An ve Anlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
An ve Anlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2013 Cumartesi

An ve Anlam 19 - Gülay sorar, Gün yazar. Her Pazar...

Suskunluk ile ama birlikte...

Zaman olur dostlar, bir suskunluk kaplayıverir kimimizi.
Birkaç haftadır beni de geldi yakaladı öylesi bir susmak, yazıp söyleyememek hali.

Söyleyecek sözüm olmadığından değil, aksine, çok değişik konularda çok sözün, çok düşüncenin aynı dönemde, herbiri ayrı renk ve tınılarda ama birlikte varolması sonucu susmaktayım. Bu dönemde biraz susmak da istiyor olmalıyım...

Anlamı, durumu, yaşamı, herbirinin göreceli önemlerini sorgulamaktayım.
Bana düzenli yazılarım için üç hafta önce Gülay'ın ilettiği soru da (Sevmek mi güzel, sevilmek mi?) iki durumu ele alıyor, hangisinin neden önemli olduğunu düşünmeye davet ediyordu. O sorudan yola çıktım, yazmaya yeltendim, ama nice diğer düşünce ile buluşunca sustum, sustuk. Sessizce ilerliyoruz.

Belki sizlere, belki kendime doğru...
Ben kendime, bu yazıp söyleyememezlik halime saygı gösterdim, sustum. Gülay da bana... Beni "hadi yaz" diye iteklemiyor. Sizlerden, bu dönemde bana anlayış göstermenizi diliyorum. Biliniz ki, düşüncelerim serbest kalabildiğince, burada olmakta, sizlerle de buluşmakta.

Şimdilerde, bir masa çevresinde oturmuş, sessizlik içerisinde çaylarımızı yudumladığımızı, sakin ve sessiz oturduğumuzu varsayalım.

Sessizlik içerisinde, ama birlikte olmaktan mutlu olmak hali ile...
Çay bardağım ile herbirinizi selamlıyorum dostlar. Boşalmış iskemleleri de...

Saygıyla.
Gün ARUN



28 Nisan 2013 Pazar

An ve Anlam 17 - Gülay sorar, Gün yazar. Her pazar...


Hediye - Gecikmiş değil, zamana sığmayan bir teşekkür

Ben istemedim. O da zaten bir şey vermedi bana. Yaşamımın bir yerinde varlığı ile, düşündükleri ile, doğallığı ile kendisini tanımış olmak kendi başına bir hediye idi bana.
* * *
Birşeyler sundu, zenginleşti o. Ben ise elle tutulur birşey almadım, zenginleştim.
* * *
Bir süredir hediye üzerine yazmak, düşünmek, kağıda her ne düşecek ise sizlerle paylaşmak istiyordum. Şimdi Gülay’ın sorusu bana ulaşmadan oturdum yazıyorum. Ona, sizlere, bana bir hediye olsun, kimi hediyelere selam iletsin diledim. Ayrıca, sizin yaşamınızda ama almakla, ama vermekle sahiplerini bulacak kimi hediyelere belki bir ışık olur bu yazı.
* * *


"Gün Abi, Gün Abi" diyordu bana telefonda. "Hediye alacağız, para topladık. Çok seviyoruz onu… Saygı da duyuyoruz. Hediyemizle bunu iletmek istiyoruz kendisine. Ne alalım ona, nasıl bir hediye alalım? Bir vitrinde şunu, bir dükkanda bunu gördük. Çok güzeller…"


"Birşey alacaksanız" dedim," kullanım alanı bulsun o kişinin yaşamında, o nesne de yaşasın o kişiyle. Ya da, maddeden öte, düşüncelere yönelin, düşüncelerinizi, sevginizi, saygınızı iletin kendisine…" dedim.

"Peki, teşekkür ederim" dedi bana, telefondaki ses. Tam kapatırken, "Hey" dedim.

- Efendim ?

