbul macerası yaşama isteği doğdu içimde ve Haziran'da İstanbul'a taşındım. İstanbul'u tanıdım ve çok ama çok sevdim. Melbourne'a geri taşınma kararım bu sevginin azaldığına işaret değil. Sadece şu anki hayatımın akışı bunu gerektiriyor. Daha faydalı olacak. Melbourne-İstanbul kıyaslaması yapabilir misin? Melbourne ve İstanbul bence siyah ve beyaz kadar zıt şehirler. Melbourne'de büyük şehir olmasına rağmen, daha sakin ve düzenli bir yaşam var. İstanbul ise hareket ve kaos dolu. Melbourne İstanbul'a göre çok genc bir şehir. Avustralya'nın 1770'lerde keşfedildiği söyleniyor İngilizler tarafindan.. İstanbul ise çok daha eski bir tarihe sahip. Bu kesinlikle hissediliyor İstanbul'un sokaklarında gezinirken..
Dinlemek için fotoğrafı tıklayın
İstanbul'u 5 duyunla tanımlamanı istesem? İstanbul'a bakmak ve gerçekten bütün farkındalığınla görmek dünyanın en güzel bakışından biridir bence. İstanbul'u duymak en güzel Orhan Veli'nin "İstanbul'u Dinliyorum" şiirinde anlatılmış. İstanbul'u duymak bu şiir gibi..
Sahilde balık ekmek veya Boğaz manzarasıyla midye dolması yemektir herhalde. İstanbul'u tatmak onu her haliyle, her mevsimiyle doyasıya yaşamaktır. Fırından geçerken taze ekmek kokusudur İstanbul'u koklamak. İstanbul'u hissetmek baharda Moda Burnu'nda oturup rüzgarın tenini okşadığını hissetmektir.
İstanbul için bir hayal projen var mı?
Benim bir çok hayal projem var. İstanbul'da konserler verip kendi müziğimi tanıtmak, gelecekte bir Türk Sanat Müziği konseri vermek hayallerimin arasında..
Mutluluk ve sanat ilişkisi hakkında neler söyleyebilirsin?
Sanat mutluluktur zaten. İlişkileri yok. Çünkü ikisi aynı şey. İnsan yaratıcılığını kullandığı zaman zaten mutludur diye düşünüyorum. Hüzün dolu olsa bile, onu yaratıcılığıyla sanata dökmek o hüznün içerisinde mutluluktur.
An Australian musician passed through Istanbul... You must have a listen to the voice of Aylin Eser..
Those of you who visited last year's Lokomotif street festival will remember Aylin Eser. She held a stunning concert. The beautiful Australian musician and I became friends in Istanbul. Will it continue in Melbourne? I hope so. Listening to her gives a person a sense of joy for living. Before reading the interview about the beautiful singer with the gorgeous voice click on her photo and have a listen yourself..
How did music enter your life? Music has always been a part of my life. Even while I was still in her tummy my mother had me listening to both Turkish and Western music. Also, my grandmother, father and uncle have beautiful voices. Whenever the family gets together we always include a singing session comprising of classical Turkish songs. These are some of the reasons why music has penetrated deep within my veins. I don't ever remember spending a whole day without music. What type of songs do you choose to sing? The songs i choose to sing are generally in the style of indie pop. However i also enjoy singing songs from genres such as blues, jazz, Turkish classical and pop. From my understanding you don't just sing.. Do you write songs also? I work together with Australian composer and musician Will Larsen. He is a successful, Aria award winning musician. The Aria is the Australian equivalent of an American Grammy award. Will and I met at the end of 2009 and we have been working together ever since. Will writes the songs and plays all the instruments on the recordings whereas I write the lyrics and sing. Our songs are of the indie pop genre. Aylin Eser is my name as well as the name of our band. What is the main theme of your lyrics? What do they express? My lyrics are generally about my own life experiences and philosophies. Whether they be about love or life, there is always a contribution from my own life somewhere in the lyrics. To be able to write lyrics and then be able to express them through singing makes me very happy. It makes me feel free and pleased to be able to add the emotions I am feeling to the lyrics I write as I sing.
Aylin'in sesinden bir Jason Mraz şarkısı dinlemek için fotoğrafı tıklayın..
Are you planning to work on an album? Yes. In mid 2014 we plan on releasing an album on iTunes. We currently have a 4 song EP available on iTunes. Our album work is going well. We currently have 30 songs that Will and I have written together. Once we tie up the loose ends with those we need to choose which songs we want on the album. This will probably be the most difficult part of the process because we want to choose the most compatible songs for the album. Each song has a memory or a special emotion that it awakens therefore choosing could be a difficult process. Do you have a manager? What kind of work relationship do you have? I don't have a formal manager at the moment so for the time being Will has taken over in that department. We have a very comfortable and pleasant working relationship. Until we find a good manager that understands us and our goals we plan to continue working in this manner. You have a high number of hits on your songs.. Are there any upcoming concerts? Yes we plan on holding some gigs next year as well as a tour towards the end of 2014. We are planning on playing some gigs in Melbourne and then aim to move on to The States and Europe. We met with you in Istanbul.. Now you are leaving.. Where are you planning to live? I was born and raised in Melbourne, Australia. I have spent most of my life there. In 2010 a voice inside me pushed me towards having an Istanbul adventure so in June of that year i moved to Istanbul. I got to know Istanbul and fell in love with it. My decision to move back to Australia is not a sign that this love i feel for Istanbul has lessened. It appears however that this decision would be more beneficial for the current flow of my life. How would you compare Melbourne to Istanbul? Melbourne and Istanbul are as opposite to one another as black is to white. Even though Melbourne is a big city also it is more quiet and organised. Istanbul on the other hand is full of action and chaos. Melbourne is a very young city compared to Istanbul. Australia was formally discovered by the English in 1770. Istanbul has a much older history and you can definitely feel this as you roam through its streets. What would you say if i asked you to describe Istanbul with your 5 senses? Sight: To see Istanbul and really glance at it with full awareness is in my opinion one of the most beautiful glances you could give to this world. Hearing: I think that listening to Istanbul has been best described by Turkish poet Orhan Veli in his poem 'I am listening to Istanbul'. I think to hear Istanbul is exactly what is described in this poem. Taste: To eat a fish bread roll or stuffed mussels with a view of the Bosphorus is to taste Istanbul in my opinion. Also to live Istanbul fully, in any state and every season, is to taste Istanbul. Smell: The smell of fresh bread as you pass by the bakery is to smell Istanbul. Touch: To feel Istanbul is to sit at the Moda peak in Spring or Autumn and feel the wind caress your skin. Do you have any dream projects regarding Istanbul? I have lots of dream projects. Holding concerts, introducing my music, as well as holding a classical Turkish music concert are all among my future dreams regarding Istanbul. What would you say about the relationship between the arts and happiness? The arts are happiness. They don't have a relationship because they are the one and the same. I believe that when a person uses their creativity they are already happy. Even if they are full of sadness as they use their creativity to express through art, i believe that in that moment they create happiness within their sadness.
İstanbul, 16 - 18 Eylül arasında Haliç Kongre Merkezi’nde yeni bir sanat fuarına ev sahipliği yapıyor: "ArtInternational". İnterteks Türkiye ve İtalyan Fiera Milano şirketlerinin ortaklığıyla gerçekleştirilen fuarın sanat yönetmeni Stéphane Ackermann sorularıma cevap verdi:
Biyografi ve kariyerinizle başlayabilir miyiz?
Sanat benim için çocukluğumdan beri hep bir tutkuydu. Sonunda mesleğimin ve kariyerimin bir parçası haline geldi. Paris'te sanat galerilerinde çalışmaya başladım, daha sonra da uzun yıllar Paris Çağdaş Sanat Müzesi'nde görev yaptım.
Ne zamandan beri İstanbul'da yaşıyorsunuz, neden bu şehire yerleşmeyi tercih ettiniz?
2009 yılında İstanbul'a taşındım. Ama 1995’ten beri sanat ortamındaki girişimlerim için sık sık bu şehre gelip gidiyordum. İstanbul beni heyecanlandıran ve sanat alanında gelişmekte olan bir şehir. Kültür projelerinde, sanat fuarlarında curator ve sanat yönetmeni olarak yer aldım. Birçok koleksiyonere sanat danışmanlığı yaptım. Sektöre daha çok yatırım yapabilmek için de buraya taşınmaya karar verdim.
İstanbul'daki favori yerleriniz nereleri?
Kışın Büyükada.