"Bak kerata, eğer bana bir hediye düşünürseniz bir gün, onun maliyeti 2 lirayı geçmesin, olur mu?" dedim. Güldü. "Peki Gün Abi" dedi…

Birkaç zaman sonra sözü açıldı da öğrendim, sözkonusu kişi için bir defter almışlar, düşüncelerini yazmışlar, sunmuşlar kendisine…


Geçenlerde, "Ağabey" dedi aynı genç, "görüşebilir miyiz?" "Tabi" dedim, sözleştik, buluştuk… Elinde içi dolu koca bir zarf… "Sizin doğum gününüzdü geçenlerde…" dedi. "Hani, 2 lirayı aşma demiştiniz…" Gülümsedi, mahçup, sevinçli, gururlu…

Ve açtı elindekileri, birer birer…

Dostlarımı aramış, soruşturmuş, diğerlerine ulaşmış, yazmış onlara, aramış sonrasında. Yazın demiş, Gün abiye düşüncelerinizi yazın, benim aracılığımla iletin ona. Doğum günü için. Bir imece başlatmış, desteklemiş ardından. Kimi dost katılmış bir yazı, bir düşünce ile, anlamlı bir nesne ile, kimi diğeri ise yazıyla değil düşünceyle katılmış bu hediyeye. Tüm bunların ortasında bizim kerata, onları derlemiş, toparlamış, anlamlı bir defter bulmuş içine yerleştirmiş. Düşünceli. Saygılı. Makina ile yazılı olan mektuplar açık, diğerleri kapalı zarflarda… İki de fidan diktirmiş, işte masrafı orada yapmışlar, herbir fidan için anlamlı birer mektup…

Açıldıkça açılıyor paketler, zarflar, defter sayfaları… 10 dakika kadar sürdü bu sunum… Ve ben kalakaldım. Birçok kişinin katılımı ile, koca bir yaşamın, saygılı bir özenin ürünü nefis bir hediye almaktaydım. Yaşamımda elde ettiğim en anlamlı hediyeler arasında o… Onca zaman geçti aradan, o yaşadığım heyecan ve mutluluk hala dinmedi, uzun süre de dinebileceğini sanmıyorum.

Onlarca senedir, hediye kavramını bir şekilde dile getiririm, anlamını vurgularım. O söyleyip durdıklarımı bire bir yaşamış oldum. Emeği geçenlere gönülden teşekkür ederim.

Bir, birkaç satır, birkaç dakikalık belki, bir düşünce ile bana büyük mutluluk yaşattınız. Sağolunuz.

Gecikmiş değil, zamana sığmayan bir teşekkürü, öngörülmedik bir zamanda iletmiş oluyorum. İnsanlığa, dostluğa bir hediye olsun.

Gün ARUN

14 Nisan 2013 Pazar

An ve Anlam 15 - Gülay sorar, Gün yazar. Her pazar...

İnsan kendine yalan söylemekten ne zaman vazgeçer?


Şimdi hızla bu yazıyı yazmalı… Verilmiş sözü tutmak adına… Önümüzdeki iki gün vaktim olmayacak gibi görünüyor. Sözü tutarım yazıyı yazmakla ama önümüzdeki 35 dakikada ortaya ne çıkacak, merak ediyorum. Kalite adına, kendime o verilmemiş ama tutulmazsa olmayacak sözümü, size borcumu yerine getirebilir miyim bilmiyorum… Saygı adına. Kendime, eylemime, sizlere saygı adına.. Birlikte göreceğiz.

"Çocuklar, yalan söylemeyin. Gerek yok. Durum ne ise dosdoğru dile getirin, gerekiyorsa bedelini ödeyin, yolunuza alnınız açık, gururla devam edin…" diyen bir babanın oğluyum. Bu sözü 10 yaşım yakınlarında duymuş olmalıyım. Tekrar edilmedi. Buna gerek de olmadı.

İyi de, yaşamımı dürüstlük adına kurmuş olduğumu her yeri geldiğinde dile getiren, dilerim yaşamıma da en temiz şekli ile yansıtan ben, daha iki ay olmadı, neden birkaç gün boyunca, durup dururken, iyi de, o dürüstlük ardında acaba ben çevremdekileri bir şekilde yine kandırmakta mıyım diye kafa patlattım dersiniz? Üstelik, endişelerimde haklı olduğum bir bakış açısı bile buldum o düşünmelerimde. Kendince doğru olman yetmiyor, karşındaki için de doğru olmalısın diyordu içimdeki ses. Ne demesi, bağırıyordu bunu bana.



Genellikle herbirimiz yaşam olaylarımızı, davranış ve tepkilerimizi, yorumlarımızı, durumlar karşısında aldığımız tutumu, iletişimde bulunurken seçtiğimiz kelimeleri, karşımızdaki kişilere, iletişimde olduklarımıza göre ayarlamıyor muyuz? Topluluk, çocuk, patron, sevgili, sevilen, korkulan, bilgili, saygın, konudan uzak kişi… Karşımızdaki her kim ise, o an yaşamakta ve iletmekte olduğumuz halimizi o kişiye, kişilere, ortama, konuma göre uyarlıyor süslüyoruz, değil mi?