İstanbul'u beş duyunuz ile tanımlamanızı istesem? Tat, işitme, koku, görme, dokunma…
Tat patlıcan. Koku bugünlerde ne yazık ki gaz. Ses kışın sis düdükleri.. Dokunuş berberim Recep, görüntü ise penceremden seyrettiğim Haliç’in cömertçe renk değiştiren suları…
İstanbul için bir hayal projeniz var mı?
İstanbul için bir hayal projenizin olması mümkün değil. Bu şehir kendi hayallerine kendi karar veriyor gibi geliyor bana. İstanbul kaprisli bir sevgili gibi..
ArtInternational’ın diğer sanat fuarlarından farkı ne olacak?
En önemli fark, uluslararası bir seçici kurulun olmasıdır. Bu da sergilenecek sanat eserlerinin belli bir kalitesi olacağını anlamına gelmektedir. Mimar Erhan Patat ile çalışıyoruz. Uzun süre Zaha Hadid ile işbirliği yapmış biri.. Sanat fuarımıza mimari açıdan yeni bir boyut kazandıracak. Bunun dışında, ArtInternational’ın çok çeşitli sanat kuruluşu ile çok iyi ilişkileri var. Türkiye'den ve yurt dışından koleksiyoner fuara büyük destek veriyor. Bu da uluslararası sanat arenası anlamında İstanbul için büyük avantaj. Fuar ziyaretçileri sanat profesyonelleri ile önemli görüşmeler yapabilecekler. İstanbul'da yüksek standartlarda ve uluslararası beklentilere cevap verebilecek büyük bir sanat fuarını titizlikle organize ediyoruz.
ArtInternational, İstanbullulara tam olarak ne yenilik sunacak?
Sanat etkinlikleri ve talk show’ların yanısıra, Özkan Cangüven ve Başak Şenova tarafından organize edilen «kar amacı gütmeyen kuruluşlar» bölümü fuarın yeniliklerinden..
Etkinlik programı nedir?
Etkinlik küratörü Başak Şenova. Programı o hazırladı. Örneğin, David Claerbout’un bir tiyatroda çektiği son filminin ilk gösterimi var. Nasan Tur’un son eserinin enstallasyonu oditoryumlardan birinde görülebilecek. Tal Isaac Hadad “Piano Constraints” adını verdiği yeni performans serisini büyük bir piano ile sunacak. Wilhem Latchoumia bu yeni eseri çalacak. Çok nitelikli birçok etkinlik ve sanatçı öngörüldü.
Neden fuarda bu kadar az Türk sanatçı var?
Seçim Komitesi çok katı ve müşterek vizyona sahip üyelerden oluşuyor. Özgür ve bağımsız olarak gönderilen tüm dosyaları incelediler, tartıştılar ve seçimlerini yaptılar.
Fuarın “kar amacı gütmeyen” bir bölümü de olacak galiba? Bilgi verebilir misiniz?
Evet, Özkan Cangüven bu bölümün küratörü.. Katılan gruplar, Collectorspace, Protocinema, Apartman Projesi, 49A, A-bilinen, 5533, Sigara Sahne Pasaj, Mest, Recollective, Polistar Nokta ...
Türkiye'de büyümekte olan sanat piyasasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye bir dönüm noktasında. Estetik ve yaşam tarzı açısından bir tercih yapılmalıdır. Bir yanda gelenekler, Osmanlı kültürel mirası, öbür yanda çağdaş sanatın dünya diline ait standartlar, medya ve sorgulamalar.. Yaşayan Türk sanatçılarının önemli başarıları şüphe götürmez. İstanbul ve Ankara'da iyi tanınıyorlar. Modern bir sanatsal dışavurum, bilimsel ve sanatsal bakış açıları var.
Türk çağdaş sanat pazarı, coğrafi ve kavramsal açıdan en çabuk gelişme ve büyüme gösterenler arasında oluşuyla daha da ilginçleşiyor.
Türk çağdaş sanat için pazar (kavramı ve coğrafya) en hızlı kalkınma ve büyüme bilenler biri olduğunu biliyorum bu ana kavramalarla daha ilginç hale gelir.
İstanbul'un çağdaş sanat için yeni bir nokta olduğunu düşünüyor musunuz?
İstanbul'da, çağdaş sanat uygulamalarındaki gelişme biçimleri ne olursa olsun tüm kartların oyuna açık olduğunu ve oynanabileceğini düşünüyorum. Genel olarak, sürekli evrim ve sorgulama ile estetik muhakemenin giderek netleştiğini söyleyebilirim. Çağdaş sanat uygulamalarının gelişen arayışlarına, etnik köken ya da medyatik model ve anlatım mirasından bağımsız özgürleşmesine paralel olarak son zamanlarda yeni koleksiyoner dalgaları oluşuyor.
Yerel projelere katılan ve son gelişmeleri keşfeden uluslararası yerli ve yabancı birçok sanatçının, müze ve bienal gibi kurumların ön saflarındaki küratörlerin katkısı ile İstanbullu çağdaş sanat sahnesi giderek dünyaya ve özellikle Avrupa’ya açılıyor.
İstanbul çağdaş sanat sektörününkinden daha büyük bir imaja sahip. Model ve fikir çatışmalarını yönlendiren bir imaja… Bu vizyon bireyleri ve kurumları bakışlarını ülkeden dışarıya doğru yöneltmeye davet ediyor. Tüm unsur ve aktörlerler uygun ve aktif, irade gerçek olduğuna gore oyunu oynamak gerek.
Türkiye'de çağdaş sanat yatırımcılarına ne önerirsiniz?
Sadece Türkiye'de değil.. sanat bir yatırım aracı olarak kabul edildiğine gore özellikle koleksiyonerlerin "gözleri ve kalpleri" ile yatırım yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Bir eseri satın alırken kişisel seçimleri rol oynamalıdır.
Artİnternational, şiddet, islami tutuculuk, sansür ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı gelen eserler sunacak mı? Fuar Gezi’de doğan direnci destekliyor mu?
Özel bir destek sunduğu söylenemez. Tüm galeri ve katılımcı sanatçılar istediklerini ifade etmekte özgürler. Galerilerin sunduğu eserler sosyoloji, siyaset , ekonomi ve eleştiriye değebilir. Biz buna karışmıyoruz. Biz katılımcılara bir ortam önerdik. Bizim sorumluluğumuz ve önceliklerimiz arasında galerilerilerin sunacaklarını belirlemek yok. Galeri olarak kendi stratejilerini sergiledikleri koleksiyon ve temaları belirliyor. Galeriler seçimlerini sanatçılarıyla birlikte belirliyorlar. Bazı galeriler daha politik çalışmalar sunarken bazıları estetik boyutuyla öne çıkıyor... Biz bu fikirlerin öğrenilebilmesi , alışverişi, dolaşımı için uygun platform ve ortamı sunuyoruz. Fuar, galerilerin bakış açısı çeşitliliğini yansıtabilme ve özgün konularına odaklanabilme zenginliğini sunuyor.
Osmanlı İmparatorluğu'nun cihana nam saldığı, islam sancağının kıtalara yayıldığı, imparatorluğun en ihtişamlı yıllarında Kanuni Sultan Süleyman bu ihtişama yaraşır bir cami arzu eder. Tarih kitaplarından araştırdığıma göre aslında düşündüğü bu yapıt günümüzde Şehzade Camii olarak bildiğimiz camidir. Ancak çok sevdiği Şehzadesi, Hürrem'in göz bebeği Şehzade Mehmet ölünce camiyi onun adına tamamlatır. Ancak içindeki bu özlem dinmiş değildir adına yaraşır, İslam dünyasının güçlü şehri İstanbul'a yaraşır bir cami istemektedir. İşte tam bu zamanlarda 1550
yıllarında bir rüya görür. Rüyasında Allah Resulü'nu görür ve Süleyman'a camiyi nereye yapacağını, kaç kubbeli olacağını, mihrab, minare nasıl olacak her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatır. Heyacan içinde salavat-ı şerifler getirerek, ağlayarak uyanan Süleyman hemen mimar başının yanına çağırılmasını emreder. Mimar Sinan çok geçmeden yanına gelir. Kanuni gördüğü rüyayı anlatır ve bugünkü Süleymaniye semtine gelinir. Ancak Kanuni bazı ayrıntıları unutmuştur unuttuğu o ayrıntıları Mimar Sinan "Padişahım şurası şöyle olsun mu?" sözleriyle tamamlar. Kanuni şaşırır "Mimar Başı haberli gibisin" Mimar Sinan: "Sultanım, siz Hz. Peygamber ile yürürken ben hemen arkanızdaydım" der. Mimar başı Sinan fermanın Sultanı aştığının farkındadır ve hemen işe koyulur. Süleymaniye Camii'nin gösterildiği tepe ise İstanbul'un yedi tepesinden