Kendimizle barışık olduğumuzu bile dile getirdiğimizde yorum mekanizmamız içerisinde bu bizi çevreleyen kişiler bir şekilde bulunuyor ve durumumuzu etkiliyorlar. Kendimize, karşımızdakine yalanımızı üretiyorlar sonuçta.

Bir düşünün, doğru söylediğimiz anlarda bizi kuşatan her ne ise bizi ilgilendirmemektedir. Varolanı dile getiriyoruz çünkü. Olduğunca…

Her ne zaman, bir şekilde kendimizi dış dünyamıza uyarlıyoruz, orada bir doğru olmamak hali içerisindeyiz. Yalan söylemek değil, doğruyu duruma uyarlamaktan söz ediyorum, karıştırılmamalı.

Söze gelince, temel aldığım, o verilmemiş ancak düzgün olmak adına tutmak durumunda olduğumuzu varsaydığımız söz düşünülmeli.  Belli bir durumda (bakın, “belli bir durumda” diyorum) verilen sözler genelde o sözkonusu durumu ve onun uzantılarını ilgilendirir olsa gerek.

Verilen söz, bence bir borçtur. Kişinin ilkin kendisine, karşısındakine, yapmakla yükümlü olduğu eyleme karşı bir borç. Ve, ilişkiler arasındaki dengenin geri oluşması adına her borç, bence, ödenmelidir.

Benciller sadece kendilerini, kendi çıkarlarını düşünüp diğer yönlere, durumlara karşı saygısız oldukları için her tür sözü rahatlıkla verir ve kendilerini onunla borçlandırmazlar. Kısa dönemde küçük başarılar, kimi kazanımlar ile tatmin olurlar ancak uzun dönemde şu veya bu şekilde insansız, sevgisiz, uzun dönemli, dayanıklı, mert dostluklar olmaksızın yaşamlarını yeni flörtler ile doldurdukları, kısa zaman sonra mutlaka aldatacakları insanlar ile götürürler.

Başkalarının, kendilerini çevreleyen, belki tanımadıkları, kimi zaman belki sevmedikleri insanların bile durumunu gözardı etmeyen, kollayan, sözlerini eylemlerine, yaşamlarına yansıtanlar ise, o tanımayıp, belki bir dönem sevgi beslemedikleri tarafından bile saygı ile anılır, bilinirler. Her zaman kazanmazlar belki ancak yaşam içinde, uzun dönemde kaybetmezler de, gibi geliyor bana. Şairin dile getirdiği “ vermekle tam kalanlar” arasında olurlar onlar.

Bir görüş var, katılmadığımı sandığım, ancak toplumda uygulamalı bir gerçekliğe sahip olan “yalan, hayatta kalmak aracıdır“.  Doğru ise, yaralanarak bile olsa ayakta kalmak aracı olsa gerek.

Yaşam ise bunun ortalarında buluyor yolunu. İşte o yol üzerinde hangi duraklarda durduğumuz ise herbirimizin yaşam rengini, acılarını, seçimlerini, dolayısıyla kişilik renklerini belirliyor olsa gerek. Daha önce dile getirmiş idim, nice yaşam durumu var ki, çıkmazlardan zaman olur belki mertlikle söylenen bir yalanla çıkılabilir. Öylesi bir durumu yargılamak durumunda olursanız, dilerim işin içindeki saygı boyutunu da hesaba katmayı unutmazsınız. Kişinin kendisine, o yalanın kurbanına, yapmakta olduğuna, amacına olan ya da olmayan saygı, varılacak yargıyı önemli derecede değiştirebilecektir.

Bu son paragrafı, inanmadığım bir durumun bile savunulacak, anlaşılacak bir yönü olabileceğini vurgulamak için yazdım.

Hızla yazdım, 35 dakika şimdi doldu. Ve, bugün bu yazıyı, şimdi üzerinde hızla okuyup, birkaç dakika içerisinde böyle göndereceğim, dilerim anlamsız yanlışlar içermemektedir.

Herbirinize güzel bir hafta, nefis ilişkiler, paylaşımlar, mutluluk diliyorum.

Saygıyla.

Gün ARUN