dördüncüsüdür ve burada dört rakamıyla ilgili ilk sır değildir. Ancak oldukça sivri olan tepe Süleymaniye Külliyesi'ni alacak kadar geniş bir düzlüğü sahip değildir. Mimar Sinan bu sorunu taraçalandırma yaparak aşar. Her ne kadar o semtin adının Süleymaniye olması Kanuni'nin semte olan yatırımları olsa da efsanelere göre Hz. Süleyman'ın da eşi Şemsiye için burada bir saray yaptırdığı da rivayet edilir. İmaretlerin yapılması için devası bir bütçe gerekmektedir hemen vakıf kurulmuştur. Evliya Çelebi anlattığına göre Süleymaniye için nerde usta, zanaatkar var hepsi toplanmış ayrıca esir ve askerlerde vardır. inşasında 2000-3000 işçi çalıştığı söylenir. Caminin temeli törenlerle, hatimlerle başlamış ve dönemin en önemli din adamı
Şeyhülislam Ebussud Efendi'nin ilk taşı temele koymasıyla inşaat başlamış. Evliya Çelebi caminin temelinin 3 yılda atıldığını ve daha sonra bir yıl beklendiğini söyler. Burada Mimar Sinan dehasını döktürmüştür çünkü temel üzerine yapıyı hemen dikmeyerek temelin oturmasını beklemiştir. Temel, içinde insanın rahatlıkla yürüyeceği ızgara sistemi halinde caminin her yerine su taksim edebilecek haznelere ulaşır. Orta kısımda bu yollara açılan ahşap kapaklı menfezler ısıtma ve soğutma sistemidir aynı zamanda. Yapımından beri onlarca deprem görmesine rağmen hiçbir
hasar almaması da bu sağlam temelin bir kanıtıdır. Caminin uzun yıllar kendisinin gözükmemesi ise İran Şahı'na fırsat doğurmuştur. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre İran Şahı sandıklar dolusu mücevheri saraya gönderir ve üzerinde bir mektup "Duydum ki camiyi yaptıracak paranız yokmuş alın bu mecevherleri camiyi bitirin" iki ülke arasındaki islam otoriterliğini alma savaşı burada bir güç gösterisine dönüşmüştür. Kanuni ise vakıfa bağışlanan bu mücevherleri geri gönderemez çünkü onun değil vakfın malıdır. Mecevherleri Mimar Sinan'a teslim eder ve "un ufak yapın inşatta kullanın" der. Toz haline getirilen mücevherler o an yapımına başlanan minarelerin birinin harcına karıştırılır. İşte o minare "Cevahir Minare" diye bilinir. Evliya Çelebi "ne zaman güneş çıksa Cevahir Minare parlar" der. Ancak hangi minaredir bilinmez. Cami iki kareye yakın plan içerisinde birine avlu diğerine cami olacak şekilde yapılmıştır. Cami kubbesi zeminden kubbe üzengisine 45 arşın, kubbe alemine ise 66 arşındır. Bu ebced hesabına göre 45 Adem 66 ise Allah lafsını telafuz eder. Kabeye yakın olan minareler arası 92 arşın ki bu da Muhammet ismini ifade eder. Kubbeye bakacak olursak 32 penceresi vardır ki Mimar Sinan gün ışığı bu camlardan girdiğinde oluşan görüntüyü Azrail as kanatlarına benzetir. Kubbe çok derin anlamlar ifade eder bunlardan ilki "vahdette kesret kesrette vahdet" yani Tek olan Allah'a varıp ondan teferruata dönüşü sembolize eder. Kubbe okunan Kuran- kerimleri ve duaları müminlere aksettirme görevindedir. Allah Resulunu'nun yüce Mevladan aldığı emirleri ümmetine tebliğ etmesini temsil eder. Ancak bütün bunların anlaşılması için iyi bir akustiğe ihtiyaç vardır. Bu noktada Mimar Sinan dehası
orataya çıkar ve kubbenin içine ve köşelerine ağzı içe dönük küpler yerleştirir ve ses dalgalarının geri gönderilmesi muhteşem bir nizam içerisinde gerçekleşir. Mimar Sinan bu noktada çok hassas davranır bu ince akustiği cami ortasına koyduğu nargile fokurtu sesiyle ayarlamaya çalışır ve kubbe çevresine yerleştirdiği işçilerde borular yoluyla bu sesi dinler. Yeri gelir bazı yerleri yıktırıp yeniden yapar Mimar Sinan ancak bu durum dedikodulara da sebebiyet verir. Kanuni'ye Mimar Sinan camiyi yapmaz keyif sürer derler. Kanuni de bir hışımla çıkar cami inşatına gelir. söylenildiği gibi Mimar Sinan caminin ortasına nargile içer gibi söylentiler yayarlar. Kanuni bu duruma karşı sert çıkar ve bir ikindi vakti teftişe gider ancak işin aslını anlaması uzun sürmez Mimar Başını affeder. Nargilenin içinde tömbeki olmadığı ve sadece su olduğu görülür. Kubbeyi ve camiyi süsleyen hüsni hatlar ise Ahmet Karahisarı ve öğrencesi Hasan Çelebi'ye aittir. Renkli camlar ise dönemin başka kıymetli sanatkarı Sarhoş ibrahim' e aittir. Mimar sinan eseri Tezkiretü'l Bünyan'da derki "Süleymaniye kubbesini dört yekpare sütuna taşıttım. Bunları: Kırmızı granit yekpare olan bu taşları Sinan: İskenderiye(Mısır), Baelbek-Lübnan(Fenike) Kız Taşı, Topkapı Sarayı'ndan getirttim." der. Burada Roma, Fenike ve Mısır medeniyetlerine boy gösterisi yaptığı söylenir. Ayrıca bu dört yek pare taşıda dört halifeye benzetir ve şu meşhur mısraları dökmüştür buraya
Oldu Kabe bu
Cami-i Mevcan
Cihar-yar oldu
Bu dört sütun
Sinan bu yapıyı yaparken işin ehli insanların yanı sıra en iyi malzemeyi de kullanmıştır. Ak mermeleri Marmara Adası'ndan, yeşil mermerleri Arabistan'dan, Çinileri İzmit'ten getirtmiştir. Bunun yanı sıra Bizans'dan kalma çok sayıda harabeden de sütun, mermer kullanılmıştır. Cami avlusu 28 revak kubbeli sutundan oluşuyor. Avlu ortsında dikdörtgen mermer bir şadırvan yer alıyor. Üç kapıdan girilen avlunun Kuzey yönündeki kapısı oldukça anıtsaldır. Bu kapı Süleymaniye Camii'nin ihtişamının bir göstergesidir.
Dört minaresi vardır. Kubbeye yakın olanlar daha uzun ve üç şerefelidir. Uzak olan ikisi ise daha kısa ve iki şerefelidir. Bu görüntü camiye piremidel bir hava vermiştir. Ayrıca dört minare olması Kanuni'in İstanbul fethinden sonra 4. sultan olması 10 şerefeli olması Osmanlı'nın 10. padişahı olmasını işaret eder. Caminin güney tarafında ise Kanuni ve çok sevdiği eşi Hürrem'in türbeleri bulunur. Mimar Sinan Süleymaniye Camii çok ince ayrıntısına kadar düşünmüştür. Kandillerin arasına Afrika'dan getirilen yaklaşık 300 adet devekuşu yumurtası koymuştur. Bunun sırrı ise kandil aralarına örümceğin ağ yapmamasıdır. Evliya Çelebi Süleymaniye Camii'de 20 bin kandil olduğunu söyler o kadar kandil var mıdır bilinmez ama bu kandillerin isi nereye gider. Ahmet Karahisarı'nın gözünün ferini alan o hat harikalarına sinmez mi? Mimar Sinan yine dehasını konuşturur ve içerde öyle bir hava sirkülasyonu sağlar ki bu isler is
odası denilen ve tam kıbleye bakan kapının üzerinde üç kemerli bir kısım vardır burada dört adet menfez vardır buradan girerek odada toplanır. Zamanla bu odanın duvarları zift, katran bağlamış gibi olur. Sonra bu tabaka duvarlardan kazınır ve çeşitli işlemlerden geçtikten sonra dünyanın en iyi mürekkebi denilen mürekkeb elde edilir. Bu mürekkeble ise Kuran- Kerimler yazılmıştır. Koca Sinan'ın dehasına şaşmamak elde değil günümüzde camiler klimalarla içeriyi
serinletemzken Mimar Sinan aklıyla yazın serin kışın sıcak bir ortam oluşturmuştur. Öyle ki yazın kavurucu sıcağında gittiğimde içeride üşüyecek kadar serinlik kışın ise terleyecek kadar bir sıcak ortamı vardır. Mimar Sinan kılı kırk yararak yapmaya çalıştığı Süleymaniye Camii başlangıcından yedi yıl geçtikten sonra hala tamamlanamaz ve dedikoducu kesim tekrar iş başına geçer ve Kanuni'ye Sinan camiyi yapmaz başka işlerle oyalanır ve seni oyalar hatta kubbe çökmek üzeredir gibi iftiralar atarlar. Kanuni dayanamaz ve cami inşatını teftişe gelir. Gecikmeden duyduğu rahatsızlığı şu sözlerle dile getirir. "Neden benim camim ile ilgilenmeyip zamanını önemsiz işlerle harcarsın! Atam Sultan Mehmet Han'ın mimarı da sana örnek olarak yetmez mi?" Kanuni böylece hem adaşı hem meslektaşı olan Atik Sinan'a gönderme yapmıştır. Fatih Sultan Mehmet, Fatih Camii kubbesini dilediği kadar yüksek tutmadığı için ellerini bileklerinden kestirmiştir.
Koca Sinan ise "Saadetli padişahımın devletlerinde iki ayda tamam olur inşallah" der. Kanuni bu söze pek itibar etmez ve " iki ayda tamam olmasın görüşürüz" der. Saray içinde Mimar Sinan'ın bu olaydan sonra aklını kaçırdığı, cinnet geçirdiği gibi söylentiler yayılır. Ancak büyük bir tevekkülle kendine inanan Sinan gece gündüz demeden uğraşır ve iki ayda camiyi tamamlar. Mimar Sinan eseri Tezkiretü'l Bünyan'da bu hadiseden bahseder ve Kanuni'ye burada içerlediğini söyler. Kanuni başarısından ötürü cami açma şerefini Sinan'a verir ve anahtarı Sinan'a uzatır. İslam dünyasının en görkemli eserlerini ortaya koyan Sinan öyle mütavazidir ki bu daveti affını dileyerek reddeder ve Sultanıım Ahmet Karahisarı bu muhteşem hatlar için gözlerini feda etti son hattın son harfinde gözünün feri söndü ağma kaldı bu şeref onundur der. Süleymaniye Külliyesi; cami, hamam, darül kura, darül şifa, imaret, medreseler ve türbeden oluşur. 275 çalışanı ile hizmete açılmıştır. 10 şerefeden yıllarca ezanlar okunmuştur. İslam kültürünün bir parçası
haline gelmiştir. Mimar Sinan ustalık eserim dediği ve İstanbul'un en görkemli camisi bu şekilde hizmete girdi. Bu noktada yanlış bilinen bir şeye deyineceğim herkes bu caminin kalfalık eseri olduğunu Selimiye'nin ustalık eseri olduğunu söyler. Hayır Mimar Sinan Tezkiretü'l Bünyan'da Şehzade Cami kalfalık Süleymaniye ustalık Selimiye ise bütün birikimini ustalığının zirvesini yaptğını söyler. Mimar Sinan bu şaheserine bir imza atmaz ve
Kanuni'nin Türbeni buraya yapalım teklifini geri çevirir Süleymaniyenin gölgesine mütavazi bir mezarda derin uykusunu çekilir. Öyleki burası Süleymaniye Külliyesine havadan bakıldığında sağ alt köşede olduğu görülür. Tablolarda olduğu gibi Sinan en sevdiği eserine kendi imzasını bu şekil atmıştır. Bir mimarlık harikası olan ve İstanbul silüetnin simgesi olan Süleymaniye Camii ve Külliyesi islami dünyası için çok öenm arz eder islam biliminin, islamiyetin zirvesini temsil eder. Çünkü en büyük kubbe Ayasofya'nındır ve hristiyan kesimin övündüğü bir yapıdır. Süleymaniye ise şimdi o eski günlerini tekrar aramakta insanların müze ziyareti değilde bir yaşam alanı içerisinde Süleymaniye'ye gelmesini bekliyor. Yazan ve fotoğraflar: Fevzi Telli not:fotoğraflar ve yazı izin alındığı takdirde kullanılabilir.Daha fazla Süleymaniye fotoğrafları aşağıdaki albümdedir. Süleymaniye Fotoğrafları